30 Aralık 2013

2013 Türkiye Sinemasında Akılda Kalanlar



Ad
Yönetmen
Başrol oyuncuları
Yapımevi
Tür
Komedi
-
Belgesel
BKM Film, BKM Film, Böcek Yapim
Atlantik Film
Mars Entertainment Group
İmaj
Dram
Jale Arikan
Özay Fecht
Ergun Kuyucu
Sencar Sağdıç
Suat Oktay Şenocak
Rüçhan Calışkur
Remzi Pamukcu
Dilay Demrok
Cemal Baykal
Mesude Turkmen
Efc Films
Sinefekt
Dram
Aden Film
Wega Film
Dram
Nazmi Kırık
Susi Stach
Branko Samarovski
David Wurawa
Magdalena Kronschläger
Lale Yavas
Carola Pojer
Abdulkadir Tuncer
Yüsa Durak
Milica Paucic
Dor Film
Dram
Dram
-
Belgesel
Aile
Rüçhan Calışkur
Mediha Didem Türemen
Yusuf Nejat Buluz
Zeynep Gülmez
Suat Usta
Istelyano Okumus
Panayi Karanikola
Evci Film
Dram
Büfe Film
Dram
Augustus Film
Bulut Film
Kaliber Film
Dram

SİZİN EKLEYECEKLERİNİZ VARSA YORUMLAR BÖLÜMÜNDEN EKLEYEBİLİRSİNİZ


Kaynak: Wikipedia

23 Aralık 2013

YOZGAT BLUES - Ali Reza DÜRÜ

Yozgat Blues, Mahmut Fazıl Coşkun, 2013

Ali Reza DÜRÜ


Başka Sinema salonları vasıtasıyla izlenebilen ender filmlerden biri de Yozgat Blues. Sinema salonlarında kimsesiz kalmış filmlere kucak açmasıyla birlikte salonların neredeyse hep dolu olduğu ve aslında bu tür filmlerin izleyicisinin bulunmadığı iddiasını da çürüten bir organizasyon haline geldi bu proje. Gerçek anlamda izleyiciler gidip bu filmlere ilgi gösteriyor ve  bu da salon sahiplerini ve film yaratıcı ekiplerini oldukça memnun ediyor. 

Ercan Kesal'ın Sen Aydınlatırsın Geceyi, Küf şimdi Yozgat Blues'daki oyunculuk performansı da giderek yeni bir jön yaratıyor. Kesal'ın ayrıca Tayfun Pirselimoğlu'nun yeni filmi Ben O Değilim'de de iki ayrı karakteri canlandırdığını biliyoruz. Giderek genişleyen bir izleyici kitlesine sahip olan Kesal'ın karakteristik yüz ifadesi, tavırları, ağır tonlu yaklaşımları, gözündeki kızarıklık, yüzünde derinlik oluşturan o ifadesi ile tercih edilmeye devam edecek gibi. Kendisini sinemada izlemek oldukça iyi bir deneyim. Bunun yanında bir süre sonra tekrara düşme tehlikesinin sinyallerini de şimdiden veriyor gibi görünüyor.

Yönetmen M.F. Coşkun ise ilk çektiği Uzak İhtimal filmiyle oldukça önemli bir sürece girmişti. İzleyenler bilir Nadir Sarıbacak'ın oynadığı imam karakteri ile Hristiyan bir kadının birbirleriyle ilgili duygusal yakınlıklarına rağmen birbirleri için bu toplumsal normlar içinde neden birer uzak ihtimal olduklarını anlatıyordu. Yozgat Blues'da ise iki yönlü bir uzak ihtimal söz konusu. Birincisi Yozgat ilinde Blues müziğin uzak ihtimalliği, ikinci olarak ise Neşe ve Yavuz'un birbirlerine olan uzaklık ihtimali, hatta ihtimal dahi görünmeyen yakınlıkları. İlki üzerinden gidilecek olursa yetmişli yılların müziğini yapmaya çalışan Yavuz'un bu müziği icra edeceği alanların daralmasıyla başlıyor her şey. Koca İstanbul şehrini bırakıp Yozgat'tan gelen teklifi değerlendiriyor ve öğrencisi Neşe'yi de alıp Yozgat'a yerleşiyor. Yerelde daha ziyade İç Anadolu müziklerinin sevildiğini ve Blues'un Anadolu'da pek de tanınmadığını ve dolasıyla pek de tutulmayacağını anlaması uzun sürmüyor. Aynı düşünceden ötürü mekan sahibi de artık para veremeyeceğini ifade eder.Filmin buraya kadarki bölümü uzak ihtimalin bir bölümünü ve geriye kalan kısmı ise ikinci bölümü ifade eder. Bu noktadan sonra Yavuz'un davranışlarındaki başka bir niyet ortaya çıkar. Aslında sanki mekandan para kazanmak bir perdedir ve patronla yapılan görüşme bu perdeyi kaldırır. Artık bu noktadan sonraki davranışlar Yavuz'un Neşe'ye olan ama asla ifade etmeyeceği gizli ilgisinin ortaya çıkmaya başladığı görülmeye başlar. Çalıştıkları mekandan hiç para alamamalarına rağmen Neşe bu gerçeği hiç öğrenmez. Yavuz elindeki bütün birikmişlerini harcar, düğünlerde müzik yapar, arabasını satar ve Neşe'nin günlük ücretini almaya devam etmesini sağlar. Yani beyaz bir yalanın içinde yaşayıp gider Neşe. Öte yandan Neşe'nin böyle bir gerçekten haberinin olmamasından da kaynaklı olarak rahat tavırlarıyla Neşe kendisine yeni bir çevre kurar ve Yozgat'ta evlenip oraya yerleşme kararı alır. Yavuz da İstanbul'a geri dönmeye karar verir. Ama döndüğünden emin olamıyoruz. Orası muğlak. 

Filmin argümanları üzerinde konuşulacak detaylar sunuyor elbette. Yavuz'un yaşlı biri olarak genç duygular hissetmesi ve bunun yeniden bir yara açması çok sarsıcı. Film boyunca taktığı peruğu Neşe'nin evlenme haberinden hemen sonra çıkarması ve kafasının kelliği, saçlarının beyazlığının ortaya çıkması da kendi yaşlılık düşüncelerine yeniden gömüldüğünün göstergesi. 

Nadir Sarıbacak'ın canlandırdığı şair karakter de filmde akılda çok kalıcı. 

Birkaç cümleyle, film sade bir hikaye anlatıyor. Son dönem Türkiye Sinemasını düşündüğümüzde çok özel bir yere koyamasak da sade bir dram hikayesi. 

21 Aralık 2013

MAVİ EN SICAK RENK MİDİR?



2012 Cannes film festivalinde en iyi film ve en iyi kadın oyuncu rolleriyle her iki başrol oyuncusunun da ödül almasıyla adını duyuran film Filmekimi 2013 kapsamında gösterime girmiş fakat biletler erkenden tükendiği için filme gitmek mümkün olmamıştı. Başka Sinema projesi kapsamında tekrar gösterime girmesi büyük bir fırsat sağladı.

Filmi çok detaylandırarak yazmayacağım çünkü hakkında fazlasıyla yazıldı. Neredeyse söylenmemiş söz kalmadı. Bu yüzden benim gibi filmi biraz geç izleyenlere de fazla söz kalmadı. Başka Sinema kapsamındaki illerde yaşayan sinemaseverlerin bu filmi izlemesini tavsiye ederim. Genç bir kızın cinsel kimliğini farkediş sürecine odaklanmasının yanında Adele'in oyunculuk performansı adına bile izlenmeyi hak ediyor. 

28 Kasım 2013

JİN: KALINAMAYAN DAĞLAR VARILAMAYAN KENTLER - Ali Reza DÜRÜ

Jin, Reha Erdem,2013



       Reha Erdem Sinemasına Kısa Bir Bakış
      Reha Erdem'in 'Beş Vakit' filmiyle başlayan varoluşçuluk, büyüme, ergenlik, ayrıksı olana meyil ve farklı olanı anlama yönelimi giderek olgunlaşıyor. Daha ziyade kadın karakterler üzerinden hikaye anlatıcılığını tercih eden Erdem, kadınların olaylara nasıl tepkiler verdiğini daha çok merak ettiğini ve onların gözünden bakabilmeyi daha çok sevdiğini ifade ediyor. Beş Vakit filminde ergenlik öncesi süreçleri görülen karakterin, Hayat Var filminde ergenliğin içindeki davranışlarını ve Jin filminde ise ergenliğin son yıllarını ve büyümenin hikayesini izleyici karşısına çıkıyor. 

     Jin, müzik seçimleri, ses efektleri, görüntü yönetimi, mekan seçimi ve oyuncu yönetimiyle birlikte ele alındığında gerçek bir 'masal'. Mekan olarak dağlar, ovalar, kayalar, mağaralar, yüksek dağ köyleri, dereler, dik yamaçlar, ormanlar, ağaç tepeleri, oyuklar, obruklar, ayı inleri gibi tamamen doğal mekanlar kullanılmış. Yönetmenin gözü gibi değerli görüntü yönetmeni Florent Herry ise Jin'le beraber tecrübe ve bilgilerinin doruğuna ulaşmış ve çok zor mekanlarda zor ve güzel görüntüler alabilmeyi başarmış. Çok uzun araştırma ve denemeler sonucunda karar verilen çekim mekanları hikayenin orijinal atmosferini yansıtmasa da yine de estetik olarak büyüleyici olduğu söylenebilir. Film, iki sahne dışında tamamen dış mekanda çekilmiş. İki defa çekilen iç mekanlardan birincisi üniformasını çıkarıp sivilleştiği ve Leyla'ya dönüştüğü sahne, ikincisi ise tacize uğradığı ve şehre ulaşmaya dönük hayallerinin tırpanlandığı sahnedir. İki sahne incelendiğinde iç mekan yani ev olarak kullanılan mekanların Jin'de dönüşümler yaratan sahneler olduğu görülür. Ama bu dönüşümler genel anlamda olumsuz dönüşümlerdir. Benliği sarsan ve başkalaşım geçirmesine neden olan bu sahneler mekansal olarak ev-iç mekan algısına bağlanmış.  

     Yönetmenin A Ay'la başlayan sinema serüveninin tamamında hikayenin odak noktasında insan bulunur. 12 yaşındaki Yekta, esnaf Selim, amnezi geçiren Ali, Yıldız, Ömer, Yakup, Hayat, Kosmos, Neptün ve son olarak Jin.  Herkes doğal dengenin bir parçası olarak ve insan- doğa dengesini en iyi şekilde koruyarak ipeğe, böceğe  dokunan hassas karakterlerdir. Çıplak varlığıyla insan odaklı bir bakış açısı var yönetmenin. 

     Jin, Doğa ve Mücadele
     Giriş bölümünde de biraz bahsedildiği gibi Jin de Erdem'in diğer karakterleri gibi kent hayatıyla değil doğal yaşamla daha iyi ilişkiler kurmuş karakterlerin hikayesini anlatır. Ama Jin'de kurulan bu ilişkinin biçimiyle ilgili önemli bir farklılık bulunur, önceki filmlerinde doğa bir arınma bölgesi iken Jin için bir mücadele ve sığınma alanıdır. Bu açıdan doğayla kurulan ilişkinin biçiminde büyük bir farklılık vardır. Yönetmenin giderek filmlerinde daha çok dış mekan kullandığı da dikkat çekiyor. Jin'de bu oran filmin yüzde 95'ine ulaşıyor neredeyse. Jin, genç yaşta mücadele etmek için sığındığı dağlarda varoluşunu tamamlamaya, anlamlandırmaya ve sorularına yanıt bulmaya çalışır. Kendisi gibi diğer mücadele arkadaşlarıyla birlikte dağlarda yaşar ama bir gün oradan ayrılır ve kendisine sığınacak bir köy/kent aramaya başlar. Sığındığı yer yaşam alanlarından öyle uzaktır ki helikopter ve savaş uçaklarının sesi dışında günlerce hiçbir ses duymadan gece gündüz yürümeye koyulur. Bombalar, mermiler altında yürümeye devam eder. Atılan her mermiyle doğanın bir parçası daha yok olup gider. Bir geyik ölür mesela ya da ağaçlar devrilir, kayalar yıkılır mesela ya da binlerce karınca yuvalarında imha edilir, ayılar ürperir mesela ya da eşekler dağ başında vurulup çürümeye yüz tutar. Atılan mermi, bomba ve yok edici bütün mühimmatlar hedef gözetilen kişi dışında doğanın dengesini ve bütünlüğünü de tahrip eder.

     Bombalar ve mermilerden kaçmak için her sığındığı mağara veya kaya dibinde Jin'e bir vahşi hayvan eşlik eder. Bir ayı gelir önce mesela, sonra yılan, yaban kedisi, geyik gelir mesela, kartal gelir, kaplumbağa ya da eşek gelip ona eşlik eder ve hatta onu korur. Doğayla kurduğu iletişim onun aslında doğanın bir parçası olduğuna dair hatırlatıcı bir atıftır. Kentte yaşayıp doğaya yabancılaşan insana da bir atıftır aynı zamanda. Jin doğanın içinde yaşayarak canlılarla nasıl bir iletişim kurması gerektiğini öğrenmiş ve bu şekilde canlı kalmayı ve hatta bir ayı ile beraber uçak bombardımanı esnasında aynı mağaraya sığınıp birlikte bu tehlikeyi atlatarak önemli de bir yaşantı deneyimlemişlerdir. Mekansızlık duygusu filmin mekanı olan doğayı oldukça ön plana çıkarmış ve alternatif bir yaşam önerisi bile olabilecek bir neticeye götürmüştür: Doğadan uzaklaşmayın. 




         Varoluş Sancıları
     Dağdan inmesiyle beraber Jin'in bütün kalkanları kaybolur. Örgüt, aile, devlet. Bunlar hepsi silinir. Sırtındaki silahı da bıraktığı anda bütünüyle kalkansız ve artık tehlikelere daha açık hale gelir. Üniformalıyken "Bacım" diye seslenen çoban, sivil kıyafetlerle gördüğü Jin'e rahatsızlık verecek yakınlık göstermeye çalışır. Üniformalı ve silahlıyken kendine duyduğu güven ile sivil kıyafetli güveni arasında da fark var. Sivilleştiği anda baş kaldırdığı sisteme karşı daha kolay yakalanabileceği ve ondan daha fazla zarar göreceği algısına kapılır. Köyden insanlarla karşılaştığı anda ismi, memleketi, kadınlığı, ten rengi, şivesi ve kimliksizliği sorun oluşturmaya başlar. Eve girerek kıyafetlerini aldığı 'Leyla'nın karakterine bürünür. Kendi adı olan Jin, açık olarak bir etnik grup ve bölge belirttiği için gizlenme şansı bırakmaz. Ama Leyla ismi nötr bir isim olarak onun hayatını daha kolaylaştırıyor. Jin ile Leyla arasında gelgitler yaşayarak varoluşunun dar koridorlarında yürür. Köye inmesiyle birlikte para tekrar lazım olur, uzun zaman sonra parayı kullanmak zorunda kalır. Kimlik konusu da benzer şekilde  asker çevirmelerinde zorunu olarak bulundurulması gereken bir materyaldir ama Jin para gibi kimliğe de sahip değildir. Bu çıktığı yol Jin için bir büyüme, olgunlaşma bir kendi iradesini gerçekleştirme yolculuğudur. Ama aynı zamanda kırsal yaşantısıyla çelişkiler dolu yeni bir yaşam alanıdır. Kıyafet aldığı evden aynı zamanda bir coğrafya kitabı ve para alması, Leyla ismini kazanması ve dantelli tayt konusundaki tereddütleriyle birlikte o dağ evi Jin'in varoluşunda önemli bir yer kaplar. 

     Varoluşunu tamamlamak üzere gitmek istediği o kent dağlara  o kadar uzaktır ki oraya bir türlü varamaz. Buna para, erkekler, karakol gibi unsurlar engel olur. Dağdan inip de korunaklı şemsiyesinden mahrum kalınca her türlü tehlikenin ortasında bulur kendini. Çocuklaşır adeta, kadın gibi algılansa da o kendi cinsiyetinin farkında değildir, cinsiyetsiz ve kimliksizdir. Ama bu hatırlatıcılar sıkça onun karşısına çıkar. Bu noktadan sonra varmak istediği yerin olmak istediği yer olmadığını kavrar ve tekrar doğaya doğru yola koyulur. Üniformasını giyer ve silahını kuşanır yeniden. Ama üniformanın üzerine giydiği mavi yeleği, dantelli taytı ve spor ayakkabısıyla çıktığı o uzun yolculuğun sonunda artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağının işaretleridir. Doğaya geri döndüğünde içindeki kızgınlığın getirdiği bir edayla hırçın ve zalim olmaya çalışır, kurtarmak için mağaraya götürdüğü yaralı askere su vermez mesela, bütün isyanını ona yansıtır. Ama uzun sürmez bu katı tutumu çünkü içindeki dünya sevgiden yanadır. Askeri tedavi ettikten sonra serbest bırakır. Asker kente doğru yola koyulduğunda arkasından uzun uzun bakar, çünkü kendisinin varmak için çıktığı yolculuğa şimdi o asker çıkıyordur, ama asker kolaylıkla kente varabilecekken Jin oraya bir türlü varamamıştır. Aynı dağın zirvesinde geçirdikleri bir geceye rağmen yaşamları arasındaki uçuruma bakmaktadır aslında. Hayat, sistem bir tarafa şehre kolayca gidebilme imkanı sunarken diğer tarafı oraya bir türlü vardıramamıştır. 

     Jin bocalayan güçlü bir karakterdir. Her insanın belli süreçlerde içine düştüğü bocalama evresine girmiştir. Dağla kent arasında, kadın olmakla çocuk olmak arasında, devletten yana olmak ve devlet karşıtı olmak arasında, insanla hayvan arasında, barışla savaş arasında bocalamaktadır. 
     


http://www.kuledibi.org/'da yayınlanmıştır.

10 Kasım 2013

RÜZGARLAR: SESLERİ GÖRMEK - Ali Reza Dürü

Rüzgarlar, Selim Evci, 2012




11'e 10 Kala ve Babamın Sesi filmlerinden gördüğümüz sesleri kaydetmek teması Rüzgarlar'da bir defa daha karşımıza çıkıyor. Biçimsel olarak güzel parantezler açan bu tekniği anlaşılan sinemada daha da göreceğiz.

Gökçeada'ya ses toplamak için giden Murat adanın dinginliği, sessizliği, telaşsızlığı, zamanın başka bir formunu görür ve kendini adaya ait hissetmeye başlar. Sesleri kaydetmeye başladıkça adanın tarihine de tanıklık etmeye başlar. Geçmişten gelen ses kayıtlarının tarihi ortaya çıkarması izleyici için yeni bir durum değil tabi ama dedim ya biçimsel açıdan zengin bir teknik. Madam Styliani ile tanışıklığı da ses kayıtları esnasında olur ve Madam Styliani Murat'a bütün bir ada tarihini anlatmaya başlar. Kayıtlarda muhafaza edilecek olan bu kayıtlar çok sonradan da filmin süreçlerini belirleyecektir. Madam Styliani öldükten sonra adaya gelen torunu Eleni de aslında yıllardır uğramadığı adanın bambaşka bir yönünü görmüş olur. Murat'ın ses kayıtları sayesinde ise hem kendi geçmişine hem de adanın geçmişine doğru uzun bir yolculuğa çıkar. 

Film gerçek bir hikayeden alındığı için yer yer belgesele yakınlaşmış. Ses kayıtları da bu belgelemenin aracı haline dönüşmüş. Yönetmen film sonrası yaptığı söyleşide bunun adadaki hemen herkesin başından geçmiş bir hikaye olduğunu vurguladı. Karakterlerin iç dünyalarına eğilen yönetmen, filmde içi daralmış bir kuşağın geçmişle bağlantılı olarak bugünkü psikolojisine yer veriyor. 

Murat sesçidir, İstanbul'da Galata Kulesi'nin dibinde bir evde oturmaktadır ama şehrin telaşı, hızı, sesleri, karmaşasını bir sesçi olarak en iyi o bildiği için dingin bir mekan arayışı içindedir ve tam da bu ihtiyacını cevap olacak olan yer Gökçeada'dır. Aslında son dönem Türkiye sinemasında taşradaki zaman kavramı çokça vurgulanmaya başlandı. Bu durum kentlerin karmaşasına bir tepki olarak da ortaya çıkıyor. Örneğin filmde Murat eşiyle olan problemleri, şehirdeki huzursuzluğu ve endişelerden yorulduğu için taşraya gidiyor hatta belki de sığınıyor. Sığındığı bu taşrada seslere, tarihe gömülür ve kendi içinde  bir yenilenme sürecine girer. 

Filmin alt yapısındaki hikaye önemli ve güzel tabi. Ama filmin altyapısındaki bu hikaye filme yeterince yansıyamamış. Sadece bir çıkış noktası gibi kalmış. Filmin çok ağır ilerleyen temposuyla da birleşince film izlenmesi zor bir eser haline geliyor.





7 Kasım 2013

MOEBİUS-LİBİDONUN SESSİZ MANİFESTOSU - Ali Reza DÜRÜ




MOEBİUS- KİM Kİ-DUK, 2013

Ali Reza DÜRÜ



                Kim Ki-Duk Kore sinemasının en çılgın yönetmeni olarak başladığı sinema serüvenine dünya çapında çılgınlıkları ve cesurluğuyla devam ediyor. Gösterime gireceği zaman yoğun cinsel ve şiddet unsurları sebebiyle tepki alan ve kısmi gösterim hakkı bulan film, Filmekimi 2013 sayesinde Türkiye’de izleyicilerle buluştu. Biletleri ilk günden tükenmesine rağmen belki boş bir koltuk bulunur umuduyla caddelere taşan sinemaseverlerin oluşturduğu kalabalık da görülmeye değerdi üstelik.

                Yönetmenin filmografisinde cinsellik, şiddet ve duygusuzluk, mekansızlık, acı, ikame etme temalarını bolca izliyoruz. ‘Acı’ filminde aile kavramına vurgu yapmış ve aileyi reddeden tavrı simgeleştirmişti. Yönetmenin bir diğer öne çıkan teması ise “kısasa kısas” vurgusu, her şey doğadaki benzeriyle yer değiştirirse dengeler oturur ve belki de o zaman empati kurmak mümkün olur. Fedakar Kız, Zaman, Acı gibi filmlerinde bu kısasa kısas vurgusunun yoğunlaştığı görülür. Aynı zamanda güç kavramı, mazoşist yönelimler, cinsel organlara yönelik obsesyonlar da yönetmenin bilinçaltı havuzunu dolduran diğer temalar olarak sayılabilir. Dünya çapında biraz yasaklı ve zor temalar olduğu için anlaşılmama tehlikesi de taşıyor ama yine de meyve ağacı gibi çalışıp yılda bir film çıkarmayı başararak kendini ispatlıyor.

                Dünya çapında tartışma yaratan son filmi de yine aynı seviyede ama daha spesifik bir kanalda ilerleyen bir film olarak karşımıza çıkıyor. Tüm filmlerinde yer verdiği cinselliği Moebius’te filmin merkezine oturtarak bir ailenin cinsel enerji sebebiyle yok oluşunu anlatıyor. Bu aile tabi toplumun cinsel arzularını yansıtıyor, saplantı düzeyinde yaşanan bütün cinsel temaları.  Filmin hikâyesine bir bakıp arkasından değerlendirmek daha iyi olabilir. Eşini aldatan baba, eşi ve çocuğu tarafından fark edilir. Aldatıldığı için eşinin penisini kesmek isteyen kadın, eşiyle mücadelede güçsüz kalınca içindeki öfkeyi bir diğer penis sahibi olan oğluna yöneltir. Hıncını aldıktan sonra evi terk eder. Penissiz kalan çocuğun hayatı bir anda değişir, sessiz, masum bir ergenlik geçiren çocuk bir anda cinsel organını kaybetmenin yarattığı kaygıyla hırçınlaşmaya, sertleşmeye, öfke kusmaya başlar. Artık sertleşmeyen penisinin yerine kendisi sertleşerek bu enerjiyi alternatif yollarla dışarı atmaya çalışır. Cinsel doyum yaşayamayan çocuk babanın da önerleriyle mazoşist yeni alternatifler keşfeder. Oğlunun durumundan kendini sorumlu tutan baba çözüm yolları arar ve ameliyatla kendi organını oğluna nakleder. Babasından aldığı cinsel organ kadınların yanında sertleşmeyince yeni bir çöküntü yaşanır. Bu çöküntü hem çocuk hem de baba tarafından yaşanır. Bu süreçte geri dönen anne eşinin organının oğluna nakledildiğini öğrenince oğluna ilgi duymaya başlar. Aslında bu ilgi bir beden den ziyade cinsel organa yönelik obsesif düzeyde bir eğilimdir. Bedenlerin, kimliklerin bir önemi yoktur, sadece peni önemlidir ve eğer enerji birikmişse boşaltılmalıdır. Annenin yakınlaşma çabalarından rahatsızlık duyan baba ve çocuk öfke patlamaları yaşamaya başlar. Fakat annesinin yanında organının sertleştiğini fark eden çocuk büyük bir ikileme düşerek annesini arzulamaya başlar. Bu durumu kabullenemediği için bastırmaya çalışır ama rüyalarında bu arzu yeniden ortaya çıkar. Baba ise sebep olduğu bu felaketi daha fazla kaldıramayıp eşini ve kendini öldürür. Bunu gören çocuk ise her şeyin sorumlusu olarak gördüğü ve bedeninde taşıdığı babasına ait penise silah sıkarak intihar eder.

                Açıkça görüldüğü gibi film tam bir hadımlık karmaşası ve Odipus Kompleksi örneğidir. Libidal enerjinin yönelimi üzerine tam bir anti-güzellemedir. Bu kavramlar üzerinden ilerleyerek filmi psikanalitik ve psikososyal açıdan inceleme şansımız olabilir. Cinsel enerjiyi anlamak için Sigmund Freud’un teorileri filme ışık tutabilir. Anne ve babanın yaşadığı durum tam bir hadımlık karmaşası durumudur. Kadınlarda penis kıskançlığı olarak ortaya çıkan bu durumu filmde çok belirgin referanslarla görebiliyoruz. Aldatıldığı için penise düşmanca yaklaşan kadın kendini aldatan kocasıyla baş edemeyince, suçsuz olan ama penis sahibi olan oğluna yönelir. Bu noktada kadın artık kişiye değil organa düşmanlaşmıştır. İçindeki karmaşayla baş edebilmenin tek yolu kaygı nesnesini ortadan kaldırmaktır. Freud,  kadınlarda penis düşmanlığının altında yatan bir sebebin ona sahip olamama olduğunu söyler. Filmde buna benzer bir tema da mevcut. Oğlunun penisini kesen anne, onu yutarak içine alma yöntemini dener ve böylece ona sahip olma ve onu bedeninde taşıma istencini nispeten karşılayabileceğini düşünür. Ama bedeni bunu kabul etmez ve tekrar dışarı çıkarır. Yine psikanaltik açıklamaya göre erkeklerde hadımlık karmaşası, sahip olduğu penisi kaybetme korkusu olarak ortaya çıkar. Baba, ilk günden itibaren içinde taşıdığı suçluluk duygusuyla baş etmek için penis nakli konusunu araştırır. Ama öte yandan bu nakli çok da istemez, suçluluk duygusu ve hadımlık karmaşası birleşir ve baba sağlığını kaybetmeye başlar. Oğluna alternatif orgazm yöntemleri öğreterek kendi içinde hadımlık sürecini hafifletmeye veya ertelemeye çalışır. Ona göre, eğer oğluna sundurğu alternatif yöntemler işe yararsa belki de cinsel organ nakline gerek kalmayabilir. Alternatifler çalışmayınca kendi organını bir çöküntü hissiyle oğluna verir ama kendisi tam br yıkım duygusuna kapılır. Bütün çekiciliğini, gücünü, varlığını ve anlamını kaybetmiş gibi hisseder. Bu durum zamanla onu öfkelendirir, tıpkı oğlunun organını kaybettiği zaman davrandığı gibi hırçınlaşıp saldırganlaşmaya başlar. Çünkü sosyal açıdan penis kavramı erkek tarafından güç ve varlık sembolü olarak algılanır. Toplum içinde, libidal enerjisini atamayan, gücünü yitirmiş erkek işe yaramaz olarak görülür. Çünkü bu algıya göre işe yarayan tek şey penistir. Onu kaybedince her şey gider. Bu sebeple filmin sonunda tüm bunlara sebep olarak  eşine yönelip önce onu öldürür, sonra kendisini. Eşini aldatarak süreci ilk başlatan ve belki de her şeyin tek sorumlusu kendisi olmasına rağmen sadece kendini öldürmeyi düşünmez, ona göre cinse organ katili saydığı eşi de en az kendisi kadar suçludur.

                Çocuğun geçtiği süreçleri ise Odipus Kompleks açısından inceleyebiliriz.  Odipus Kompleksine göre her çocuk erken yaştan itibaren karşı cinsten olan ebeveynini arzular. Bu yüzden çocuklar hemcinslerine karşı kösnül duygular beslerken, karşı cinsten olan ebeveynine karşı arzuyla karışık düşmanlık duyguları da beslemektedir. Filmde bu örneği bir erkek çocuk üzerinden görüyoruz. Ki zaten bu fikrin orijinal kitabında (Kral Odipus, Sophokles)erkek çocuk ve anne örneği vardır. Kim Ki-Duk’un bu metni referans kabul ettiği anlaşılıyor. Babasından nakil aldığı penisinin sadece annesinin yanında sertleşme yaşayabilmesi ancak bu şekilde açıklanabilir. Çocukluk yıllarından itibaren içinden çıktığı, emdiği, sarıldığı bedeni hayatın buhranlı zamanlarında daha çok özlemekte ve arzulamaktadır. Freud’un bu görüşü oldukça tepki çekmiş olsa bile yönetmenin bu fikri dikkat çekici bulduğu anlaşılıyor. Sadece annesiyle beraberken sertleşme yaşayan çocuk bu durumu kabul edilemez bir gerçek olarak gördüğü için bastırarak bilnçaltına atar. Ama rüyalarında bilinçaltı malzeme açığa çıkar ve uyanık bilinçle reddettiği arzularını rüyasında doyurarak bu durumun yarattığı basıncı hafifletir. “Sadece nevrotikler değil, herkes bu sapık, ensest ve cinayet rüyalarını gördüğü için, bugün normal olan insanların, sapmalardan ve Odipus Kompleksinin nesne-yüklerinden geçen bir gelişim seyri izlediği ve bunun normal bir gelişim seyri olduğu, nevrotiklerin sadece, rüya analizi yoluyla sağlıklı insanlarda da bulduğumuz şeyleri ağırlaşmış ve abartılmış bir şekilde yaşadığı sonucuna varabiliriz.” (Freud). Freud’a göre insanlar bu rüyaları görür çünkü içlerinde benzer arzular gizlidir. Öyle ki bu duruma yüzleşmek çok zor olduğu için filmdeki aile başa çıkmak yerine intihar etmeyi tercih etmiştir. Tam da anne babanın ölümü konusunda Freud’un  bir başka önemli tespiti vardır. “Odipus’un suçlarından biri ana ensesti, diğeri ise baba katilliğidir. Bunların, insanlığın ilk toplumsal dini kurumu olan totemizmin ön gördüğü iki büyük suç olması da dikkate değer.”

                Çocuğun, organını kaybettikten sonra babasının sevgilisine yönelmesi de dikkatten kaçmaması gereken bir nokta.  O kadına giderek hem kendi cinsel gücünü görmek istiyor hem de hala penis sahibi olan babasının yerine geçmek istiyor. Böylelikle içine düştüğü çukurdan çıkabilmek için bir yol arıyor. Organ naklinden sonra yine aynı kadına giderek ilk denmeyi onunla yapmak istiyor ve fakat sertleşme sorunu yaşadığı için bu birleşme bir türlü gerçekleşmiyor.

                Bir bütün olarak bakıldığında fetişist düzeyde bir penis teması var. Erkeklerin güç algısına yönelik çok etkileyici bir eleştiri. Erkeklerin cinselliği, kadınları, kendi bedenini ve hayatı algılamasındaki problemleri ve açmazları ve bunların yarattığı manik çöküntüyü hiç diyalog kullanmadan anlatıyor yönetmen. Film boyunca karakterler hep bir orgazm olma telaşı içindedirler. İzleyicinin sınırlarını zaman zaman zorlayan bir penis-orgazm teması vardır. Adeta filmdeki herkes penise tapıyor. Bir çok açıdan sertlik barındıran film, tam bir egemenlik ve güç istenci eleştirisi olarak izleyiciyi tatmin ediyor.




3 Kasım 2013

Sen Aydınlatırsın Geceyi: ASLINDA HİÇ OLMAYAN OLMUŞLUKLAR - Ali Reza DÜRÜ

Sen Aydınlatırsın Geceyi, Onur Ünlü, 2013


Başka Sinema Kapsamında Kasım Ayı boyunca Beyoğlu Sinemasında gösterimi yapılacak olan filmlerden biri de Onur Ünlü imzalı Sen Aydınlatırsın Geceyi. Hiçbir sinemada vizyona girme şansı bulamayan film pek çok festivalden önemli ödüller aldı. Alternatif dağıtım modellerinin geliştirilmesi konusunun tartışılmasını da sağlayan film şu anda tam olarak alternatif bir modelle izleyiciyle buluşuyor. FilmEkimi'nde gösterildiği 3 ayrı salonda da hiç bilet kalmamıştı. Bu sebeple kaçıran izleyiciler Başka Sinema düzenlemesi sayesinde rahat rahat izleyebildiler. 

Sen Aydınlatırsın Geceyi Türkiye sinemasında çok başka bir kategoride değerlendirilebilecek bir film. Yönetmenin daha önceki filmlerini de hesaba katacak olursak bu son filminde kendi tarzı itibariyle oldukça yol kat ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tam anlamıyla fantastik bir türün öncüsü olma yolunda ilerliyor yönetmen. Duvarlardan geçme özelliğine sahip olan anksiyeteli Cemal, gözünden sürekli kan damlayan doktor, zamanı durdurabilen kitapçı kız, uçabilen Yasemin, ölmeyen Numan. Film gerçeküstü bir atmosferde pek de gerçek olmayan bir zamanda ve pek de gerçek sayılamayacak karakterlerle örülüyor. Bu anlamıyla bakıldığında hakikaten filmin çok özel bir yerde durduğunu düşünüyorum. Gerçeküstü bakış açısıyla Onur Ünlü bize birçok konuda farklı bir açı sunuyor. Zamanı durdurmak mesela, böyle bir yetiniz olsa neler yapardınız? Yetişemediğiniz çoktan kalkmış bir uçağı havada durdurmanız siz ona uçamadıktan sonra ne işe yarar? 

George Melies'in bir temsilcisi gibi sinemamızda fantastik kurgu ve hikayeler anlatma peşinde olan yönetmeni kutluyor ve daha bir çok yeni açıyla karşımıza çıkmasını bekliyoruz.





Frances Ha: KAYBEDEN DANSÇININ HİKAYESİ - Ali Reza DÜRÜ

Frances Ha, Noah BaumBach, 2012


Daha önce İf İstanbul ve Altın Koza kapsamında ülkemizde gösterimi yapılan film "Başka Sinema " kapsamında tekrar izleyici karşısına çıktı. Beyoğlu Sinemasının bu yeni projesi kapsamında ay boyunca seçilen filmler çok defa gösterilerek herkesin izlemesine olanak sağlıyor. Kısıtlı vizyon sürelerinin getirdiği alışkanlıklara da bir eleştiri getirmiş oluyor bu durum. 

Frances, 27 yalında amatör bir dansçı olarak yaşamını sürdürmeye çalışır. Arkadaşlarından yaşça büyüktür, ailesinden ayrı yaşar, sevgilisinden ayrıldıktan sonra bir türlü yeni birini bulmaz. İşler yolunda gitmez, dansla ilgili kurduğu hayaller genel anlamda ters gider, insanlara yalanlar söyleyerek kendini ayakta tutmaya çalışan Frances, tam bir tutunma çabası içindedir. Ama gerçek anlamda hayatı zordur. Çevresindeki herkes kendisine tutturduğu yolda istikrarla devam ederken, Frances bunu başaramaz. O hiçbir zaman yıldızlaşamayacak bir dansçıdır. Bir çok filmde bir dansçının başarı hikayesi şeklinde gösterildiği gibi bu filmde karakter hırs yapıp bütün zorlukların üstesinden gelmez. Ne kadar hırs yapsa da onun da bir kapasitesi vardır ve ondan daha yetenekli bir sürü dansçı vardır. Dolayısıyla hırs ve istikrar her zaman başarı getirmez. 

Fransız yeni dalga akımından izler taşıyan bu film aynı zamanda Woody Allen tarzını da yasıtıyor. 





30 Ekim 2013

KÜF:TAŞRADAKİ O UZUN BEKLEYİŞ - Ali Reza DÜRÜ


Küf, Ali Aydın, 2012

      Sakin, sessiz başlayan bir sekansın ardından yaklaşık 11 dakikalık tek çekim bir diyalog başlıyor. Daha bu kadar zamanda "küf"le ne anlatılmak istendiği yavaş yavaş anlaşılmaya başlıyor. Oğlunu bulma çabası içinde içi küf tutmuş bir babanın hikayesi başlıyor. Ev, tren garı ve oğlunun yası arasında sıkışmış bir babanın sessizlik ve acı dolu müzmin bekleyişi filmin ritimsel tonunda da karşılığını bulmuş tabi. 

       Basri karakteri özelinde faili meçhul cinayetlerin arka planında kalanlara odaklanan yönetmen, baba karakterini ele almasının sebebi olarak "bir erkeğin duygusal süreçlerini incelemek istediğini" ifade ediyor. Baba, taşrada bir erkek olarak içe dönük, sosyalleşmesini yitirmiş, iş ve komşuluk ilişkilerinden kaçınan bir profil çiziyor. Zaman zaman taşra yaşantısına uymayan entelektüel edimlerin yer aldığı film genel anlamda iyi bir oyunculuk profili çiziyor. Ercan Kesal'in ilk başrol oyunculuğu deneyimi olarak kayda geçen bu performans oldukça iyi. Tren raylarının üzerinde biteviye bir yalnızlık ve bekleyiş içinde akıp giden on sekiz yıllık bir yaşantı bu.

         Faili meçhullerin izini bulmak kolay değil tabi, devlete on sekiz yıl boyunca yazılan dilekçelerin cevapsız kalması, polis karakolunda artık bir umutsuz vaka olarak kendisiyle alay edilir hale gelinmesi ve buna rağmen umudunu asla kaybetmemesi Basri'nin güçlü yanlarını gösteriyor. Sisteme karşı biraz boynunu eğerek gösterdiği bu güçlü olma tavrını kendi yaşantısında gösterememesi de onun içinde bulunduğu ikilemi iyi anlatan bir durum. Epilepsi nöbetleri geçirmeye başlayan Basri'nin işini kaybetme korkusuyla bu durumu gizlemeye çalışması, içinde bulunduğu durumu daha karmaşık hale getiriyor. 

      


            Polis amirinin karakolda yaptığı o uzun konuşmanın ardından Basri için de bir şeylerin değiştiğini görmek gerekir. Çünkü on sekiz yıldır dilekçe yazmasına rağmen ilk defa bir polis amiri onu karşısına alıp uzun uzadıya konuşmuş ve onu anlamaya çalışmıştır. Kurumlar ve insanların arasındaki bu büyük mesafenin anlatımı olarak güzel bir noktaya değinmiş yönetmen. İletişim kurmanın yapıcı sonuçları olduğunu böylelikle göstermek istemiş. Nitekim filmin ilerleyen kısımlarında on sekiz yılın ardından Basri'nin oğluna dair bazı ipuçları bulunmaya başlanır. Aradan geçen yılların güzel bir sembolü olarak da oğlunun on sekiz yıl öncesine ait kimlik kartı babaya verilir. Yaşasa çoktan değiştirmiş olacağı bu eski kimlik kartı aradan geçen zamanın durduğunu, akamadığını öyle güzel ifade ediyor ki, Basri'nin kimlik kartını eline alıp bakarken gözlerinde oğluyla yaşamadığı bütün o yılların hüznünü görebiliyoruz. Bu noktada yeni bir ikilem akılları kurcalar. Kaybolan ve yaşayıp yaşamadığı belli olmayan oğlunun kimlik kartı zamanın durmuş halini tasvir ederken, aradan geçen zaman içinde eşini ve sağlığını kaybetmiş, yaşlanmış baba ise zamanın yaşantılarla sürüp giden devinimsel yönünü tasvir eder. 

           Oğlunun cesedeni teyid edip teslim almak için İstanbul'a giden Basri, küçük bir kasaya koyulmuş cesedi teslim alırken gerçek bir çöküntü yaşar. Kocaman oğlu ufacık bir elma kasası gibi bir sandığın içinde sıradan bir eşya gibi ona teslim edilir. Bu esnada hastane çalışanları ve morg görevlisinin işlerini yaparken ne kadar sıradan bir iş gibi davrandıkları da gözden kaçmaz. Cesedi teslim eden kişilerin sadece bir iş olarak gördükleri mesela aileler için ömür boyu süren bir travma olarak kalır. 

       Bu tür bağımsız sinema örneklerinde çok fazla gördüğümüz taşra entelektüalitesi ise pek gerçekçi olmayan bir yeni akım klişe gibi görünüyor. Basri'nin davranışları ve tutumları incelendiğinde oyuncunun şehirli edalarının filme yansıdığı görünüyor ve bu da filmin tadını biraz kaçıran bir detay olarak karşımıza çıkıyor. Son dönem Türkiye sinemasının çokça içine düştüğü bir hata olarak görüyorum bu durumu. Nuri Bilge Ceylan'ın öncülük ettiği bu türün gerçek taşra yaşantısını iyi gözlemleyemediği sonucunu görmek pek zor değil. Yılmaz Güney sinemasının taşra insanı betimlemesindeki gerçekçi mükemmelliğin son dönem sinemamızda giderek eridiğini ve yeni bir anlayış ve kavrayış modelinin geliştiğini söyleyebiliriz. 


kuledibi.org'da yayınlanmıştır.

29 Ekim 2013

ONUR SAVAŞI: MODERN AVRUPADA CADI AVI - Ali Reza DÜRÜ



       Orjinal adı Avlanma olan filmin türkçe çevirisi filmin içeriğini çok iyi karşılamasa da nispeten uygun sayılabilir. Danimaka'nın küçük bir kasabasındaki çok samimi bir grup arkadaşın yaşamına bir anda yapılan keskin müdahale ile her şey aniden değişir. Film aslında toplumsal linç kültürüne dair önemli atıflarda bulunuyor. Filmden referanslarla konunun üzerinde biraz durmakta yarar var. 

        Çocuk kreşinde eğitmen olarak çalışan Lucas çocukları çok seven ve onlarla güzel zaman geçiren bir eğitmendir. Yakın arkadaşı Theo'nun kızı Klara da bu kreşteki çocuklardan biridir. Lucas'ın Klara'yla yakından ilgilenmesi Klara'da yetişkinlere duyulan aşk türünden bir duyguya dönüşür. Klara ailesindeki sorunlardan dolayı yakın ilgi gördüğü öğretmenine aşık olur ve onunla zaman geçirmeyi çok sever. Bir gün Lucas'ı dudağından öpen Klara, Lucas tarafından uyarılır ve sadece annesi ve babasını dudağından öpmesi gerektiğini söyler. Bu durumdan rahatsızlık duyan ve öğretmenine öfkelenen Klara öğretmenine iftira atar ve Lucas'ın kendisini taciz ettiğini iddia eder. Bu durum kısa sürede Klara'nın ailesine, kent sakinlerine, Lucas'ın ailesine ve tüm bölgeye yayılır. Bu durumun üzerine herkes çocuğa inanır ve Lucas bu noktadan itibaren tam bir toplumsal lince dönüşür. Kimse Lucas'a kendini savunması için fırsat vermez ve yargısız infazda bulunur. Bu durum Lucas'ı gerçek bir depresyonun içine sürükler. Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen samimi arkadaşlarının hiçbiri artık onu görmek istememekte ve onu dışlamaktadırlar. Yavaş yavaş bu durum Lucas'ın ailesine de zarar vermeye başlar. Köpeği Funny öldürülür, oğlu darp edilir, kendisi darp edilir. Tüm bu süreçte kendini hiç bir şekilde savunmaya çalışmayan Lucas tüm bu olanlardan sonra içsel bir patlama yaşar ve bunu Klara'nın babası Theo'ya yöneltir. Sonra da bir şeyler değişmeye başlar. 

         Kendisi Lars Von Trier'le beraber Dogma95 akımının kurucularından olan yönetmen Vinterberg bu filminde sade ama sarsıcı bir hikaye anlatıyor. Yer yer sonbahar ve doğal yaşam görüntüleriyle birlikte edebi tınılar yakalamakla birlikte genel anlamda psikolojik planlar, renkler ve sesler kullanmaya özen göstermiş. Lucas'ın psikolojisi çöküşe geçtikçe renklerde de belirgin bir koyulaşma ve yetersiz ışıkla aydınlatma tekniği denenmiş. Avrupa'nın göbeğindeki bir ülkede cadı avı hikayesinin nasıl geliştiği, samimi ve modern görünen insanların nasıl da yargısız infazda bulunabildikleri çok başarılı şekilde anlatılıyor. İnsanlar her zaman anlayamadıkları veya kafa karışıklığı yaşadıkları herhangi bir konuda kendilerini ikna edecek en küçük bir sebebe bile büyük umut besleyebiliyor ve buna inanmakta çok ısrar edebiliyorlar. Bu da özsorgu  mekanizmalarının yeterince çalışmadığını ifade ediyor. Bu durum dünyanın neresinde olunduğuna bakılmaksızın her yerde aynı şekilde yaşanıyor aslında. 

         Filmin sonunda suçsuzluğu ortaya çıkan Lucas normal bir hayat yaşamaya başlasa da oğluyla beraber ava çıktığı bir günde silahlı bir saldırıya uğrayarak korkutulur. Bu durumda "avlanma" olgusunu gerçek kılıyor. Aradan uzun zaman geçip her şey unutulsa da aslında bazı şeyler bir yerlerde sürüyor ve toplumsal bellekte saklanan yaşantıları ifade ediyor. 

         

24 Ekim 2013

DEVİR: GELENEK, DİYALEKTİK VE BARBARLIK - Ali Reza DÜRÜ



Devir, Derviş Zaim, 2013

Ali Reza DÜRÜ




      Derviş Zaim sinemasını yıllardır takip ediyorum. Bütün filmlerini izledim, ama Cenneti Beklerken filmiyle içimdeki zirveye yerleşmişti. Daha sonra Nokta ve Gölgeler ve Suretler filmleriyle bu süreç devam etti. Özellikle Cenneti Beklerken filmiyle çıktığı geleneksel alanlar yolculuğuyla iyi bir yere yerleşti. Sinemamız açısından önemli bir yönetmen. 

      Devir filmiyle bambaşka bir alana yöneldiğini görüyorum. Oyunculuk, hikaye, kamera kullanımı gibi bir çok alanda büyük bir farklılık barındırıyor Devir. Tamamı amatör oyunculardan seçilmiş bir castla çıkıyor karşımıza. Kamera kullanımında ise tıpkı Nokta filminde kullandığı gibi aktuel bir kamera kullanımı göze çarpıyor. Kurmaca belgesel denilebilecek tarza yakın bir film olmuş aynı zamanda. Konu seçiminde köklü bir değişiklik yok. Yine geleneksel bir alan seçilmiş ama gerçekçi anlatım dili seçiminden ötürü sinema filmi kıvamından biraz uzaklaşmış. Bu durum yönetmenin sinemasını bilenler için şaşırtıcı bir sonuç doğursa da sebeplerine ilişkin biraz düşününce anlaşılmaz durmuyor. Yok olan bir geleneğin sermaye sahipleriyle olan çatışmasını ve bu çatışmanın etkisiyle ezilmelerinin hikayesini anlatıyor. Bu yönüyle bakıldığında yönetmenin gerçekçiliğe en yakın filminin Devir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

      Geleneksel koyun boyama ve sudan atlama yarışmasının süreçlerini anlatarak başlayan film ilerleyen sekanslarda bu geleneğin giderek sürdürülmez kılınışına odaklanıyor. Koyunları boyamak için kırmızı taştan yontulan parçacıkların suyla karışımından elde edilen kıvamın koyun yünlerine sürülmesiyle son buluyor.  Bölgede kırmızı taşların bulunduğu dağın taş ocağı firması tarafından satın alınmasıyla yöre halkı kendi kırmızı taşlarını kullanamaz hale gelirler. Şehirden satın aldıkları kırmızı toz boya ise onları tatmin eden sonucu vermez. Filmin çatısı bu aksiyomlar üzerine kuruluyor. 

     Köyde yaşayan koyun sahipleri arasındaki yarışma rekabeti ise köyün önemli bir dinamiğini oluşturur. Yedi yıldır birinci gelen yaşlı çobanın birinciliği kaptırmaması genç çobanlar arasında bir ego sarsılması yaratmaktadır. Bunu itiraf etmeseler bile bu sarsıntıyı gündelik hayatlarında bolca yaşarlar. 

      




      Köyde koyunlardan artık bıkan çobanın şehre iş bakmaya gidişi ise filmin en güzel paradoksunu oluşturuyor. Zaten film mekansal olarak köyü sadece bu iş başvurusu için terk eder. Geri kalan planların tamamı köyde çekilir. Şehirde hayvan kesim evinde iş bulan çoban, gözünün önünde onlarca koyunun kıyılmasına, postunun soyulmasına, organlarının zemine dağılmasına, kanlarının göletler oluşturmasına şahit olur. Köyde kendisi de koyun kesmiştir ama ihtiyacı kadar kesip gerisini beslemiştir. Şehirde ise toplu kesimler yapılmakta ve bu bir sektör haline gelmiş bulunmaktadır. Gördüğü manzara karşısında tam bir travma yaşar. Akşama kadar onlarca koyun yok olmakta ve bu işlem her gün tekrarlanmaktadır. Aklına köyde meraya götürdüğü, büyütüp sevdiği koyunlar gelir. Şehir onun bildiği gibi değildir. Tüketim patlaması içinde her gün yığınlar halinde bir şeyler yok olup gitmekte ve bu toplum ancak bu türden büyük hazımsızlıklara rağmen travmalarını derinlere iterek yaşamayı bilmektedir. Bir canlının ne kadar değerli olduğunu, kesim evinde bir kere daha anlayan çoban köye geldiğinde tarladaki örümcek ağına karşı büyük bir hassasiyet göstererek ağa zarar vermez. Üstelik o esnada ağ kuran örümcek bir başka canlıyı tuzağa düşürmüş ve onu yemektedir. Ağa dokunmaz çünkü bu türden bir ölüm doğanın diyalektiği içinde olağan seyrindedir. Doğayı, ihtiyacın kadar kullanabilir ve ihtiyacın doğrultusunda başka canlıyı öldürüp kendine aş yapabilirsin. Ama şehirdeki kesimler çok daha başka bir pratiğin açığa çıkmasını işaret ediyor. 

      Aynı vurgu kırmızı taşın olduğu dağın taş ocağına çevirilmesi örneğinde de görülüyor. Köylülerin her yıl koyun boyamak için bir kaç poşet kadar aldığı kırmızı taş sermaye sahipleri tarafından iş makineleriyle kazılarak büyük bloklar halinde çıkartılıp götürülüyor. Ocağın etrafına çekilen teller ise bölge insanıyla sermaye arasına önemli bir sınır koyuyor. Ora insanını öteleyen, özel mülkiyet anlayışını dayatan,, parasını verdiği toprağı sonuna kadar parçalayıp kurutan bir anlayışın sınırı. Öyle ki ertesi yıl koyun boyama yarışması için dağa gelen köylüler bu sınıra takılıp kırmızı taşa artık ulaşamayacaklarını görüyorlar. Çünkü yüzyıllardır kendilerinin veya başkasının özel mülkiyeti olmayan doğa artık bir grubun eline geçmiş ve kırmızı taşlar da sınırın öte yanında kalmıştır. Çünkü her yıl bir kaç poşet kadar olan ihtiyaçları artık bir kepçe darbesiyle kamyonlara yüklenip başkalarına satılır olmuştur. Köylünün on yılda tüketebileceği kadar taş, bir dakikada eritilen stok halini almıştır. Yönetmenin bu noktada doğayı ihtiyacımız doğrultusunda kullanmamız gerektiğini anlatmak istediğini düşünüyorum. 





      Kesim evi ve taş ocağı örneklerini incelediğimizde ortaya çıkan sonuç kent yaşantısı ve kırsal yaşantı arasındaki yaklaşım farkının uçurumlaştığıdır. Kentlilerin barbarlığa varan bu tüketim tutumu varken kırsalın doğayla barışık şekilde ihtiyaçlarını giderdiği görülüyor. Taş ocağında çalışan mühendisin avlanmaya gittiğinde boynuzlarının güzelliği için geyiği vurması da bu örneğe eklendiğinde sonuç daha da belirginleşiyor. Etini tüketmek için değil de boynuzlarını kesip duvara süs olarak asmak isteyen mühendisin bu tutumu barbarlık olgusunu daha vurgulu hale getiriyor. Doğada yaşama özgürlüğü olan bir canlının süs eşyası olma pahasına katledilmesi ancak bir kentlinin barbarlığını tarif edebilir. Film genelinde kentlilerin tutumları bu yönde bir yönelim gösterirken kırsalın doğayla birlikte davranma yönelimleri olduğunun altı çiziliyor. 

      Yazının başında belirttiğim gibi yönetmenin filmografisinde çok farklı bir yerde duruyor Devir. Olaya yaklaşımı değişmiyor aslında sadece dilini değiştiriyor. Belgesel türünde çekmesinin sebebi de burada gizli olabilir. Daha net anlaşılabilmek adına gerçekçiliğe yakın olmayı seçmiş gibi görünüyor.