16 Temmuz 2012

Béla Tarr Röportajı


9 Şubat 2012 tarihinde www.indiewire.com sitesi tarafından Béla Tarr ile yapılan röportaj.
Bela Tarr ile Röportaj: ‘Torino Atı’nın niye son filmi olduğunu söylüyor.
Bela Tarr’ın “Torino Atı”nın gösterime girmesi ile Macar yönetmenin kariyerinin sonunun geldiğini söylemek yanlış olacaktır. Onun yerine, Tarr bir döneminin sonuna ulaştıp diğerine başlamıştır demek lazım. Onuncu filminin gösterime girmesiyle Tarr, açıkça film yapmak için artık yeter demiştir; şimdi, enerjisini başkalarına nasıl film yapıldığını öğretmek için harcamak istiyor.
1980’lerin başından itibaren Tarr’ın yapıtlarını bilenler, revizyonist suç filmi olan “Lanetlenme”den efsanevi, yedi küsür saatlik küçük bir kasabada geçen olaylarıyla “Şeytanın Tangosu”na kadar onun tarzının tüm işaretlerini taşıyan “Torino Atı” ile kendilerini evde hissedecekler: ağır hareket eden kamera, sade siyah-beyaz fotografisi ve direk anlatımın tüm biçimlerinden oluşan deneysel dokunuşları. Varoluşun sonunu gösterebilecek kasvetli, kırsalda yaşayan bir adamın, kızının ve onların sadık atlarının hikayesi olarak film, kendi bu kelimelerle ifade etmese de kesin bir şikilde Tarr’ın kariyerinin doruk noktası olarak görünür.
Macaristan’dan yapılan bir telefon görüşmesinde, Tarr—onun tipik ruhsuz anlatımı ile— kendine özgü kariyerinin değişiminin bir yansıması olarak ve hemen sonra ne yapacağının da ip uçlarını vererek “Torino Atı”nı niye son projesi olarak seçtiğini açıkladı.
Çalışmalarınız 30 yıla yayılırken siz sadece bir avuç film yaptınız ve önemli bir sevgili bıraktınız. Hala oyunun en tepesindeyken niye film yapmaya son veriyorsunuz?
Haklısınız. Film yapmak güzel bir burjuva işi. Fakat gerçekten yapmak istemiyorum. Ben gerçek bir yönetmen değilim. Her zaman insanlar için bu işteydim ve onların yaşamları hakkında bir şeyler söylemek istedim. 34 yıllık yönetmenlik boyunca, söylemek istediğim her şeyi söyledim. Tekrar edebilir, yüzlerce şey yapabilirim, fakat gerçekten sizi sıkmak istemiyorum. Filmlerimi kopyalamak istemiyorum. Hepsi bu.
İlk defa bitirme kararını ne zaman verdiğinizi hatırlıyor musunuz?
Sanırım 2008 yılıydı, Cahiers du Cinema dergisi ile röportaj yapıyordum, ve sadece bir film daha yapabileceğimi hissettim, “Torino Atı”, ve sonra dükkan kapandı.
O zaman “Torino Atı”nı çekerken onu son film olarak görüyordunuz?
Evet. Herkes biliyordu. Tüm ekip bunun son olduğunu biliyordu. Elbette, beni daha fazla yapmak için ikna etmeye çalıştılar, fakat yapamam. Bu benim kişisel kararım. Hali hazırda söylediklerimin üstüne başka bir şey söyleyemem.
İnsanlar sizin film yapma tarzınızdan bahsederken, genellikle “Lanetlenme” ile başlayan bir zaman dilimine gönderme yapıyorlar: Siyah beyazı kullanmanız, yavaş anlatım, uzun çekimler vs. Fakat iki çekimde tamamlanmış “Macbeth”in TV versiyonu, anlatımcılık olarak renkli olan “Sonbahar Almanağı” sizin daha geniş alanınızı gösteriyor, sahneye ilk çıkışınız olan sosyal-gerçekçi “Aile Yuvası” da aynı şekilde.
Kariyerimin en başında, bir çok sosyal kızgınlığım vardı. Toplumun nasıl boktanlaştığını anlatmak istedim. Bu başlangıçtı. Sonraları, problemlerin sadece toplumsal değil, daha derinlerde olduğunu anlamaya başladım. Onların sadece ontolojik olduğunu düşünmüştüm. Çok, çok karmaşık, ve daha fazla anladığımda, insanlara daha yaklaştığımda... sonrasında, problemlerin sadece ontolojik olmadığını anladım. Kozmiktiler. Rezalet dünyanın sonu gelmiş. Bu anlamam gereken bir şeydi ve bu yüzden tarz değişti. Bir kere battığımda, batmaya devam ettim. Tarz daha fazla aşağıya doğru gitti, sonunda, daha basit oldu , daha saf. Benim için ilginç olan buydu, bir şeyi adım adım keşfetmek.
Bu karakterlerin ayrıcalıklı odaklanılmasının ötesine gitmenizi açıklıyor. “Aile Yuvası” hemen hemen tamamen yakın çekimlerden oluşuyor, fakat sonraki filmleriniz etrafı saran çevreye büyük vurgu yapıyor.
Ama hepsini birlikte izlediğinizde, bunların hep aynı adamın işi olduğunu görebilirsiniz. “Aile Yuvası”ndaki uzun monologları görebilirsiniz, onlar hala oradalar.
