26 Aralık 2012

O Zaman Olmaz Da Olmayacağına Göre Olur


buradan gitmek istedim
ve
vedalaştık Oğuz Atay'la,
çıkarırsanız beni bu dışarıdan,
bu hayattan bir hayat çıkarabilecekler çıkabilir, diyerek...
sonra ayrıldık,
okuyucularımın da bilmesini istemediğim bir yerde...

Helin Kaymak

20 Aralık 2012

SİNEMA KİTAPLIĞI




1.       Zahit atam, Yakın plan Türkiye Sineması
2.       Sergei Eisenstein, Sinema dersleri
3.       Sergei Eisenstein, Kısa film Senaryosu
4.       William Indick, Senaryo Yazarları için Psikoloji
5.       Seçil Büker, Sinemada Anlam Yaratma
6.       Hakan Savaş, Sinema ve varoluşculuk
7.       Wendell Wellman, Senaryo
8.       Ertan Yılmaz, Filmde Yöntem ve Eleştiri
9.       Peter Harcourt, Altı Avruplaı Yönetmen
10.   Andrew M Butler, Film Çalışmaları
11.   Fırat Yücel, Reha Erdem Sineması:Aşk ve İsyan
12.   Nathan Parker, Kısa Filmler
13.   Reha Erdem, korkuyorum Anne
14.   Açelya Allmer, Sinemekan
15.   Film dilinin grameri 3
16.   Uğur Kutay, Sinema-politik
17.   Ünlü yönetmenlerden Sinema dersleri
18.   Mike Wayne, Politik Film
19.   Fatoş Adiloğlu,Sinemada Mimari Açılımlar
20.   Sinema ve videoda kısa film, 3. Cilt, yapım sonrası
21.   Paul Tonks, Film müziği
22.   Birsen Altıner, Metin Erksan Sineması
23.   Walker Percy, Sinema Müdavimi
24.   J.Dudley, Andrew, Sinema Kuramları
25.   Mehmet Serdar, 20 Film 20 Deneme
26.   Yönetmen Sineması, Zeki Demirkubuz, küre Yayınları
27.   Film, NTV Başvuru Yayınları
28.   Mehmet Öztürk, Sinematografik kentler
29.   James Roy Macbean, Sinema ve devrim
30.   Seçil Büker, Y. Gürhan Topçu, Sinema:tarih, kuram, eleştiri
31.   Bob Foss, Anlatım teknikleri ve dramaturji
32.   Sinema söyleşileri 2009, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları
33.   Nilgün AbiselUmut Tümay ArslanPembe BehçetoğullarıAli KaradoğanSemire Ruken ÖztürkNejat UlusayÇok tuhaf çok tanıdık:Vesikalı Yarim Üzerine
34.   Meral Özçınar Eşli, Arada kalmak
35.   Uğur kutay, Gerçeği öldüren kamera
36.   Mike Wayne, Sinemayı anlamak:marksist perspektiften
37.   John Marland, Robert Edgar-hunt, Steven Rawle, Film Dili
38.   Zafer Özden, Film eleştirisi
39.   Slovaj Zizek, Lacan Hakkında Bilmeyi Hep İstediğiniz Ama Hitchcock'a Sormaya Korktuğunuz Her Şe
y

15 Aralık 2012

Türkiye Sinemasının En İyi 20 Sinema Filmi



Susuz Yaz ( Metin Erksan )


Sevmek Zamanı ( Metin Erksan )


Kuyu ( Metin Erksan )


Yol ( Şerif Gören )

Şok ve Beyin: Yılmaz Güney Sineması Üzerine


Yazan: Ulus Baker



Sinemanın temsil sanatlarından biri olmadığı, insanı doğrudan doğada, çevresinde, ortamlarında, düşüncelerinin akışı içinde hareket halinde bir varlık olarak resmedebildiği, doğayı bizzat
seyircinin beynine iletecek bir cihaza --imaj-kadraj-montaj-- sahip olduğu, bu sayede yalnızca "düşünülebilir" olmakla kalmayan, "düşünmeye zorlayan" bir içeriğe doğrudan ifade kazandırabileceği fikri, sinemanın ilk dönemlerinde bu işi ciddiye alan sinema adamlarını, Gance'ı, Eisenstein'ı, Vertov'u sürekli olarak ziyaret etmiş olan bir düşünceydi. Öyle ki, sinemadan hem bir "kitle sanatı" olacağı, hem de düşünebilir belirlenmemişlik olarak kafalara, beyine bir Heidegger'in deyişiyle bir "noo-şok", bir akıl şoku verebileceği, bunu sosyal ve politik işlevselliğe kavuşturabileceği umuluyordu. İşten sinemanın erken döneminin amacı: düşünceyi şoklamak, beyine, kortekse imajların hareketini, titreşimlerini doğrudan vermek.

Böyle bir kavrayış, klasik politik sinemayı da koşullandırıyordu: kitlesel bilinçlendirme sineması. Eisenstein Doğayı nesne, kitleleri ise özne haline getirecek ve insan-doğa diyalektiğini temellendirecek bir sinema arayışını sürdürürken, "devrim sinemasının" öteki kutbunda, diyalektiği bizzat doğanın, ya da insanın ikinci doğası ve çevresi olarak makinaların imajlarında ve ritimlerinde yakalamaya çalışan Vertov yer alıyordu. Sinema kuramı, pek erken bir zamanda belki de psikolojiden daha güçlü bir "beyin araştırması" dalı haline geliyordu.



