29 Mart 2013

AMOUR (AŞK) - MICHAEL HANEKE 2012



Ali Reza DÜRÜ


YAŞLILIK DÖNEMİ ÜRPERTİSİ

          Haneke Tavrı

     Şiddetin, insanın içindeki kötülüğün, düşüncesizce yaşamanın, cinselliğin, sadakatsizliğin yönetmeni Haneke bu defa aşk kavramı etrafında dolanmamızı istiyor. Ölümcül oyunlar, Kurdun Günü gibi filmlerinde insanların kötülük yapmak için haklı gerekçelerinin olmasına gerek olmadığını, kimi insanın bunu zevk için de yapabileceğini ifade etmişti. Kötülüğe meylin insanın doğasında var olduğunu, toplumsal yaşantıların bu özelliği daha da pekiştirdiğini ve insanın büyüdükçe kibir, hırs ve yıkıcılığın içine sürüklendiğini görüyoruz onunla. Beyaz Bant filminde Nazi Almanyası öncesinde bir grup çocuğun kötücül eylemlere nasıl bulaştıklarını ve o kuşağın büyüdüğünde dünyanın belki de en yıkıcı toplumsal sürecini nasıl başlatacaklarını vurguluyor. Ekonomik zenginliği olan insanların kendilerini toplumun üzerinde gören kibirli davranışlarını eleştirdiği Kurdun Günü'nde ise tıpkı sosyal bir deney yapar gibi zengin ailenin güçlü figürü olan erkeği öldürtüp geri kalan kadın ve çocukların yaşadığı süreçleri inceler. Kibrin işe yaramadığı ve sosyal açıdan diğer insanlarla eşitlendiği zaman o üsten bakan insanın bir anda nasıl da zavallı bir hale dönüştüğünü çok başarılı şekilde anlatır. Bencillik de bir diğer Haneke kavramı sayılabilir. Benny'nin Videosu filminde tesadüfen öldürdüğü kız arkadaşını soğukkanlı şekilde ortadan kaldırma sürecini ve ailesinin bu yalana ortak olma sürecini anlatıyor. Benny'nin ailesi öldürülen bir kızı ve belki onun ailesini de hiç düşünmemiş ve kendi çocuklarını kurtarabilmek adına olayı yanlış aktarmış ve gizlemeye çalışmışlardır. Cinsellikle iç içe geçmiş sapkın fanteziler ve bunun şiddetle olan ilişkisi ise Piyano Öğretmeni filmine denk gelir. Görüldüğü üzre Haneke'nin kavramları genel anlamda bir çizgisi olan ve birbiriyle ilişkili bir kümeyi oluşturuyor. Peki Aşk'ta neyi sorgulamış ve hangi kavramı merkezine almıştır ?





        Aşkın Hale Etkisi

       Aşkın yukarıda belirttiğim Haneke kavramları arasında farklı bir yere oturduğunu söyleyebilirim. Benzeri bir kavramı Piyano Öğretmeni filminde kullandığını söyleyebilirim, ancak oradaki ilişkinin aşk mı yoksa mazoşizm mi olduğunu tam olarak ayıramıyorum. O filmde sevginin ya da aşkın içinde yoğun olarak karıştırılmış şiddet, kölelik, tutku ve çılgınlık unsurları vardı. Aslında aşk arayan iki iradenin duygusal bir yoğunluktan ziyade saplantı düzeyinde fantezi ve şiddet arayışlarına seyirci olmuştuk. Aşk’taki durum ise bu duygunun bambaşka bir boyutunu irdeliyor. Bu pencereden baktığımızda yönetmen aşkın içinde huzuru, dinginliği, sadakati görüyor ama buna karşılık şiddeti, acıyı ve tutkuyu da ekliyor. Çok içerikli aşkın da bir nevi paradoksal detaylarına vurgu yapıyor. Aşk sanata, savaşa, tarihin bütün akışına etki eden etkili bir duygu olarak sıradan insanların hayatlarında nasıl bir form kazanıyor? Göründüğü kadar güzel mi? Gençliğin aşka akan enerjisi yaşlanınca değişir mi? Bunun gibi sorular etrafında aşkın insan hallerine etkisi yönetmenin çıkış noktası gibi görünüyor. 

     Aşk filmleri, adı aşk olan filmler veya aşkı merkeze alan filmlerin genel çerçevesini genç insanların duyguları oluşturur. Orada burada tanışan çeşitli türden insanların imkansız ve engellerle dolu aşk serüvenleri anlatılır. Haneke filmin adını Aşk koyarak belki de bu yanlışlığa vurgu yapmak ve bu yargıyı kırmak istedi. Aşk sadece gençlerin tekelinde, tutkulu, sürekli sevişilen, olayların ardı arkasının kesilmediği bir yoğunluk değildir. Aşk sevgiyi, sadakati, saygıyı, durgunluğu, bağlılığı da ifade edebilir. Yönetmen bize bu türden bir aşkı resmediyor. George ve Anne seksenli yaşlarında, birlikte yaşayan, üsluplarında oldukça seviyeli, durağan, belli bir kültüre sahip olan ve birbirleri için her türlü fedakarlığı rahatlıkla yapabilecek bir çifti canlandırıyorlar. Bildik aşk ritüellerinin hiç birine değinmeden başka türlü bir aşkı anlatıyor bize. Bu çiftin uzun bir ömrü birlikte geçirmiş ve derin bir tarihi bağlılıkları olduğu için yaşlılık yaşam dönemi açısından durgunluk ve hastalıklarla baş etme sürecine girmişler. Yaşlılık döneminde çokça görülen bellek yitimi, fiziksel yorgunluk, duygusal ve fiziksel çöküntü, sıradan işleri yapmakta güçlük, alışkanlıkları daha çok zorlanarak yapma, toplumsal ve kişisel rollerinde değişme ve bu değişimlere uymakta zorluk, üretkenliğin bitip tüketiciliğin başlaması, beyin hücrelerinde gerileme, ciltte lekelenmeler, görme ve işitme kaybı ve buna bağlı olarak sosyal ilişkilerin zayıflaması, konuşma bozukluğuna bağlı olarak ortaya çıkan anlaşılmama durumu ve bunun yarattığı kaygı ve bütün bunların sonucunda oluşan benlik saygısında azalma gibi süreçlerden geçen yaşlılar aslında hayatlarının tamamını değiştirmek veya uyum sağlamak için çabalamak zorunda kalırlar. Bu yaşlılar için yeni bir durumdur ve bu kadar şeye alışmak kolay değildir. Bu sebeple bu yükün altında ezilme duygusu yaşlılık dönemi depresyonuna yol açabilir. Filmde bunlarla ilgili çok sayıda referans var ve filmsel çatışmanın ana çizgisi de bu hat üzerinden örülü. 



      George ve Anne birbirlerine aşık mıdırlar yoksa sadece sadık veya bağlı mıdırlar veya aşk ileri evrelerde bu forma mı bürünüyor? Ortak geçmişin ve paylaşımların çoğalması sonucu çiftler arasında sadakat duygusunun gelişmesi beklenen bir sonuç aslında. Yaşlanmayla beraber çocukların evden ayrılması ve boş yuva sürecine tekrar girilmesiyle beraber çiftler birbirlerinin duygularını, düşüncelerini, bedenlerini yeniden keşfetme sürecine girerler. Uzun, sorumluluk dolu ve yorucu bir geç yetişkinlikten sonra  yaşanan bu süreç çiftlerin birbirleriyle yaşamaya devam etmesinin anahtarı niteliğindedir. Bir gün birisi hastalanacak ve biri daha önce ölecektir. Dolayısıyla içlerinden birinin bu durumu taşıması, emek sarf etmesi ve yalnız kalması kaçınılmaz, uzak olmayan bir durum olarak görünür. Filmde bu görev George'a düşer. Anne geçirdiği felç sonucu işlev kaybına uğrar, önce yürüme becerisini yitirir, sonra yatalak olur, sonra konuşma yetisinde bozulmalar başlar ve kaldığı odadan bile çıkamayacak hale gelir. Hayatını sosyal bir çevrede aktif bir müzik öğretmeni olarak geçiren Anne için bu durum kolay kabul edilecek bir durum değil elbet. Bütün sosyal rollerini yitirmiş, motor becerileri en aza inmiş, bir odanın içine mahkum kalmış biri olarak benlik saygısı büyük bir sarsılma yaşamıştır. Öte yandan hayat arkadaşının her gün erdiğini, altını ıslattığını, tuvaletini yapamaz duruma geldiğini, konuşamadığını ve bir süre sonra dayanılmaz düzeyde gün boyunca inlemelerine şahit olmak George için ağır bir duygudur. Ve bunların yanı sıra evin bütün sorumluluğunun da kendisine kalması onu fazlasıyla yoracaktır. Her ikisi de bu yeni deneyimle birbirlerine bağlılıklarını yeniden gözden geçirmek durumundadırlar. 

       Ölüm

      Tekerlekli sandalye kullanmak zorunda kaldığı ilk günlerde Anne, George’a böyle yaşamak istemediğini söyler. 80 yıllık özerk hayatını bir anda kaybetmek, muhtaç olmak, tuvalete bile gidememek onun için büyük bir acizliktir ve kabul edilemeyecek bir gerçekliktir. Bu aslında bir anlamda “daha kötüye gidersem, beni öldür” talebi ifade etmektedir. George için böyle düşünmek ne kadar imkansızsa Anne için de bu şekilde yaşamak o denli imkânsızdır. Böylesi bir açmazda zor kararı vermek George’a düşer ama uzun süre buna direnir. Anne’in dayanılmaz ağrılar çektiğine, gün boyu yüreğini sarsan inlemelerine, tamamen izole olduğuna ikna olduğunda hiç beklenmedik bir anda Anne’i yastıkla boğar. O an seyirci sarsılır. Aşık olduğu hayat eşini boğan bir adam! Şimdi gözümüzde bir katil midir, fedakar biri mi yoksa ne yaptığını bilmeyen bir ihtiyar mı? Bu nokta çok tartışılan bir nokta, ama bana kalırsa George’un yaptığı şey eşinin ölümüne yardımcı olmaktır. Yaşayamayan ve ölemeyen birinin arafta kalışının dayanılmaz çelişkisi ve sancısına daha fazla seyirci kalamamıştır. Her gün acılar çeken eşine baktıkça içi kanamaktadır. Hatta eşini boğduktan sonra pencereden eve giren güvercini de boğması aslında kendi içindeki suçluluk duygularıyla baş edemediğinin ve bunu yansıtıcı savunma mekanizmasıyla başka bir canlıya yönelttiğinin göstergesidir. Çünkü her ne kadar amacı karısının acılarını dindirmek olsa da yaptığı davranışı kabul etmesi kolay değildir. Tabi bu durum öldürmek her zaman cinayet midir, ötenazi bir hak  mıdır gibi soruları da düşündürüyor. 

     Ölüm kavramı yaşlılık döneminin baş ucunda durur her zaman. Ölüm yalnızlığın, umutsuzluğun, kaybın  yok oluşun süreci olarak her yaşlı bedende psikolojik ve sosyolojik çürümeye neden olur. Ölümün yaşlı bireyde bir ürperti ve kaygı yarattığı araştırmacılar tarafından vurgulanmıştır. George için çok farklı bir hayat başlamayacaktır, o da kısa bir zaman sonra bütün yaşantıları hayat çuvalının içine atıp ölecektir. 

2 yorum:

nomen dedi ki...

güzel bir değerlendirme yazısı. ellerinize sağlık.

ali rıza dürü dedi ki...

Çok teşekkür ederim.Beğenmenize sevindim. Ben de sizi takip ediyorum..