Torino Atı”nın açılış sahnesi bir çok eleştiri tarafından uzunca tartışıldı. Kamera atı ve sürücüsünü bir çok açıdan tarıyor, güçlü bir ivme ile boyunca yarış halinde. Bu giriş sekansını nasıl ortaya çıkardınız?
Bir film yaparken herşeyi tanıtmaya mecbur olduğunuzu anlamanız gerekiyor: bu durumda, at, sürücü. Hepsi, anladınız mı?
Fakat aynı zamanda, bu doğruluğu şüpheli olan Nietzsche’nin dövülen bir ata sempati duyması üzerine kurulmuş. Tekrar eden çevrimler ve seyrek diyaloglarla doldurulmuş. Yorumlanmayı bekliyor, niye buna teşebbüs etmeyelim?
Çok karmaşık olmayın. Sadece kalbinizi dinleyin ve gözlerinize güvenin. Bu yeterli. Bir film yaparken, çekmeden önce her şeyin tümünü bilirim. Gerçekten. Tüm filmlerim için güçlü bir vizyonum vardır. Açıkça nasıl ve ne yapacağımı bilirim.
Lanetlenme”de, bir karakter, “tüm hikayeler parçalanmadır” der. “Torino Atı” bunun en üst realizasyonu gibi görünür.
Hikayeler umurumda değildir. Hiç bir zaman olmadı. Her hikaye aynıdır. Hiç yeni hikayemiz yok. Hep aynılarını tekrar ederiz. Bir film yaparken hikayeyi düşünmeniz gerektiğini düşünmem. Film hikaye değildir. Çoğunlukla imaj, ses ve bir çok duygudan oluşur. Hikayeler sadece bir şeylerin üzerini kapatır. “Lanetlenme” ile, örneğin, eğer bir Hollywood stüdyo uzmanı iseniz, bu hikayeyi 20 dakikada anlatabilirdiniz. Bu kadar basit. Niye bu kadar uzun çektim? Çünkü hikayeyi size göstermek istemedim. Bu adamın yaşamını göstermek istedim.
Aktörlere ne yapmalarını söyeleme konusunda iyi değilsiniz.
Bir sahneyi çekerken, gerçek durumlar yaratırım ve nasıl tepki vereceklerini bilirim. Nasıl tepki vereceklerini bilmek zorundasınız çünkü o durumun içinde olmak zorundalar. Gözlerinden – kızgınlık, keyif – gibi gerçek duygulanımlar elde edebilirsiniz.
Muhtemelen filmlerinizde uzun çekimler hakkında sorulan sorulardan bıkmışsınızdır ...
Evet, bu konu hakkında çıldırmak üzereyim. Bunu binlerce kez yanıtladım. Uzun çekim kısa çekim gibi aynı olabilir. Farkı kamerada kısaltıyorsunuzdur. Yakın çekimi ve geniş açıyı birlikte koyuyorsunuz. Aktörler ve kamera arasında özel bir heyecanınız var. Bu yüzden seviyorum.
Dijital kameralar daha uzun çekimlere izin veriyor. Hiç dijital çekmeyi düşündünüz mü?
Hayır, 35mm’yi tercih ederim. Benim için Selüloit kraldır.
Diğer yönetmenlerin projelerini dijital çekmek için iyi sebepleri olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet, elbette, fakat bu bir filmdir gibi davranmamaları gerekiyor. Yeni bir teknoloji olduğunu söyleyebilirler. Ve yeni teknolojinin yeni bir dili olmak zorunda. Yeni bir dil yaparken bu benim tercihim olur. Bunun bir film olduğunu söylemeyin. Video yeni bir dil bulmak zorunda çünkü yeni bir teknoloji.
Filmlerinizi büyük sinema ekranı yerine farklı platformlarda izleyen insanlar hakkında ne hissediyorsunuz?
Nefret ediyorum. Örneğin, “Şeytanın Tangosu”nu cep telefonunda izleyen biri olduğunu duydum. Bu benim canımı acıttı. O film büyük ekran için planlanıp çekilmiştir.
Filmleriniz sessiz, neredeyse meditatif deneyimler. Sette de aynı şekilde hissediliyor mu bu?
Hayır! Hiç biri meditasyonal değildir. Her şeyi ellerinizde tutmalısınız. Film yapmak korkunç bir iş ve her zaman hava ile, zaman ile, para durumları ile savaşıyorsunuz. Setteyken, hiç bir entellektüel çaba için zamanınız yoktur. Hep ilerlemek zorundasınız. Ne istediğinizi bildiğinizde, istediğinizi elde edene kadar durmazsınız.
Bu tip dersleri sınıfa getiriyor musunuz?
Konuştuğumuz gibi Hırvatistan’da bir film okulu inşa ediyorum. Ders verirken, öğrencilerim, genç insanlar kendi filmlerini çekiyorlar. İçlerindeki şeyi farketmeleri için yeterli cesareti olmayanlara veya kendilerini nasıl ifade edeceklerini bilmeyenlere bunu nasıl geliştirecekleri konusunda yardımcı olmaya çalışıyorum. Onları sadece zorluyorum, kendi dillerini bulmaları konusunda onları zorluyorum. Hiç bir zaman kendi film dilimi öğretmiyorum çünkü her yönetmen,n farklı bir dili vardır, farklı kültürü, farklı bir geçmişi, farklı bir hikayesi, farklı bütçesi. Bunları karşılaştıramazsınız. Fakat kendileri olmaları için onları zorlayabilir ve kişisel bir şeyler yaratmalarını sağlayabilirim. Şüpheleri varsa onlara yardım edeceğim.

Hiç yorum yok: