16 Temmuz 2012

Abbas Kiarostami Röportajı


Şunu açıkça ifade edebilirim ki devrimden sonraki dönemden önce sansür benim işimi etkilemedi. Ama bu durum kendi deneyimlerini anlatan film yapımcıları için geçerli değil. Bana göre İran'da şu an sansür olarak tanımlanan olgu, büyük oranda dini kısıtlamalar olarak tanımlanmalı. Normal şartlar altında sansür önceden belirlenmiş kuralların olmadığı koşullarda olur. Bazı kişiler kimi sahneleri filmlerden çıkarma kararı verebilir. Ama şu an çok iyi biliyoruz ki, kimi kurallar var. Örneğin kadınlar başörtüsü olmadan, hatta başörtüleri sıkıca bağlanmadan Filmlerde gözükemezler. Dahası, karşıt cinslerin birbirine dokunması konusunda da oldukça sert kurallar var. Genel olarak söylemek gerekirse, bizim kendi kendimize sansür koymadığımızı söyleyemeyiz. Ama kendi kendimize oldukça çabuk kurallar buluyoruz. Ve hemen ardından bu kurallara adapte olup, filmlerimizi yapıyoruz.

Ben bugüne kadar çekmek istediğim tüm filmleri çektim.

Çektiğim filmlerden hiçbirini yalnızca sansürden kaçmak için yapmadım. Ve sırf bu amaçla, sıradan bir hikayeyi filme dönüştürmedim. Genel olarak filmlerime bakılırsa, olayların bir evin içinde ya da yalnızca yatak odalarında geçtiği kadın erkek öykülerini filmlerime konu olarak seçmiyorum. Çünkü bir film çektiğinde filmin öyküsüne öncelikle sen inanmalısın. Bizler daha üst bir gerçekliğe ulaşmak için bir dizi yalanı birbirine ekliyoruz ve adına film diyoruz.

Örneğin, bir ailenin gerçekliğini anlatmak için gerçek bir aile kullanmak zorunda değiliz. Erkeği bir öyküden alabiliriz. Kadını başka bir yerden. Çocuğuysa başka bir yerden ödünç alıp, bir daire kiralayabiliriz. Tüm bu öğelerin bir araya gelmesiyle oluşan bu bileşim bize ailenin tam bir tanımını verebilir. Ve bu tanım hepimize oldukça net gözükecektir. Bu, insanların mahremiyetinin olduğu ve birbirleriyle oldukça güvende oldukları gerçek bir ilişkiyi içeren  bir birliktir. Bir çocuğun annesi hakkında manipulatif planları olamaz. Ya da bir koca için karısının saçları sorun teşkil etmez. Ancak kadrajımdan baktığımda anlatılanın gerçek bir aile olmadığının farkına varıyorum. Çünkü böyle bir ailenin üyelerinin, birbirleriyle gerçek bir ilişkileri olamaz. Bunun gerçek bir aile olduğunu söylemek için öyle çok uğraşıyoruz ki... Tüm bu yalanlara rağmen bir kavramı, aile kavramını göstermeye çalışıyoruz. Ancak ben, bir aileyi yaşadığım biçimiyle göstermezsem, bu kurumu tasvir edemeyeceğimi fark ediyorum. Babamın, annemin saçlarını görebildiği günleri hatırlıyorum. Bir çocuk olarak babaannemin saçını kendimi hiç rahatsız hissetmeden dokunabildiğimi hatırlıyorum. Bu yüzden, biraz önce bahsettiğim aile türü, benim yaşamadığım (deneyim etmediğim) bir aile. Ve bu aile türünü bilmediğim için onu konu olarak ele alamayacağım. Yani şunu ifade etmek istiyorum ki, kendiliğinden, bir ev içerisinde sürüp giden kadın-erkek ilişkileri üzerine düşünmekten uzak duruyorum. Belki de bu yüzden, farkında olmaksızın, film çekmek için kırsal alana gitmeyi sürdürüyorum.

Aslında sansür sorunu her zaman varolmuştur.

Özellikle İran dışındayken, bana sorulan, birinci ya da ikinci soru hep sansürle ilgili olmuştur. Batı'da bana İran’la ilgili soru sorulduğunda inciniyorum.

Bizi, sansürün inanılmaz boyutlarda olduğu ve yönetmenlerin son derece kötü koşullar altında çalıştığı bir üçüncü dünya ülkesi olarak düşünüyorlar.

Ancak ben, sansür konusu üzerine kafa yorduğumda, yalnızca film yapımcıları olarak değil; tüm İran yurttaşları olarak yüz yüze geldiğimiz sansür sorunumuz her zaman vardı. Sansür ta çocukluğumuzda, anne babamıza düşüncelerimizi rahatlıkla ifade edemediğimiz zamanlarda başlar. Çünkü anne babalarımız bizim için neyin doğru neyin yanlış olduğuna bizim yerimize karar verirler. Okullarda hatta daha da katı bir disiplin anlayışı vardır. Tüm türleriyle eğitimsel sansür. Ve bu durum, bir film yapımcısının mesleğinde olduğu gibi, mesleki yaşantımızda yerini bulana kadar sürer gider.

Bu yüzden bana göre, sansür bizi rahatsız eden korkunç bir olgu değil.

Çünkü bizler ona karşı durmanın kendimize ait yöntemlerini geliştirdik. Aslında, tüm İran halkı sansürle nasıl başa çıkacağını öğrendi. Ve her meslekte olduğu gibi biz film yapımcıları da bize dışarıdan dayatılan herhangi biri gücü alt etmeyi ya da farklı biçimlerle üstesinden gelmeyi öğrendik. Bu bir gerçekliktir. Özellikle bizim özgülümüzde, sinema yönetmenin bir aracıdır. Ve yaptığı işin gereği olarak bir yönetmen daha fazla baskı altına alındıkça daha iyi çözüm yolları bulmaya ve kendini ifade edebilmenin yeni araçlarını geliştirmeye zorlanmaktadır.

Bir mimar arkadaşım var ve bana son yirmi yıldır yaptığı sütunların (lot) çatladığını anlattı. Ne zaman birisi gelip ona, ne tür binalar tasarladığını sorsa; o, örnek olarak bu tür binaları verir, çünkü bu binalar sıradan olmayan binalardır. Tıpkı bizim gibi, o da elinde olan malzemeden çok yaratıcı sonuçlar çıkarmaya zorlanmıştır. İşte böyle, o da kendi uzmanlık alanında yeni bir şey üretmeyi başarmıştır. Sinema açısından ya da genel olarak sanat açısından baktığımızda, sanatın, sanatçı için koşulların zor ya da istenmeyen biçimde olduğu koşullar altında doğduğu doğrudur. Bu ifadeyi, çok dikkatli kullanıyorum. Çünkü böyle söyleyerek, özellikle de İran dışında olduğum dönemde, bize getirilen kısıtlamaları mantığa bürüyor ya da sansürün bizim için sorun olmadığını söylüyormuş gibi gözükebilirim.

İnsanlar, bunları korkudan ya da devlete, hükümete yakın bir duruş içerisinde olduğum için bunları söylediğimi düşünebilirler. Ayrıca, ülkemden ayrıldığım zaman, onun hakkında olumsuz sözler işitmek istemiyorum.

Bence, İran’da sansür olsa bile gerekeni yapıp onun üstesinde gelmek zorunda olan bizleriz.

Babam, şöyle söylerdi: Başın kırılsa bile, kendi şapkanın içinde kırılması yeğdir. (Kol kırılır yen içinde kalır). Bu sorunumuzdan, biz başka yerde söz etmemeliyiz. Çünkü sansür hakkında İran dışında konuşmanın bize bir yararı yok. Çünkü, bizden başka kimse bizim düğümlerimizi çözemez; ya da dertlerimize deva olmaz. Bu yüzden, ben İran dışındayken asla sansür hakkında konuşmam; özellikle de yabancı gazetecilere. Çoğu zaman da onlara şu soruyu yöneltirim: sizin ülkenizde sansür yok mu sanki? Devlet sansür koyar ama aynı zamanda maddi destek sağlar. Kişisel ve mesleki yaşantımda, son yıllarda geliştirdiğim olumlu bakış açısı dolayısıyla, şöyle söylemeye eğilimliyim: benim sansürle çok fazla bir problemim yok. Bunu sansürü onayladığım için söylemiyorum, yalnızca sansürcülere diyorum ki, siz kendi işinizi yapın; bizler de kendimizinkini yapacağız.

Son kertede, hayatta kalacak olan bizim eserimizdir.

Yurtdışındaki festival resepsiyonları, bildiğim kadarıyla bir anlamda onaylama demektir ve bizlere kendine güveni aşılar. Ne zaman kendinize güven duyarsınız işte o zaman daha cesur olursunuz ve yeni yöntemler denersiniz. Ülkemizde çok fazla destek görüp bunun keyfini süremiyoruz. Ne zaman ki bir film alışılagelmiş yöntemlerin biraz dışına çıkıyor, bazı eleştirmenlerin dar bakış açılarının ve sınırlı bilgilerinin duvarlarına çarpıyor.

Medyada doğal olarak oldukça güçlü bir yere sahip olan bu kızgın eleştirmenler filmlere oldukça sert bir biçimde saldırıyorlar. Bazen de sıradan insanların ve hatta film yapımcılarının gözlerini boyamayı başarıyorlar.

İran dışındayken, filmlerin başka yönlerine daha çok dikkat ediyorlar ve bize biraz daha fazla güven aşılıyorlar. Bunu inkar edemem ama size şu konuda teminat verebilirim ki bu özgüven duygusu film çekiş yöntemlerimde ve tekniklerimde, onları Batılı eleştirmenlerin beğenilerine daha uygun hale getirecek değişiklikler yapmama yol açmadı. Ne zaman ki bir film çeksem onun yöntemini belirleyen öğe filmin içeriğidir. Herhangi bir şeyi, Onu Batılıların, eleştirmenlerin ya da festivallerin gözünde daha hoş kılacak bir biçimde değiştirme yeteneğine sahip değilim.

Her film kendi zorunluluklarının üzerine kuruludur.

Belki bunu bilinçli bir biçimde yapmadım ama şimdi tüm filmlerimi bir bütün olarak görüyorum. Sanki hepsi aynı şeyi anlatıyormuş gibi gözüküyor. Bir zamanlar birisi bana şöyle demişti:

Her yönetmen hayatı boyunca yalnızca bir film çeker, ama bu filmi parçalara böler ve bir süreç içerisinde onu sinemasal parçalara bölerek izleyicilerine sunar.

Benim neleri sevdiğim konusunda konuşmak zordur. Çünkü sevdiğim şeyleri filmlerimde görebilirsiniz. Sevmediğim şeyler üzerine konuşmak benim için daha kolaydır. Sevmediğim şeyleri filmlerimde göremezsiniz. Ama genelde, hikaye anlatmakla meşgul olmayı sevmem. İzleyiciyi duygusal olarak harekete geçirmeyi ya da ona öğütler vermeyi sevmem. İzleyiciyi küçümsemeyi ya da onu suçluluk duygusu altına sokmayı sevmem. Bunlar, genel olarak tüm filmlerde görmeyi sevmediğim şeylerdir.

Bana göre iyi film, izleyici üzerinde uzun süre etkisini sürdüren; sinema salonunda çıkar çıkmaz kafanızda yeniden oluşturduğunuz filmdir. İnsana başta sıkıcı gelen pek çok film vardır. Ama bu filmler gerçekte iyi filmlerdir. Öte yandan, başka bazı filmler vardır ki sizi koltuğunuza çiviler; size her şeyi unutturacak kadar sizi boğar, üstünüze gelir ama daha sonra, filmin etkisinden kurtulunca kendinizi kandırılmış hissedersiniz. Bunlar sizi rehin alan filmlerdir.

Şurası kesin ki ben, film yapımcılarının sinema izleyicilerini rehin alıp, onları kışkırtan filmlerini sevmiyorum. Ben, daha çok, sinema salonunda izleyenlerini uyutan filmleri tercih ediyorum. Bence, bu tür filmler, sizin salonda tatlı bir uykuya dalmanıza izin verecek incelikte filmlerdir. Ama bu tarz filmler, sizi salondan çıktıktan sonra rahat bırakmazlar. Bazı filmler, benim sinema salonunda içimin geçmesine yol açarlar; ama aynı filmler gece gözüme uyku girmesini engellerler. Sabah onları düşünerek uyanırım ve haftalar boyunca onları düşünürüm. İşte bu tarz filmler, benim sevdiğim filmlerdir.

Birisi bana, benim filmlerimdeki karakterlerin şu ya da bu biçimde olağandışı (anormal) olduklarını söyledi. Bu kişiye göre yarattığım tüm karakterler, normlardan sapıyorlar. Yolcu filmindeki çocuk karakterden ("The Traveller"), Rapor'daki ("The Report") Mr. Firoozkoohi'ye "Yakın Plan'daki "Close-Up" Hussein Sabzain'e ya da "Zeytin Ağaçları Arasında"ki Hussein'e (Through the Olive Trees) ya da "Deneyimde"ki ("The Experience") tüm karakterlere kadar; ya da "Düğün Elbisesi"deki ("The Wedding Suit) çocuk karakter gibi. Şunu fark ediyorum ki, aslında istemeyerek de olsa özgün (kendine has, eşsiz) karakterlere doğru çekiliyorum. Her bir bireyi tek tek kamera önüne koyamayacağımıza göre, özgün kişileri aramalıyız; ya da özgün koşullarda yaşayan sıradan insanları. Onların özgün yanları bize neyi anlatır? Bizim de onlar gibi olduğumuzu bize anımsatır; işte bu yüzden insan film çeker.

Filmde bir kişi oynar ama bu bir kişi binlerce kişiyle etkileşime geçer.

Aslında, hem film yapımcısı hem de film oyuncusunun izleyiciyle bir ortak noktası vardır. O da şu ki, örneğin, film oyuncusu anormalse (olağandışıysa) film izleyen seyirciler de anormaldir; çünkü izleyicilerin kendileri anormal değillerse, bu anormalliği başkalarında nasıl fark edecekler?

İllüzyonla gerçeklik arasındaki farktan konuşmak o kadar derin bir konu ki nereden başlayacağımı bilemiyorum. Bu öğeleri, iş yaşamımda ve özel yaşamımda nasıl deneyim ettiğimi yalnızca bir yönetmen olarak değil, sıradan bir insan olarak hangi yanımın gerçeklik hangi yanımın bir yanılsama olduğunu ya da bu bocalama oyununu neden yaşadığımı keşfettiğimde günlük yaşamımda gerçeklikten yanılsamaya ve yeniden gerçekliğe nasıl savrulduğumu size anlatamam. Bu bocalama durumunun yalnızca film yapımcılarına ya da entelektüellere özgü olmadığını keşfettim. Herkes bu durumun içinde.

Düş kurabilme yeteneği, en önemli insani özelliktir.

Düş kurabilme yeteneği herkeste aynı gelişkinlikte değildir ama herkeste yeteri kadar da olsa vardır. Hepimiz hayal kurarız ama içimizden yalnızca biri hayallerini dile getirebilir. Hayal gücü, insanoğluna bahşedilmiş en ayırt edici (belirgin) ve en sıra dışı hediyedir. Görebilme, tat alma ya da duyma gibi duyularımızın pekala bilincindeyizdir ve bu duyularımıza minnet duyarız. Ancak şunun farkında değilizdir: Düş gücümüz sayesinde ne kadar fazla sayıda olasılığın karşımıza çıkabileceğine.

