26 Aralık 2012

O Zaman Olmaz Da Olmayacağına Göre Olur


buradan gitmek istedim
ve
vedalaştık Oğuz Atay'la,
çıkarırsanız beni bu dışarıdan,
bu hayattan bir hayat çıkarabilecekler çıkabilir, diyerek...
sonra ayrıldık,
okuyucularımın da bilmesini istemediğim bir yerde...

Helin Kaymak

20 Aralık 2012

SİNEMA KİTAPLIĞI




1.       Zahit atam, Yakın plan Türkiye Sineması
2.       Sergei Eisenstein, Sinema dersleri
3.       Sergei Eisenstein, Kısa film Senaryosu
4.       William Indick, Senaryo Yazarları için Psikoloji
5.       Seçil Büker, Sinemada Anlam Yaratma
6.       Hakan Savaş, Sinema ve varoluşculuk
7.       Wendell Wellman, Senaryo
8.       Ertan Yılmaz, Filmde Yöntem ve Eleştiri
9.       Peter Harcourt, Altı Avruplaı Yönetmen
10.   Andrew M Butler, Film Çalışmaları
11.   Fırat Yücel, Reha Erdem Sineması:Aşk ve İsyan
12.   Nathan Parker, Kısa Filmler
13.   Reha Erdem, korkuyorum Anne
14.   Açelya Allmer, Sinemekan
15.   Film dilinin grameri 3
16.   Uğur Kutay, Sinema-politik
17.   Ünlü yönetmenlerden Sinema dersleri
18.   Mike Wayne, Politik Film
19.   Fatoş Adiloğlu,Sinemada Mimari Açılımlar
20.   Sinema ve videoda kısa film, 3. Cilt, yapım sonrası
21.   Paul Tonks, Film müziği
22.   Birsen Altıner, Metin Erksan Sineması
23.   Walker Percy, Sinema Müdavimi
24.   J.Dudley, Andrew, Sinema Kuramları
25.   Mehmet Serdar, 20 Film 20 Deneme
26.   Yönetmen Sineması, Zeki Demirkubuz, küre Yayınları
27.   Film, NTV Başvuru Yayınları
28.   Mehmet Öztürk, Sinematografik kentler
29.   James Roy Macbean, Sinema ve devrim
30.   Seçil Büker, Y. Gürhan Topçu, Sinema:tarih, kuram, eleştiri
31.   Bob Foss, Anlatım teknikleri ve dramaturji
32.   Sinema söyleşileri 2009, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları
33.   Nilgün AbiselUmut Tümay ArslanPembe BehçetoğullarıAli KaradoğanSemire Ruken ÖztürkNejat UlusayÇok tuhaf çok tanıdık:Vesikalı Yarim Üzerine
34.   Meral Özçınar Eşli, Arada kalmak
35.   Uğur kutay, Gerçeği öldüren kamera
36.   Mike Wayne, Sinemayı anlamak:marksist perspektiften
37.   John Marland, Robert Edgar-hunt, Steven Rawle, Film Dili
38.   Zafer Özden, Film eleştirisi
39.   Slovaj Zizek, Lacan Hakkında Bilmeyi Hep İstediğiniz Ama Hitchcock'a Sormaya Korktuğunuz Her Şe
y

15 Aralık 2012

Türkiye Sinemasının En İyi 20 Sinema Filmi



Susuz Yaz ( Metin Erksan )


Sevmek Zamanı ( Metin Erksan )


Kuyu ( Metin Erksan )


Yol ( Şerif Gören )

Şok ve Beyin: Yılmaz Güney Sineması Üzerine


Yazan: Ulus Baker



Sinemanın temsil sanatlarından biri olmadığı, insanı doğrudan doğada, çevresinde, ortamlarında, düşüncelerinin akışı içinde hareket halinde bir varlık olarak resmedebildiği, doğayı bizzat
seyircinin beynine iletecek bir cihaza --imaj-kadraj-montaj-- sahip olduğu, bu sayede yalnızca "düşünülebilir" olmakla kalmayan, "düşünmeye zorlayan" bir içeriğe doğrudan ifade kazandırabileceği fikri, sinemanın ilk dönemlerinde bu işi ciddiye alan sinema adamlarını, Gance'ı, Eisenstein'ı, Vertov'u sürekli olarak ziyaret etmiş olan bir düşünceydi. Öyle ki, sinemadan hem bir "kitle sanatı" olacağı, hem de düşünebilir belirlenmemişlik olarak kafalara, beyine bir Heidegger'in deyişiyle bir "noo-şok", bir akıl şoku verebileceği, bunu sosyal ve politik işlevselliğe kavuşturabileceği umuluyordu. İşten sinemanın erken döneminin amacı: düşünceyi şoklamak, beyine, kortekse imajların hareketini, titreşimlerini doğrudan vermek.

Böyle bir kavrayış, klasik politik sinemayı da koşullandırıyordu: kitlesel bilinçlendirme sineması. Eisenstein Doğayı nesne, kitleleri ise özne haline getirecek ve insan-doğa diyalektiğini temellendirecek bir sinema arayışını sürdürürken, "devrim sinemasının" öteki kutbunda, diyalektiği bizzat doğanın, ya da insanın ikinci doğası ve çevresi olarak makinaların imajlarında ve ritimlerinde yakalamaya çalışan Vertov yer alıyordu. Sinema kuramı, pek erken bir zamanda belki de psikolojiden daha güçlü bir "beyin araştırması" dalı haline geliyordu.



Sinemanın bir doğrudan iletim ortamı olduğu, dolayısıyla sanat eşittir iletişim, bir fikirler ya da mesajlar iletişimi olarak sanat gibisinden mefhumları parçalayabilecek bir aygıt olduğu böylece pek erken ortaya çıkar --sinema anlatmak zorunda değildir; göstermek zorundadır --daha derinden yakalarsak, görülemezi, gözün göremediğini, algılanamazı görülebilir, algılanabilir kılmalıdır. Bugün politik sinemayı salt ideolojik mesajlarına bakarak yargılamaya çalışmamız, tıpkı son günlerde Yılmaz Güney sineması etrafında kopartılan güdük içerikli tartışmalarda olduğu gibi, olsa olsa sinemaya başlangıç döneminde duyulan bu samimi güvenin yitirildiği bir sinema kültürünün artık hakim duruma geldiğinin delilidir. Evet, devrim sinemacılarının sinemaya yaptıkları yaratıcı ve kuramsal yatırım, tüm saflığıyla ve çocuksu gücüyle birlikte çoktan geride bırakılmıştı: sinema belki kitlelerin bir sanatı oldu ama kitlelere rüyalarını geri veren bir "eğlence endüstrisi" olarak. Sinemanın bugün dünyada ve elbette Türkiye'de de sunduğu o muazzam entelektüel hiçlik, o muazzam sıradanlıklar silsilesi onun artık kolay kolay "politik düşünce" ortamlarını ziyaret edemeyeceğinin bir kanıtıdır.


9 Aralık 2012

Köpek Dişi (Kynodontas), 2009, Giorgos Lanthimos



Helin KAYMAK

Köpek Dişi ve Aile Sorununun Ontolojisi

            Nesnelerin ad ve anlamlarını kendinize göre değiştirip, düzenleyebilseydiniz mutluluk vadeden bir oyununun öznesi mi olurdunuz yoksa çarpıcı ve acınası bir köle mi? Eğer ki bu oyunu, mevcut sistemlerin gönüllü hizmetçileri ile oynuyorsanız ve oynadığınız oyununun farkında değilseniz mutluluğa hiç de şansınız olmadığını söylemek zorundayım!

            Giorgos Lanthimos'un yönettiği Köpek Dişi Filmi için forumlarda genellikle " İşlevsiz ailelerin gelebileceği son nokta bu..."  şeklide yorumlar yapılmış ancak film tam aksine sistemin "aile örgütünün" temel işlevini sarsıcı bir şekilde ayyuka çıkarmış. Film, üç genç kardeşin ebeveynlerinin toplumsal izolasyon ve itaatin öğretileri adına söz gelimi ailelerin çocuklarını her koşulda, her türlü saldırıya ve tehlikeye karşı koruyacağı safsatası karşısında nasıl köleleştirildiklerinden söz ediyor. Evin dışındaki her türlü dışarı hayatının "çocuklara" zarar vereceği fikrinden hareketle üç genç kardeş doğdukları andan itibaren hiç bir sebeple evlerinin arazisi dışındaki her hangi bir  insan, aktivite, oyun, sokak ve hatta asfaltla bile tanıştırılmıyorlar ve çeşitli yöntemlerle bu tür tehlikelerden "korunmayı" öğreniyorlar. Ancak film devam ederken kardeşler arasında çeşitli saldırganlık belirtileri ve cinsel istekler görülmeye başlıyor ve netice itibariyle hepimizin basitçe ifade ettiği şekilde "insan toplumsal bir varlıktır" mesajını verirken, aile içerisine sırf erkek kardeşin cinsel ihtiyaçlarını karşılaması için getirilen Christina'nın verdiği Rocky filmi ile sinema terapinin önemini de vurgulayarak tek yönlü biçimsellik karşısında büyük ablanın kendisine zarar vermek pahasına isyan etmiş olması umut vadedici.




            Kendi varlığının doğru olmadığından emin olan veya şüphesi olan her türlü sistem, yönetim biçimi sürekliliklerini koruyabilmek için insanlara zarar verip vermeyeceğini düşünmeksizin böylesi tedbirler alırlar. Öyle ki; kapitalist sitemler en temelde korku, denetim ve itaat kültürlerinin yaygınlaştırılması koşuluyla ayakta durabilirler. Okullarda aldığımız "öğretim" ile ailelerimizden aldığımız "eğitimin" paralelliği sonucunda sistemleri koruyan kurumlar, kurumları koruyan insanlar olduğumuzu farkettiğimizi ifade ederken bile hiyerarşik işleyişi sitemden- devletten gönüllü devralmış Anne-Babalarımızın bizim için kurguladığı dünyalar bizim de sahiplendiğimiz o küçük "dünyalarımız" oluyor bir süre sonra, farkında mısınız?

            Sosyolojik Filmler kapsamında Aile Sosyolojisi literatürüyle değerlendirilebilecek düzeyde bir film olmakla beraber aile olgusunun, kurumunun sistematik ajanlığı ile ilgili çokça çıkarım yapmanızı sağlayacak bir film.