Sinemanın bir doğrudan iletim ortamı olduğu, dolayısıyla sanat eşittir iletişim, bir fikirler ya da mesajlar iletişimi olarak sanat gibisinden mefhumları parçalayabilecek bir aygıt olduğu böylece pek erken ortaya çıkar --sinema anlatmak zorunda değildir; göstermek zorundadır --daha derinden yakalarsak, görülemezi, gözün göremediğini, algılanamazı görülebilir, algılanabilir kılmalıdır. Bugün politik sinemayı salt ideolojik mesajlarına bakarak yargılamaya çalışmamız, tıpkı son günlerde Yılmaz Güney sineması etrafında kopartılan güdük içerikli tartışmalarda olduğu gibi, olsa olsa sinemaya başlangıç döneminde duyulan bu samimi güvenin yitirildiği bir sinema kültürünün artık hakim duruma geldiğinin delilidir. Evet, devrim sinemacılarının sinemaya yaptıkları yaratıcı ve kuramsal yatırım, tüm saflığıyla ve çocuksu gücüyle birlikte çoktan geride bırakılmıştı: sinema belki kitlelerin bir sanatı oldu ama kitlelere rüyalarını geri veren bir "eğlence endüstrisi" olarak. Sinemanın bugün dünyada ve elbette Türkiye'de de sunduğu o muazzam entelektüel hiçlik, o muazzam sıradanlıklar silsilesi onun artık kolay kolay "politik düşünce" ortamlarını ziyaret edemeyeceğinin bir kanıtıdır.


9 Aralık 2012

Köpek Dişi (Kynodontas), 2009, Giorgos Lanthimos



Helin KAYMAK

Köpek Dişi ve Aile Sorununun Ontolojisi

            Nesnelerin ad ve anlamlarını kendinize göre değiştirip, düzenleyebilseydiniz mutluluk vadeden bir oyununun öznesi mi olurdunuz yoksa çarpıcı ve acınası bir köle mi? Eğer ki bu oyunu, mevcut sistemlerin gönüllü hizmetçileri ile oynuyorsanız ve oynadığınız oyununun farkında değilseniz mutluluğa hiç de şansınız olmadığını söylemek zorundayım!

            Giorgos Lanthimos'un yönettiği Köpek Dişi Filmi için forumlarda genellikle " İşlevsiz ailelerin gelebileceği son nokta bu..."  şeklide yorumlar yapılmış ancak film tam aksine sistemin "aile örgütünün" temel işlevini sarsıcı bir şekilde ayyuka çıkarmış. Film, üç genç kardeşin ebeveynlerinin toplumsal izolasyon ve itaatin öğretileri adına söz gelimi ailelerin çocuklarını her koşulda, her türlü saldırıya ve tehlikeye karşı koruyacağı safsatası karşısında nasıl köleleştirildiklerinden söz ediyor. Evin dışındaki her türlü dışarı hayatının "çocuklara" zarar vereceği fikrinden hareketle üç genç kardeş doğdukları andan itibaren hiç bir sebeple evlerinin arazisi dışındaki her hangi bir  insan, aktivite, oyun, sokak ve hatta asfaltla bile tanıştırılmıyorlar ve çeşitli yöntemlerle bu tür tehlikelerden "korunmayı" öğreniyorlar. Ancak film devam ederken kardeşler arasında çeşitli saldırganlık belirtileri ve cinsel istekler görülmeye başlıyor ve netice itibariyle hepimizin basitçe ifade ettiği şekilde "insan toplumsal bir varlıktır" mesajını verirken, aile içerisine sırf erkek kardeşin cinsel ihtiyaçlarını karşılaması için getirilen Christina'nın verdiği Rocky filmi ile sinema terapinin önemini de vurgulayarak tek yönlü biçimsellik karşısında büyük ablanın kendisine zarar vermek pahasına isyan etmiş olması umut vadedici.




            Kendi varlığının doğru olmadığından emin olan veya şüphesi olan her türlü sistem, yönetim biçimi sürekliliklerini koruyabilmek için insanlara zarar verip vermeyeceğini düşünmeksizin böylesi tedbirler alırlar. Öyle ki; kapitalist sitemler en temelde korku, denetim ve itaat kültürlerinin yaygınlaştırılması koşuluyla ayakta durabilirler. Okullarda aldığımız "öğretim" ile ailelerimizden aldığımız "eğitimin" paralelliği sonucunda sistemleri koruyan kurumlar, kurumları koruyan insanlar olduğumuzu farkettiğimizi ifade ederken bile hiyerarşik işleyişi sitemden- devletten gönüllü devralmış Anne-Babalarımızın bizim için kurguladığı dünyalar bizim de sahiplendiğimiz o küçük "dünyalarımız" oluyor bir süre sonra, farkında mısınız?

            Sosyolojik Filmler kapsamında Aile Sosyolojisi literatürüyle değerlendirilebilecek düzeyde bir film olmakla beraber aile olgusunun, kurumunun sistematik ajanlığı ile ilgili çokça çıkarım yapmanızı sağlayacak bir film.




7 Kasım 2012

Sinema Bir Mucizedir - Tunç Başaran, Memduh Ün




Sinema Bir Mucizedir, Tunç Başaran, Memduh Ün, 2005


   Film tam olarak bir toplumsal dönüşüm sürecinin bir prototipi olarak karşımıza çıkıyor. 

    İkinci dünya savaşı sonrasında değişen dünya ve değişen Türkiye içinde bir sinemanın, sinemacının, sinema tutkunu bir çocuğun süreçlerini doğal ve etkileyici bir dille izliyoruz. Herkesin sinemaya gittiği, mahalledeki en gencinden en yaşlısına kadar herkesin sinemaya gittiği bir, sinemasal örnekler verebildikleri, batı sineması başta olmak üzere tema, karakter ve kostümlerin iç içe geçerek bu mütevazi halkın hayatlarına yerleşmiş olması o kadar güzel ki. Ama değişen dünya dengeleri ve dönüşen siyasi yapı gereği insanların sinemadan kopuşu da gecikmeden hayata geçecektir. 

    Karizmatik bir karakter olarak Kadir İnanır bu filmde özel bir yere sahip. Hem sinemayı hem de aşkı temsil ediyor. Aslında bu film sinemanın düşsel söylemlerine bir methiye gibi. Ölüyü gerçekte diriltemese de bunu perdede yapacak güce sahip. Ve belki de tam bu noktada insanın aklında böyle mucizevi bir sinemasal süreçlerin geçtiğini söylemek mümkün oluyor.

    Yönetmenleri usta olunca ortaya çıkan ürünün tadı ve tazeliği de bir o kadar güzelleşiyor.

6 Kasım 2012

Hayat Var 2008 Reha Erdem

TERSİNE DÜNYA 1993 - Ersin Pertan



Kadınlarla erkekler yer değiştirseydi, ne olurdu.? Tersine Dünya kadın-erkek kimliklerinin tersine döndüğü, kadınların kabadayı olduğu, erkeklerin evlenmek üzere evden kaçırıldığı, kadınların eve ekmek getirdiği, kısacası tüm rollerin tersine döndüğü eğlenceli bir film

4 Kasım 2012

Sinema Bir Mucizedir - Tunç Başaran, Memduh Ün




Sinema Bir Mucizedir, Tunç Başaran, Memduh Ün, 2005


   Film tam olarak bir toplumsal dönüşüm sürecinin bir prototipi olarak karşımıza çıkıyor. 

    İkinci dünya savaşı sonrasında değişen dünya ve değişen Türkiye içinde bir sinemanın, sinemacının, sinema tutkunu bir çocuğun süreçlerini doğal ve etkileyici bir dille izliyoruz. Herkesin sinemaya gittiği, mahalledeki en gencinden en yaşlısına kadar herkesin sinemaya gittiği bir, sinemasal örnekler verebildikleri, batı sineması başta olmak üzere tema, karakter ve kostümlerin iç içe geçerek bu mütevazi halkın hayatlarına yerleşmiş olması o kadar güzel ki. Ama değişen dünya dengeleri ve dönüşen siyasi yapı gereği insanların sinemadan kopuşu da gecikmeden hayata geçecektir. 

    Karizmatik bir karakter olarak Kadir İnanır bu filmde özel bir yere sahip. Hem sinemayı hem de aşkı temsil ediyor. Aslında bu film sinemanın düşsel söylemlerine bir methiye gibi. Ölüyü gerçekte diriltemese de bunu perdede yapacak güce sahip. Ve belki de tam bu noktada insanın aklında böyle mucizevi bir sinemasal süreçlerin geçtiğini söylemek mümkün oluyor.

    Yönetmenleri usta olunca ortaya çıkan ürünün tadı ve tazeliği de bir o kadar güzelleşiyor.

28 Ekim 2012

Karpuz Kabugundan Gemiler Yapmak - 2004 - Ahmet Uluçay




60’lı yıllar, Tepecik, küçük bir Anadolu köyü… 

Recep ve Mehmet yazları, köylerinin yakınındaki yaz mevsiminde yakınlardaki Tavşanlı kasabasında çıraklık yapmakta olan iki köylü çocuğudur. Recep bir karpuz satıcısının, Mehmet ise bir berberin yanında çıraklık yapmaktadır. Her ikisi de sinemaya delicesine tutkundur. Bu tutkunun bir sonucu olarak geceleri köydeki evlerinin terkedilmiş ahırında bir yandan derme-çatma bir film projeksiyon makinası yapmaya çalışırken, diğer yandan da hayatlarını tümden değiştirecek olan rejisörlük hayalleri kurmaktadırlar. Köyün delisi Deli Ömer de çocukların bu sinema sevdasının tek tanığı ve destekçisidir. 
Onların bu konudaki uğraşlarını kimse ciddiye almaz: Ne kasabadaki fotoğrafçı, ne aileleri, ne de kasabadaki sinema salonunun sahibi… Fakir köylü çocuklarıdır onlar ve böyle şeylerle vakit geçirmeyerek vakitlerini daha faydalı uğraşlar için harcamalıdırlar.

Recep bir gün, kasabada oturan ve ineklerine yedirmek için ham karpuzları toplamaya gelen Nezihe adlı iki kız çocuğu olan dul bir kadın ile tanışır. Nezihe’ye her gün kelek çıkan karpuzları toplayıp kendisine getirmek üzere söz verir. Bu sevimli çocuktan hoşlanan Nezihe, Recep’in bu iyiliği karşısında onu sık sık çay içmek veya kahvaltı etmek için evine davet etmeye başlar. Recep bu gelip gitmeler sırasında Nezihe’nin büyük kızı olan ve yaşça da kendisinden büyük olan Nihal’e ilgi duymaya başlar ve onun ilgisini çekebilmek için türlü uğraşlar verir. Nihal ise başlangıçtan beri bu yabancı ve köylü oğlan çocuğun eve girip çıkmasından bile rahatsız olmakta ona elinden geldiğince ters davranmaktadır. Küçük kız Güler ise ablasının aksine Recep’e ilgi duymakta ancak o da bu ilgisine karşılık bulamamaktadır. Önceleri karşılıksız olan bu aşklar, tam anlamıyla gelişmeye fırsat bulamadan Nezihe ve kızlarının aniden kasabadan taşınmasıyla sona erer. Bu sırada zaten işlerini de kaybetmiş olan iki kafadarın ellerinde artık sadece uyduruk projeksiyon makinalarında hareketli görüntü elde edebilmek ümidi kalmıştır. 

Sinema projeksiyon makinası konusundaki denemeleri sonunda başarıya ulaşsa da iş ve aşk konularındaki şanssızlıkları bu konuda da yakalarını bırakmaz. Deli Ömer bir kızgınlık anında zorlukla çalıştırmayı başardıkları projeksiyon makinasını parçalar. Sonunda, Recep ve Mehmet’in hayatlarında iz bırakarak geçen bir yaz mevsimi sona ermiş ve kahramanlarımız herşeyi kaybetseler de hiçbir zaman kaybetmeyecekleri sinemasal hayalleri ile başbaşa kalmışlardır. 

27 Ekim 2012

Ali Reza DÜRÜ - AVUNTU (Kısa Film)

Yeraltı 2012 - Zeki Demirkubuz




Zeki Demirkubuz'un Dostoyeski'nin ''Yeraltından Notlar'' yapıtından esinlenerek senaryosunu yazdığı ve yönettiği ''Yeraltı'' filmi, afişindeki ''Akıllı bir adam, kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz'' sözleriyle dikkati çekiyor. 

Engin Günaydın, Nergis Öztürk, Serhat Tutumluer, Nihal Yalçın, Murat Cemcir, Feridun Koç, Serkan Keskin ve Sarp Apak'ın rol aldığı filmin konusu şöyle:

''Filmin başkarakteri Muharrem, nefret ettiği ve edildiği halde eski arkadaşlarının yemeğine kendisini zorla davet ettirir. Masum didişmeler, ufak kişilik gösterileri ile başlayan yemek, giderek dumanlanan kafaların etkisiyle utanç dolu geçmişe doğru yol almaya başlar. Gece pişmanlık, gözyaşları ve öfkeyle dolarken, rezillik karanlık sokaklara, fuhuş kokan otel odalarına taşar. Onlar hep birlikte, Muharrem tek başına olsa da kararlıdır. Pislik ya o gece temizlenecek ya da ölecektir. Yoksa sonsuza kadar kurtulamayacaktır bu utançtan.'' 

Baran (Yağmur) - 2001 - Majid Majidi




17 yaşındaki Azeri Latif, Tahran'daki bir inşaatta ameledir. Aynı inşaatta kaçak olarak çalışan bir Afganlı iş kazasında yaralanınca Latif'in hayatı da beklenmedik bir yön alır. Sakatlanan işçinin yerine oğlu Rahmat çalışmaya başlar. Kalabalık ailesini geçindirme derdindeki bu çekingen genç, bir süre sonra istemeden de olsa Latif'in kantindeki işini elinden alır. O andan itibaren Latif, Rahmat'a karşı büyük bir kin beslemeye başlar. Ancak bu büyük kin, bir sırrın açığa çıkmasıyla büyük bir aşka dönüşecektir

Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni - Şener Şen 1990

Anayurt Oteli (1986) - Macit Koper




"Gizli Yüz", "Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey", "Melekler Evi" gibi yapımlardan tanıdığımız Türk Sineması'nın usta isimlerinden Ömer Kavur'un, Yusuf Atılgan'ın romanından uyarladığı 1987 çıkışlı filmi "Anayurt Oteli", Altın Portakal Film Festivali, İstanbul Uluslararası Film Festivali, SİYAD Ödülleri, Venedik Film Festivali, Nantes Three Continents Film Festivali ve Valencia Film Festivali'de çeşitli dallarda ödüllere layık görüldü.

Filmde 1944 doğumlu aktör/ senarist Macit Koper, Şahika Tekand, Serra Yılmaz ve Orhan Çağman gibi isimler rol alıyor.

Ankara'nın az insanlı bir kasabasında Anayurt Oteli adında bir oteli işleten Zebercet, yalnız yaşayan, kendi halinde, sessiz sakin bir adamdır. Bir akşam oteline gelen genç bir kadına tuhaf bir biçimde bağlanan Zebercet, otelin temizlikçisi Zeynep'le de adlandıramadığımız bir ilişkisi vardır.

'' Nar '' Ümit Ünal




Bir kadın kendi adaletinin peşine düşüyor ve dördü de farklı inanıştaki, farklı insanların hayatları aynı evin içinde, hem de yarım gün gibi çok kısa bir sürede aynı öykü çevresinde kurgulanıyor. 
"Hepimiz nar taneleri gibi birbirinden ayrıyız: Hem çok benzeriz, hem de çok farklıyız. Ama açılmamış bir bütün nar gibiyiz aynı zamanda." diyor senarist ve yönetmen Ümit Ünal 201 yılı içerisinde çektiği son filmi Nar'ı tanımlarken. 

İnsanın hayatındaki diğer insanlara duyduğu güven, karşılıklı inanç ve adalet duygularının sorgulanmasından yola çıkan film, insanları birarada tutan bağların kaybolması ile meyvenin kabuğu çatladıktan sonra nar tanelerinin etrafa saçılmasını özdeşleştiren bir anlatım sergiliyor..

''Beni Unutma'' - Özer Kızıltan





Olcay (Açelya Devrim Yılhan) iş hayatında başarılı, genç ve bekar bir kadındır. Ciddi bir ilişki yaşadığını düşündüğü sevgilisi Hakan’ın (Kenan Ece) kendisini aldattığını acı bir şekilde öğrendiğinin ertesi günü Sinan’la (Mert Fırat) tanışır. Olcay’ın ilişkisinin bittiği gün Sinan da ani bir kararla nişanlısı Ebru (Tuba Ünsal) ile evlenmekten vazgeçer. 

Olcay ve Sinan aşka inançlarını kaybettikleri bu günlerde tanışırlar ve bu tanışma, planladıklarından çok farklı şeyler yaşamalarına neden olur. Birbirlerinden etkilenirler ve yoğun bir duygusal ilişki yaşamaya başlarlar. Kısa bir süre sonra da evlenirler. Çok mutlu başlayan evliliklerinde Sinan’ın eski nişanlısı Ebru’nun Sinan’da yarattığı küçük rahatsızlıklar dışında bir sorunları yok gibidir. Ancak m utlulukları bir süre sonra beklenmedik bir şekilde bozulacaktır. Arkalarında bıraktıklarını düşündükleri eski ilişkileri onları bir türlü bırakmayacak, Olcay’da başgösteren bazı tuhaflıklar da aşkın, arkadaşlıkların ve insana dair bir çok duygunun sorgulanmasına yol açacaktır. 

Eşkiya




35 yıl önce Cudi dağlarında bir grup eşkıya jandarma tarafından yakalanır. 35 yıl içinde eşkıyaların hepsi ya hastalıktan ya da bölgedeki hesaplaşmalardan ötürü can vermiştir. Biri dışında; Baran...Baran 35 yıl sonra hapisten çıkınca ilk işi köyüne dönmek olur. Ama doğduğu topraklar şimdi baraj suları altındadır. Geçmişin izlerini sürmeye başlayan Eşkıya, yıllardır bilmediği bir gerçeği öğrenir. Hapse düşmesine en yakın arkadaşının ihaneti neden olmuştur. Bu arkadaş Eşkıya Baran'in çocukluk aşkını, Keje'yi satın alarak İstanbul'a kaçmıştır. Eşkıya ne İstanbul'u ne de arkadaşının adresini bilmemektedir. Tren'de, Tarlabaşı'nın arka sokaklarında büyümüş, pavyon, kumarhane, uyuşturucu muhabbetinin içinde yaşayan Cumali adlı genç bir adamla tanışır. Onla birlikte İstanbul'a gider ve kendisinin derdinin yanında bir de Cumali'nin derdiyle uğraşmaya başlar. İstanbul ve bu karanlık sokaklar adım adım sevdiği kadın Keje ye yaklaştırır Eşkıya'yı....

Efe Köye - Entel Köye Karşı -




Metropolde yaşamanın yarattığı keşmekeşten kurtulup, hep hayalini kurdukları doğayla baş başa bir yaşam sürmek isteyen bir grup ekolojist, Ege’de bir komün köyü inşa ederler. Kentli ekolojistlerin köylerine yerleşmelerinden dolayı çok memnun olan köy halkı, artık hiçbir işe yaramayan kıraç tarlalarını ve eski evlerini değerinden fazla fiyata aldıkları için aktivistleri büyük bir sevgiyle karşılar. Her şey yolundadır, ta ki bölgeye kurulması gündemde olan termik santral kararı onaylanana kadar… Termik santral ile birlikte eski köylüler ile köyün yeni sakinleri aktivistler arasında ilginç bir süreç başlar ve olaylar karşılıklı protestoyla tam bir komediye dönüşür

'' Bizim Büyük Çaresizliğimiz '' - Seyfi Teoman




Bizim Büyük Çaresizliğimiz, lise yıllarından beri yakın arkadaş olan, 30’lu yaşların sonundaki iki adamın, Ender ve Çetin’in dostluğunu konu alıyor. Uzun yıllar hayatları farklı yönlere giden iki yakın arkadaş, Çetin’in yıllar sonra Ankara’ya dönmesiyle çocukluk hayallerini gerçekleştirir ve aynı evde yaşamaya başlarlar. Tam birlikte yeni bir hayat kurmuşlarken, yurtdışında yaşayan arkadaşları Fikret Türkiye’de tatildeyken bir trafik kazası geçirir ve annesiyle babasını kaybeder. Almanya’ya geri dönmesi gereken Fikret, Ender ve Çetin’den, Ankara’da üniversite öğrencisi olan kız kardeşi Nihal’in okulunu bitirene kadar, yani iki yıl boyunca, onlarla kalmasını ister. 

Birlikte yaşama hayalleri tam gerçekleşmişken üçüncü birinin eve gelmiş olması ilk başlarda Ender ve Çetin’i rahatsız eder. Ölümlerin travmasını atlatamayan Nihal de onlarla iletişim kurmak istemez, ama zamanla birbirlerine alışırlar. Aralarında ev merkezli üçlü bir yakınlık oluşur; beraber vakit geçirmeye ve bundan hoşlanmaya başlarlar. Bir süre sonra kaçınılmaz olan gerçekleşir; Ender ve Çetin, birbirlerinden habersiz bir şekilde Nihal’e aşık olurlar. Bu ortak aşklarını fark etmeleri, Ender ve Çetin’i birbirinden uzaklaştırmayacak, tersine onların dostluğunda yeni bir sayfa açacaktır..

11'e 10 Kala (2009) - Pelin Esmer




Mithat Bey, Emniyet Apartmanı sakinlerinden, emekli bir memurdur. En büyük tutkusu koleksiyon yapmaktır. Ali ise aynı apartmanın kapıcısıdır. Dünyaları çok farklı olan bu iki insan bir gün aynı amaç uğruna bir araya gelir: deprem korkusuyla, eskimiş binayı yıktırmak isteyen apartman sakinlerini vazgeçirmek.

Başta Mithat Bey’in koleksiyonunu devam ettirebilmesi ve Ali’nin işini kaybetmemesi amacıyla başlayan ilişkileri, fark etmeden birbirinin kaderlerini değiştirdikleri sırada sona erer.

25 Ekim 2012

Mayıs Sıkıntısı aka Clouds of May (1999) - Nuri Bilge Ceylan (English su...



Yönetmenin kendi hayatından da parçalar taşıyan film, yurtdışını gezmiş ve başarılı bir yönetmen olmuş Muzaffer'in köye, baba evine dönmesi, akabinde çocukluğun saflığına yaptığı yolculuğu anlatıyor.

Film çekmek maksadıyla anne ve babasının yaşadığı Çanakkale, Yenice kasabasına giden Muzaffer, burada küçük bir çocukla arkadaş olur ve kendi saflığını sorgulamaya başlar.

Masumiyet - Zeki Demirkubuz


Vodka Lemon


Vodka Lemon - Hiner Saleem



8 Ağustos 2012

Öğretmenlikle İlgili Filmler


1. Hababam Sınıfı
2. Ölü Ozanlar Derneği
3. Öğretmen Kemal
4. Sürgün
5.Öğretmen
6. İki Dil Bir Bavul
7. Hakkari!de Bir Mevsim
8. Can Dostum
9. Son Ders: Aşk vr Üniversite
10. Sınıf - 2008
11. Koro- 2004
12. Özgürlük Yazarları
13. Siyah - 2005


  Sizin aklınıza gelenleri aşağıda yorum bölümüne ekleyebilirsiniz.

4 Ağustos 2012

MICHAEL HANEKE SÖYLEŞİSİ

altyazı.net



MICHAEL HANEKE



"KELİMELER TEHLİKELİDİR, ONLARA GÜVENMEM"

Haziran 2006 sayımızda yayımlanan söyleşinin spotunda Haneke'yi "son 20 yılın en sarsıcı filmlerine imza atan dev isim" olarak adlandırmışız bile, Beyaz Bant ve şimdi de Amour ile Altın Palmiye kazanmadan çok önce... 

SÖYLEŞİ: EYLEM KAFTAN
Michael Haneke’yle Viyana’nın en eski kafelerinden biri olan Café Eilas’ta buluşuyorum. Tahmin ettiğim gibi Haneke, siyahlar giyinmiş hali ve güneş gözlükleriyle, bana Yüzüklerin Efendisi’ndeki büyücüleri hatırlatan etkileyici bakışlarıyla ve beyaz sakalıyla randevusuna tam vaktinde geliyor. Aslında benimle niye buluştuğunu bilmiyor, sadece Türkiye’den gelen bir yönetmenin kendisiyle sohbet etmek istediğini sanıyor. Ben masamda lap-top’um ve tüm dijital cihazlarımla onu biraz ürkütsem de röportaj teklifini geri çevirmiyor. Son derece mütevazı, meraklı, sakin ama bir o kadar da bilge bir edayla yanıtlıyor sorularımı...
Saklı’da Georges Laurent, Majid evini terk ettiği zaman, henüz sadece altı yaşında. George’un bu kadar küçük olması, bu olayı ırkçılık ve önyargılar ile ilişkilendirmemizi güçleştiriyor. Suçluluk duygusunun bilincin ötesinde, kolektif bilinçaltında kök saldığını mı söylemek istiyordunuz?
Böyle yorumlamak mümkün. Fakat ben genellikle yoruma açık konuları netleştirmeyi sevmem. Sorulara cevap vermek yerine, başka sorular sormayı severim. İzleyicinin kendi cevaplarını kendisinin vermesini isterim. Eğer ben yorumlarsam, izleyicinin önünü tıkamış olurum. Aslına bakarsanız, ben de neyi tam olarak neden yaptığımı bildiğimi iddia edemem. Eğer bir sanatçı, tüm soruların cevaplarını bildiğini iddia ediyorsa, yalan söylüyor demektir. Tüm cevapları bildiğini iddia edenler sadece politikacılardır. Onların tümü de zaten yalancıdır. (gülüyor...) Ben izleyiciye, ‘Siz ne düşünüyorsunuz?’ diye soruyorum. ‘Altı yaşında suçlu olabilir miyiz?’ diye soruyorum. Fakat üzerinde konuştuğumuz suçluluk duygusu, altı yaşında bir çocuğun olmaktan ziyade; artık yetişkin olmuş ve daha farklı şekilde davranabilecek bir bireyin geçmişe dair suçluluk duygusu. Bir zamanlar gerçekleştirdiği eylemin sonucuna, şimdi farklı şekilde tepki gösterme şansı olan bir birey... Bugün, Georges, Majid’le kavga etmek yerine, örneğin ona yardım edebilir. Suçluluk duygusuna dair sorunuz, aslında Georges’un bugün ne hissettiğine dair bir soru; çocukken ne hissettiğine dair değil...
Siz kapsamlı şekilde psikoloji ve felsefe okudunuz...
Ne kadar kapsamlı şekilde okudum bilmiyorum! Psikolojiden de felsefeden de tek öğrendiğim şey şu: Okumaya başlamadan önce sorularımıza cevap bulacağımızı sanırız ama neticede cevaplar değil, sadece sorular kalır elimizde. Yaptığım okumalardan öğrendiğim tek şey bu! Soru sormaya devam edeceksiniz; ama bu, sorularınıza cevap alacağınız anlamına gelmez.
İstanbul’daki arkadaşlarımın bilmek istediği bir şey var.
Kasedi kimin gönderdiği mi? Bu sırrı vermeyeceğim.
Yok, bu değildi soru. David Lynch’in Kayıp Otoban’ı (Lost Highway, 1997) ile filminiz arasında benzerlikler var. Mahremiyet, dikizcilik, kimlik gibi temalar iki filmde de derinlemesine işlenmiş. İki filmi birbirinden ayıran ve birleştiren noktalar nedir sizce?
Ben olmamalıyım bu soruyu cevaplayacak olan. Bu benim değil, film eleştirmenlerinin işi. (Kahkaha atıyor...) David Lynch’i seviyorum, ama o benden çok farklı bir sinema anlayışına sahip.
Saklı’nın sonu, filmleriniz arasındaki en umutlu sona sahip.
Bunu da çok farklı şekillerde yorumlamak mümkün. Birbiriyle çelişkili birçok yorum aldım bu konuda. İki çocuğun aralarında uzlaşmaya varacaklarını söyleyenler oldu, yani olmulu bakanlar... Majid’in çocuğu kaçırmaya çalışacağını söyleyenler oldu. Çok farklı yorumlar olması çok hoşuma gitti, çünkü bence film bir uçuş pisti gibi olmalıdır ve izleyiciler o pistten nereye istiyorlarsa oraya uçmalıdır.
Genellikle insanlar sinemanızın bir ‘anti-tür’ sineması olduğunu söylüyorlar. ÖzellikleÖlümcül Oyunlar’da (Funny Games, 1997) sürekli izleyicinin beklentileriyle oynuyorsunuz. Bugün türler arasındaki sınırlar kalkıyor gibi. Siz türlerin hâlâ kendilerini koruyabildiklerine inanıyor musunuz?
Türler vardır ve herkes kendi türünde çalışır. Ben biraz korku/gerilim sineması türünü kullanıyorum filmlerimde. Örneğin Ölümcül Oyunlar bir gerilim parodisi gibiydi. Ahlaki bir hikâyeyi anlatmak için bu türü kullandım. Ama bu ‘tür’ meselesi aslında benim hiç umurumda değil; asıl derdim, o türün istediğim hikâyeyi en iyi şekilde anlatmama yardımcı olup olmadığı. Eğer western türünde bir öykü anlatmam gerekiyorsa, western’i de kullanabilirim pekâlâ. Çok farklı diller var sinemada ve her birinin getirdiği belli olanaklar var. Öyleyse niye yararlanmayalım bu olanaklardan?
Filmde, kaydedilmiş görüntülerle kurgulu filmin kendisi arasındaki ayrımı fark etmek çok zor. Gerçekliğin farklı versiyonları var ve bu, filmlerinizde bir hikâye anlatma tekniği haline geldi. İzleyicinin gördüğü şeyin gerçek olup olmadığını sürekli sorgulamasını mı istiyorsunuz?
Medyanın ‘hakikat’ söylemine karşı rahatsızlığımdan kaynaklanıyor bu. Medya bugün çok tehlikeli bir şey yapıyor; bize manipüle edilmiş imajlar sunuyor ve bunun gerçeklik olduğunu söylüyor. Eğer sinemayı ciddiye alıyorsanız; kuşkuyu beslemeniz ve sunulan imgenin gerçek olduğuna olan inancı sorgulamanız gerekir. Bu tavrımın nedeni, medyadan duyduğum hayal kırıklığı. Bu konuyu sürekli gündeme getirmem, medyanın bugün her yere sızması ve her şeyi bildiğini iddia etmesi karşısında duyduğum öfkeden kaynaklanıyor. İnsan hiçbir zaman, bugün olduğu kadar kendi deneyimi dışındaki bilgiye bu kadar rahatlıkla ulaşamamıştı. Medyanın yaşamımıza bu denli sızmasından önce, insanların inançları ve bilgileri kendi deneyimleri dahilindeydi. Bugün çok farklı gerçeklik yansımalarının sürekli evimizin içinde olmasından dolayı, insan herkesi ve her şeyi tanıdığı hissine kapılıyor. Bu büyük bir çılgınlık ve kocaman bir yanılsama! Eğer sinema işini ciddiye alarak yapıyorsak, bu konudan bahsetmek boynumuzun borcu diye düşünüyorum.
Filmlerinizde gelişmiş kapitalist toplumların, özellikle de Avrupalı’nın içinde bulunduğu kimlik krizine göndermeler var.
Ben politik filmler yapmıyorum. Çok kişisel filmler yapıyorum. Böyle bir toplumda yaşayan biri olarak politikaya dair görüşlerim olabilir elbette ama ben işimde karakterlere bakıyorum. Bu kişiler belli toplumları temsil eden tipler değil, kendinden menkul karakterler. Örneğin Saklı, tabii ki aynı zamanda politik bir meseleden bahsediyor; yani Fransa ve Cezayir arasındaki ilişkiden... Fakat her ülkede kolektif belleğe gömülmüş sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Örneğin aynı filmi burada, Avusturya’da da yapabilir ve Nazizme göndermede bulunabilirsiniz. Bu filmdeki gibi kişisel suçluluk duygusu ile toplumsal suçluluk duygusunun çakıştığı durumları her ülkeye uygulayabilirsiniz.
Stefan Zweig’ın ‘Dünün Dünyası’ isimli kitabında 19. yüzyıl sonundaki özgürlük ortamını idealize ettiği Viyana’da yaşıyorsunuz. Aynı zamanda, iki dünya savaşını da ağır biçimde geçiren ve Avrupa’nın gidişatından duyduğu hayal kırıklığıyla yaşamını sona erdiren Zweig’ın ülkesi burası...
Bugünse Amerika’nın kültürel eyaleti haline geldik. Amerikan filmlerinin izleyici sayılarına bakın; bütün dünyada (belki biraz Fransa hariç) insanların yüzde 90’ı Amerikan filmlerine gidiyorlar. Geri kalan ise çok küçük bir oran. Bu bir gerçek. İlüzyona kapılmamak lâzım.
Viyana dünyanın en yaşanılır şehirlerinden biri olarak kabul ediliyor. Pırıl pırıl ve geniş caddeler, sağlıklı ve ekonomik düzeyi yüksek insanlar... Geldiğimden beri tek bir evsiz görmedim sokaklarda.
Evet, Paris ve Londra’yla karşılaştırdığınızda Viyana gerçek bir başkent gibi değil, daha ziyade bir köy gibi. Metropollerde insanların sefaleti daha gözler önündedir. Viyana ise taşra havasında son derece sempatik bir yer; tabii ekonomik durumunuz bunu kaldırabilecek
düzeydeyse.
Benim ilgimi çeken şey, Viyana gibi bir yerden sizin gibi son derece karanlık temalarla uğraşan bir yönetmenin çıkması...
Viyana aynı zamanda dünyanın en yüksek intihar oranlarından birine sahip. Sanıyorum Finlandiya ve Macaristan’dan sonra en yüksek intihar oranına sahibiz. Biz biraz yaşlanmış bir toplumuz; yaşlanmış ve yorulmuşuz. Biraz bunalmışız yaşamaktan anlayacağınız...
Filmlerinizde kadınların gelişmiş animusları olduğunu söyleyebilir miyiz? Sanki erkeksi bir tarafları var gibi...
Eğer Piyanist’teki Isabelle Huppert’den bahsediyorsanız, ben ondan tamamen sorumlu değilim. O bir roman uyarlaması. Son derece entelektüel ve agresif birisi ama agresyonun bir erkek özelliği olduğunu söyleyemem. Bu bir karakter meselesi. Filmlerimdeki kadınlar genellikle sempatikler, öyle değil mi?
Erkeksi bir tarafının olması, sempatik olmadığı anlamına gelmiyor ki...
Erkeksi kadınlar beni hiç ilgilendirmiyor. Erkeği zaten kendimden tanıyorum. (gülüyor...) Kadınların kendileri daha ilginç benim için. O yüzden tüm aktrisler benimle çalışmak istiyor, çünkü hep çok iyi rolleri var. Oysa filmlerimdeki erkek rolleri her zaman o kadar iyi olmuyor.
Türkiye sinemasından hiç film izlediniz mi?
Benim aslında sinemaya gitmeye hiç vaktim olmuyor. Olunca da oyuncuların performanslarına bakmak, kendi filmlerim için oyuncu seçmek üzere gidiyorum. Ama Fatih Akın’ın Duvara Karşı’sını izledim ve beğendim. Özellikle de erkek oyuncunun performansını... Kadın oyuncu geçmişinden dolayı medyada çok konuşuldu ama aslında erkek oyuncunun performansı konuşulmalıydı.
Sizi etkileyen filozoflar, yazarlar, sinemacılar kimler? Sinemanız oluşurken kimlerden etkilendiniz en çok?
Daha genç olduğum yıllarda Bresson’dan çok etkilendim. 50’lerin filmlerini çok izlerdim. Onun dışında Godard, Rossellini ve Antonioni’den hep etkilendim. Aslında İtalyan sinemasının tümünden etkilendiğimi söyleyebilirim. Özellikle Antonioni’nin Kızıl Çöl (Il Deserto rosso, 1964) filmi benim için önemli. Okuduğum tek filozof ise Pascal. 17. yüzyılda yaşamış. Dönüp dönüp ona bakarım mesela.
Günümüzde bir yandan teknolojik gelişimle beraber iletişim kolaylaşıyor gibi görünse de, bir yandan da doğrudanlığını yitiriyor. Örneğin ben sürekli lap-top’uyla dolaşan bir insan haline geldim. Yanımda dijital kameram, mp3 çalarlı cep telefonum, fotoğraf makinem olmadan sokağa çıkmıyorum. Hatta bazı arkadaşlarım bu teknoloji bağımlılığımdan şikâyet etmeye başladılar. Siz de günümüz insanının iletişimde doğrudanlığı yitirmesini dert edinmiyor musunuz biraz?
Tüm filmlerim, insanlar arası iletişimin güçlüklerini dert edinmiştir. İletişim bence görüldüğünden de zor, hâlâ çok zor. Herkes kendi dünyasını, kendi dilini yaratır ve insanların kelimelere yükledikleri anlamlar farklıdır. Örneğin ben mavi dediğimde, siz benim mavimden başka bir şey anlıyorsunuz belki de. Aynı şey hakkında konuştuğumuzu sanıp, aslında çok başka yerlerde olduğumuz durumlarda iletişim zorlaşır. Hatta ne kadar entelektüelseniz, jargonunuzun karmaşıklaşmasından dolayı, iletişiminiz de o kadar güçleşebilir. O yüzden ben kelimeleri tehlikeli bulurum ve onlara güvenmem. Kelimeler dolaylı yollara sokar sizi, kaybolabilirsiniz aralarında... İki insan arasındaki en doğrudan iletişim yolu bence seks
ve müziktir.
Gerçekten mi?
Gerçekten... Çünkü seks daha doğrudan bir dili konuşur. Ten yalan söylemez...
(Röportajdan sonra, doktor randevusu olduğunu söyleyen Haneke, özür dileyerek ayrılırken, hesabımızı ödemeye kalkıyor; ardından da Viyana’ya kahvenin nasıl Türklerden geldiğine dair küçük bir espri yapıyor. Hesap konusunda amansız bir tartışmadan ben zaferle çıkıyorum...)

1 Ağustos 2012

Sanatcı Biyografisi Filmleri


türkçealtyazı.org


Sanatci biyografisi filmleri