19 Şubat 2013

Gergedan Mevsimi - Bahman Ghobadi



                                                        Ali Reza DÜRÜ

ANLARDAN ÖRÜLMÜŞ KEDERLİ AĞLAR




         Ghobadi ne zaman film çekse, bende bir imge çürür.

       Gergedan Mevsimi, Ghobadi'nin sürgün yıllarında sinemanın anlatım olanakları, dil, imge , mekan ve olgu üzerine ne kadar düşündüğünü bize gösteriyor. Ülkesine girişinin yasak olması, onu ham maddesinden yani onu Ghobadi yapan asıl beslenme kaynaklarından mahrum bırakıyor. Sürgünde yaşadığı dünya belki de  hissettiklerini daha farklı anlatım tarzlarına sürüklediği için imgelerle kurulu bir film yapma yoluna gidiyor yönetmen. Bu yüzden ülkesine dışarıdan, çoğu zaman televizyon camının arkasından bakıyor. Sahel de tıpkı Ghobadi gibi yaşamla arasına set çekmiş, dışarıda bir şeyler oluyor ama bunu camın arkasından sadece izleyebiliyor. Yaklaştığı gerçeklik öznelerini ulaşıp da tutamıyor. Hem elleri güçsüz, hem vicdanı yüklü hem de yüreği kederli.






      Sahel, gizlendiği camların ardından yağan yağmurlara, arabasına binen hayat kadınlarına, Mina'nın yaşadığı eve, Mina'nın kederli yüzüne, Akbar'a ve hatta uzunca ve anlamsızca Akbar'a ve kendi geçmişine bakıyor. Yüzündeki hüzün, gözlerindeki korkulu belirsizlik, geçmişindeki 30 yıllık boşluk, acılar, İstanbul'un bir mahalle sokağındaki kediler, gökten yağan kaplumbağalar, bir at başı ve gergedan kadar yüklü bir ağırlık onu bu camın ardına gizlenmeye itiyor. Film boyunca da neredeyse hiç konuşmaması bu yüzden.O, ara verdiği hayatla iletişim kurmakta zorlanıyor, kendine her döndüğünde kalbindeki mendil kanıyor, bir mendil niye kanarsa artık... Kendi içinde oryante olamadığı hayatla mücadelesini kendi içinde veriyor. Belki bu yüzden Ghobadi filmlerinde görmeye alıştığımız çocuklar bu filmde yer almıyor. Sahel o kadar geçmiş ve yaşlanmış ki görebileceği, umutlanabileceği bir çocuk veya çocukluk kalmamış artık. Arkasına gizlendiği camlar, yani gerçekle arasına ördüğü sınır, onun sürgünde oluşunu, ülkesiyle arasındaki sınırı ve uzaklığını da temsil ediyor. O sınırın ötesinde bir şeyler olur, bir şeyler ölür ama her şey sürgündeki bir şairin eprimiş zihnine gömülür.






    İçimdeki Yangın filminden de gördüğümüz bilinçsiz ensest ilişki bu filmde de karşımıza çıkıyor. Sahel cinsel ilişkiye girdiği hayat kadınının kendi kızı olduğunu yine bir şiiriyle öğrendiğinde artık kendi içinde de sürgün olur, kaçacak yeri kalmaz. Öyle ki sırtına dövme yapan Mina'ya bakacak yüzü kalmadığı için kafasını yerden kaldıramaz. Bu film Türkiye'de çekilmiş bir İran gerçeğidir. Filmin altyapısı tamamen siyasi, dini, sosyolojik ve psikolojik süreçlerle kurulmuştur. Altüst olmuş hayatlar, sürgün, işkence, sınır, kaybetmek gibi ana temalar belki de İran sinemasının altyapısını oluşturan ana temalar haline gelmiştir.

  Sahel'in gerçeklikle bağı o kadar kopmuştur ki zihnindeki imgeler güçlenmiştir. Sırtüstü duran kaplumbağanın kendini düzeltip yürüyebilmesi belki de onun içsel çabasının somutlaşmasıdır, hamamda sırtına bırakılan sülüğün pislikleri temizleyeceği varsayımı, Sahel'in cezaevi sonrası arınma ve iyileşme sürecinin göstergesi, geniş ve boş bir arazide otomobille ilerlerken bir gergedana çarpması hayatında yumrulaşan ağır sosyal gerçekliklerin içine oturmasıdır.

      Sahel artık düşe düşe, zihnindeki bir düşe sığınmıştır. Mina da tıpkı gergedanlar, kediler, atlar, kaplumbağalar gibi bir hayal perdesinde imgelenmiştir, sınırın öte yakasında ve hep kederlidir.



      ali reza dürü


2 yorum:

mehmet dedi ki...

Ghobadi farklı bir sürece giriyor anlaşılan, ama eski tarzını daha çok beğeniyorum. Nerde Sarhoş Atlar Zamanı, Yarım Ay, nerde bu film..

Serpil Kaya dedi ki...

Ama her yönetmen içinden geçtiği zamanın izlerini taşır, demek ki şimdi daha çok sembolik bir anlatım sürecinden geçiyor. Bu çok anlaşılmaz değil aslında. Yönetmenleri de bir kalıba hapsedip hep o yönde eserler vermelerini beklemek bana doğru gelmiyor. Bırakın içlerinden geçenleri döksünler.