Düş kurmanın işlevi nedir?

Bize nereden gelmiştir? Hayal kurabilme yeteneğine neden sahibiz? Ve neden hayal kurmak zorundayız? Düş kurabilmek, eğer hayatımızda bir işleve sahip değilse, neden böyle bir özelliği taşıyoruz? Ben en sonunda sebebini buldum. Ne zaman düş kurmaya başvururuz? Yaşadığımız, koşullardan mutsuzluk duyduğumuz dönemlerde.

Ve ne kadar olağanüstüdür ki dünyadaki hiçbir diktatörlük düş kurabilme gücümüzü kontrol altına alamaz.

Düşlerimizi hiçbir engizisyon sistemi kontrol edemez. Düşleriniz sizin hapse atılmanıza neden olabilir ama yine aynı düşleriniz sayesinde sizi tutan kimse olmaksızın cezaevi dışında aldığınız hükmü yaşarsınız. Düş gücünüz sayesinde, arkanızda hiçbir iz bırakmadan cezaevinin aşılmaz duvarlarının ötesine geçebilirsiniz. Ve her zaman geriye dönebilirsiniz.

Şimdi soru şu ki neden geriye?

Bunun yanıtı, gerçekliğin inandırıcılığıyla (güvenirliğiyle) ilgilidir. Geriye dönmek ve gerçekliğin ne olduğunu görmek zorundasınızdır. Aslında, düş kurabilme aracılığıyla, hayatın bazı değiştirilemez güçlüklülerine tahammül edebilme olanağını yakalarsınız. Hayal kurar, sınırlar dışına çıkarsınız, yenilenir ve geri dönersiniz. Tıpkı, basık ve boğucu bir oda olup bir pencereyi açmak gibi. Bu pencereyi açarak, içeriye hava girmesini sağlarsınız ve ardından derin bir nefes alırsınız.

Bana göre, düşlerimiz yaşamlarımızın penceresidir. Ve sinemanın önemi, soluk almamızı sağlayan bu pencereye olan benzerliğinde yatmaktadır.

(Kameramana, Amerikan filmlerinden şiddet öğesinin asla çıkarılamayacağını söyleyin. Tarantino'nun yaptığı önemli bir şey, şiddetle en azından dalga geçmek için bir yol bulmak ve böylece, şiddetin yarattığı gerilimi azaltmak olmuştur.)

Önceleri, çocuklar için film çekmeye hiç ilgim yoktu. Çocuklar için film çekmeye, "Çocukların ve Genç Yetişkinlerin Entelektüel Gelişimi Kurumu"nda işe başladığım dönemde başladım. Meslek yaşantıma, televizyon reklamları çekerek başladım. Eğer hala reklam filmi çekiyor olsaydım, onlara neden ilgi duyduğumuzu soracaktınız. Çocuklar için film yaparken, yavaş yavaş onları keşfettim. 20 yılı aşkın bir süre boyunca, çocuklarla çalışınca, onların ne kadar tatlı ve uyumlu (uysal) olduklarını fark ettim. Dahası, onların bakış açısı yetişkinlerden daha doğru ve daha ilginçtir. Çocuklar, kitaplarda okuduğumuz bilgeler gibiler. Onlar gibi yaşıyorlar. Tıpkı onlar gibi, olumlu anlamda fırsatçılar. Onlarda en çok gıpta ettiğim şey budur. Artık, çocuklar için ya da onlar hakkında film çekmememe rağmen, sanırım, yıllar boyunca çocuklarla birlikte çalıştığım için onlardan etkilendim. Filmlerimde, bir tür çocuksu şakacılık vardır. Filmlerim, oldukça basit ve neredeyse çocuksu bir hayat felsefesini yansıtırlar.

Dünyaya ve hayata bir çocuğun gözünden bakabilmeyi deniyorum.


Abbas Kiarostami, 1998

Hiç yorum yok: