26 Mart 2013

PİETA (ACI) - KIM KI DUK 2012


Ali Reza DÜRÜ

SOĞUKKANLI ŞİDDETİN ANATOMİK DENGESİZLİĞİ 



     Koreli yönetmenin Boş Ev filmini izlediğim günden bu yana yıllardır sıkı bir takipçisiyim. Eserlerinde acı, intikam, merhamet, cinsellik, şiddet, duygusal küntlük, arayış temalarını müthiş bir perspektifle işliyor ve bütün bunları yaparken karakterlerinin soğuk kanlı oluşları da ayrıca etkiliyor. Kore'den dünyaya açılan bu çekik gözlü kısa boylu adamların yaşantıları öylesine etkili bir hikayeyle karşımıza çıkıyor ki ona duyarsız kalmak imkansızlaşıyor. Karakterlerin mekansız davranışları, ailesiz yaşamları, özgür bireyler olarak kendi seçimlerinin sonuçlarını yaşamalarından kaynaklanan hikayeler bunların bir kısmı. 

    Yukarıda belirttiğim ailesiz olma durumu belirginliği Acı filminde tamamen somutlaşıp hikayenin ana kurgusu haline dönüşüyor. Ailesine ne olduğunu bilmediğimiz ama ailesiz olduğundan emin olduğumuz bir karakterin tefecilerin elinde merhametsizce ve zalimce davranışlar ortaya çıkarmasına tanık oluyoruz. O rastgele bir seçim değil, aile kurumunun olmayışını kendi çıkarları için avantaja çeviren tefecilerin profesyonel bir seçimi. Film boyunca faize binmiş borçlarını ödeyemeyen küçük atölye sahiplerinin maruz kaldığı şiddet sahnelerini izliyoruz. Her atölye sahibinin bir eşi, çocuğu veya annesinin olması da yönetmenin aile kavramını kontrast hale getirmeye çalıştığını gösteriyor. Ailesinin gözü önünde tecavüze uğrayan, bacağı kırılan, parmakları koparılan, yüksek katlı binalardan atılan ve çoğu yaralama veya cinayetle sonuçlanan bir sürü şiddet eyleminin perde arkasında intikam duyguları da yer alıyor.  Kendini hiç sorgulamadan bu kadar kötülüğü yapan karakterin ailesi olmadığı için şiddet gören atölye sahipleri aynı acıyı ona yaşatamıyor ve doğal olarak intikamlarını alamıyorlar. Yönetmenin bir çok filminde gördüğümüz "kısasa kısas" vurgusu bu filmde de kendini gösteriyor. Ona göre intikam duygusunda da bir adalet olmalı ve mutlak bir eşitliği içermeli. Acı duygusunu yaşayan atölye sahipleri bu duruma hep annelerinin veya eşlerinin yanında maruz kaldıkları için  aynı acıyı bu kimsesiz adama yaşatma şansları kalmamıştır ve bu da atölye sahiplerinin farklı bir acısı haline dönüşür.




     Bir gün bir kadın karşısına dikilir ve onun annesi olduğunu iddia eder. Kimsesizliğe alışmış ve kimsesizliği kendi profesyonel mesleğiyle bütünleştirmiş olan adam ise bu durumu kabul etmek istemez, çünkü hafızasının en kuytu köşesinde bile böyle bir hatıra veya bilgi yoktur. Anne, baba veya aile denilen şey onun yaşam tarzının, değer yargılarının ve algısının çok uzağındadır. Annesinin vajinasına dokunarak "Ben burdan mı çıktım, öyleyse istersem içeri girebilirim" diyerek annesine tecavüz eder. Filmin değer yargılarımızı en çok zorladığı sahnelerden biriydi bu. Yönetmen bu noktada değer yargılarımızı ve tutumlarımızı sarsmayı ve bizi rahatsız etmeyi çok iyi başarıyor. Kadının bu sahnede gözlerindeki acı ifadesi ama buna rağmen karşı koymayışı da sahneyi daha karmaşık hale getirmiş. Kadının kazak örerek, yemek yaparak ve diğer annelik ritüellerini gerçekleştirerek anne olduğuna ikna eder. Filmin her karesinde, mutluluk rolü yaptığında bile, kadının yüzünde can yakıcı bir acı ifadesi vardır. O ifadenin içinde buğulu, sırlı, gizemli ve merak uyandıran bir ifade var ve bu ifade filmin çözüm noktasında seyircinin çok işine yarıyor.  Yüzündeki o belirsiz acı ifadesi kimi zaman onun gerçekten bir anne olup olmadığını sorgulamamıza yol açıyor, kimi zaman da oğlunun içine düştüğü duruma verdiği tepki olarak algılanıyor. Ama her iki görüşte de ortada bir sorun olduğu ve bir şeylerin yolunda gitmediği konusunda bir düşünce yaratıyor. Kadının yüzündeki anlamda gizlenmiş olan sır, yine bir Kim Ki Duk tarzı olan "kısasa kısas" tarzı bir dışavurumla ortaya çıkıyor. Bu dışavurum da filmin sonunda anlaşılacak başka bir gerçeğin muştusunu üstleniyor. Bir annesi olduğuna ikna olan adam ise zamanla dönüşüm yaşamaya, insani davranışlar sergilemeye, bağışlayıcı olabilmeye ve şiddetten uzaklaşmaya başlıyor. Burada sevgisizliğin doğurduğu sonuçlardan sıyrılmanın bir yolu olarak şefkat görmenin bir yol olabileceği vurgusu var. Nitekim insani özellikler taşımaya başladığı için patronu tarafından dövülerek işinden kovulur ve yine ebeveynleri olmayan sahipsiz bir başka erkek aynı işin başına getirilir.

     Kentin yükselen gökdelenleri, göz kamaştıran otoyolları, lüks yaşam standartları arsında sıkışıp kalmış bir grup atölye sahibinin yoksulluğu, çaresizliği, yoksunluğu ve paranın karşısında onurlarının kırılması ise filmin bir başka dokusu. Küçücük çalışma alanlarında emek vererek küçük paralar kazanmaya çalışan ama eline düştükleri tefeciler tarafından hoyratça ve zalimce örselenen bu insanlar ödeyemedikleri senetler karşısında bedenlerinden bir parçayı veya bedenlerinin tamamını feda etmek zorunda bırakılırlar. Bedenlerinin zarar görmesi karşısında sigortadan alınacak tazminatla tefeciye olan borçlarını silmeyi düşünmek zorunda kalan bu insanlar kendilerini değersiz ve anlamsız hissederler. Sigortadan alınacak para o kadar önemlidir ki kimileri sigortadan kalacak parayla ailesini geçindirmeyi bile planlar. Gitar çalan bir gencin parmakları koparılmadan hemen önce son defa gitar çalmak istemesi çok güzel bir sahneydi. Sigortadan para alınabilmesi için kişinin ölmemesi sadece yaralanması gerektiği için o nokta çok ince çizgilerden oluşur. Çok yüksek bir binadan atılmaları ölümle sonuçlanabileceği için riskli bir ceza şekli mesela. Zalimin bu tür ayrıntılara dikkat etmesi gerekir. 

     Acı duygusu filmin bütününe yayılmıştır. Canı acıyanlar, can acıtanlar, canı fiziksel olarak acıyanlar ve duygusal olarak acıyanlar şeklinde detaylandırılabilir. İnsanın aklına temel felsefi soru geliyor: insan özünde körü müdür? yaşadıkları mı insanı kötü yapar? Bu soruların cevapları uzun ve ayrıntılı tabi ama Kim Ki Duk'un karakterlerinin genel anlamda kötülüğe meyilli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.  





1 yorum:

dilan dedi ki...

çok sarsıcı bir film, gerçekten insanın kanı çekiliyor.
Yazınız güzel olmuş, güzel bir diliniz var, kaleminize sağlık.