22 Nisan 2013

Araf, Yeşim Ustaoğlu, 2012



Emek EREZ

Bizim Bilindik Öykülerimiz


Yeşim Ustaoğlu’ nun son filmi Araf daha önceki filmlerinden farklı bir perspektif çiziyor. Filmlerinde genellikle göç, kimlik, bellek gibi konulara yer veren Türkiye sinemasının usta yönetmenlerinden Ustaoğlu, bu filminde daha sıradan, daha gündelik ve daha sık karşılaşılan insanların öykülerini anlatıyor. Filmde özellikle Zehra’ nın (Neslihan Atagül) ve diğer kadınların öyküsü değiştirilemeyen kadın kaderine gönderme yaparken, Olgun’ un (Barış Hacıhan) öyküsü yaşamını bir yarışmaya bağlamış hayallerini o yarışmada doğru kutuyu bulmaya indirgemiş, gündelik yaşam içerisinde çok sık karşılaşabileceğimiz bir insan öyküsünü temsil ediyor.
Aşk ve uzaklığa özlem
Zehra bir yol üstünde, benzin istasyonu ve aynı zamanda mola yeri olan bir mekȃnda çalışıyor, hayalleri var uzaklara gitmek, kaçmak, kurtulmak gibi bütün istekleri bunun üzerine kurulu. Ailesi ile birlikte küçük bir kasabada yaşıyor, her gün servisle ev ve iş arasında geçtiği o yolda içinden geçen tek şey orada olmamak…Orada o küçük yerde annesi gibi bir yaşam sürmemek, kültürel kadınlık normlarının dışında da var olabilmek. Ancak filmde devamlı olarak gösterilen sisli, puslu yolun da temsil ettiği gibi bu coğrafyada kadın olmak o uzaklıklara göçebilmek kadar zor. Bu bakımdan Zehra’ nın öyküsü uzağa eksenli hayallerin yakınlarda bir yerde kaybolduğu duruma karşılık geliyor.
Zehra bu hayallerini gerçekleştirme planları kurarken, çalıştığı yerde konaklayan bir kamyon şoförüne Maruf’a ȃşık oluyor, Zehra’nın bir şoföre ȃşık olmasının altında yatan da bana kalırsa uzaklara gitme fikriyle ilgili. O kırmızı kamyonun arkasından bakarken aslında onun düşündüğü belki de Maruf’ tan çok o kamyonun gittiği yer. Çünkü birçok kadın gibi Zehra’ nın kurtuluşu da ona verilmiş ve öğretilmiş olanın dışında var olabileceği bir yere gitmeye, o yolun sonunu görmeye bağlı. Ancak uzaklara gidenler, kurtulanlar,  kadınlar olmuyor çoğu zaman, kamyonu kullananlar Maruflar oluyor, bu nedenle de kadınlara ancak arkasından bakakaldıkları bir yaşam ve gerçekleşemeyen hayaller kalıyor ve o kamyonun kırmızı rengi de çok ironik bir şekilde kadını simgeliyor.
Zehra ve Maruf’un ilişkisi sürüp giderken, Zehra’nın söylediği tek bir şey var “gidelim buralardan beni uzaklara götür” ancak bu durum Maruf’un pek de umurunda değil ve bir gün kendisi uzaklara giderken, Zehra’yı kendi gerçeğine yani yakınına, kırılan hayallerine  terk ediyor. Filmde Özcan Deniz’ in canlandırdığı silik bir karakter olan Maruf’ un gidişiyle ilgili bir sonuca varılmıyor, Zehra’yı sevdi mi? Bilinmiyor ancak onun bu gidişi Zehra’nın uzaklar hayalini çalan bir gidişe denk geliyor.
Geride kalmak, kadın olmak ve arada kalmak
Maruf’ un gidişinden sonra Zehra hamile kaldığını öğrenirken, bir yandan bebeğini doğurma hissi, diğer yandan toplumsal ahlȃk normlarının dayattıkları arasında sıkışıp kalıyor. Bu arada kalmışlığına en büyük destek ise arkadaşı Derya’ dan (Nihal Yalçın) geliyor. Çünkü Derya’ da benzer bir yaşanmışlığın kurbanı. Zehra’ ya göre daha rahat bir karakter olan Derya, bir deyimle söylemek gerekirse “hafif meşrep” bir kadın algısını temsil ediyor, toplumsal ahlȃkı çok umursamayan, kafasına göre yaşayan bir kadın. O ahlȃkını çok gerilerde bırakmış çünkü ahlȃkın ne olduğunu belirleyen şeylerin onun yaşadıklarıyla hiç ilgisi yok, toplumsal iktidarın, geleneklerin koyduğu bu ahlȃk ne Zehra’ dan ne Derya’ dan ne de bir başka kadından yana. Erkeği onun egemenliğini, namusunu koruyan kurallar bunlar, kadın namustur,  kadın dizini kırıp oturmalıdır, kadın işte kadın olarak kalmalıdır. Bunun dışına çıkınca da Derya gibi algılanır, sorgulanmadan, “hafif” olur ağırlığı neye göre değiştiği bilinmeyen toplumun gözünde. İşte bu nedenledir Derya’nın Zehra’ ya baştan beri aşkın gereksizliğinden, hiçliğinden, dem vurması. Çünkü kendisi de zamanında bir askere ȃşık olup hamile kalmıştır ve bebeğini hiç tanımadığı birilerine vermek zorunda bırakılmıştır, bütün bu acıları yaşadığı için içindeki ölmüş duygularını bir kenara bırakmış, duygusuz bir yaşama kendisini hapsetmiştir.
Zehra bebeğini doğurmak isterken, Derya ona bebeğini vermek zorunda olduğunu anlatır, iki çaresiz kadının Araf’ ta bekleyişidir bu, her gün birçok kadının beklediği o “sınır” ve o “aradalıktır” temsil ettikleri…Ne uzak  bir kaçıştır artık ne de yakın, onlar toplumsal normların ve kendi duygularının içine sıkışmış kadın kimliklerine gönderme yaparlar, her gün üçüncü sayfalarda gördüğümüz o gözleri morartılmış kadınlardır onlar da, umudun olmadığı, umutsuzluğun sınırsızlığında var olmaya çabalayan o kadınların temsilleridirler.
Kutulara sıkışmış hayaller ve umut
Filmin erkek karakterlerinden Olgun ise, Zehra ve Derya ile aynı yerde çalışan, babasının her gün dövdüğü, işkence ettiği, annesini kurtarmayı hayal eden aynı zamanda da Zehra’ ya ȃşık bir karakterdir. Tek umudu bir televizyon programında yarışmaya katılıp doğru kutuyu tahmin etmektir. O aslında kutulara sıkışıp kalmış umutların temsilcisidir. Yaşamın mucizesizliğine dair bir başkaldırının göstergesidir. Bir gün o kendi kutusunu açacak sevdiği iki kadını, annesini ve Zehra’ yı kurtaracaktır. O sıradan bir yaşamın içinde büyüsü bozulmuş bu dünyanın umutsuzluğunda, küçük mavi kutulara hapsedilmiş bir yaşamın göstergesidir. Çevresine dair bir kaygı gütmeyen o küçük kasabada, o benzin istasyonunda var olma çabası veren yüzlerce insanın temsilidir. O sihirli kutuyu ve medyanın tüm getirilerini sorgusuzca sahiplenmiş, kurtuluşun artık ya piyangoya ya da doğru sayıyı bilmeye indirgendiği bu dünyanın gerçekliğinedir göndermesi, burada ve bizden bir temsildir bu nedenle de Olgun, kolumuzun çarptığı ama yüzüne bakmadığımız, benzin istasyonunda arabamızı yıkayan, camlarımıza suyu fışkırtanlardandır, önemsemediğimiz için görmediğimiz o “küçük”  insanlardandır ki Yeşim Ustaoğlu’ nun bu filmdeki en önemli başarısıdır bu aynı zamanda, herkesin geçip gittiği o mola yerlerindeki insanların yaşamına inmek, onları görünür kılmak.
Şiddet, çaresizlik, uçurumlar ve kadının bilinen sonu
Zehra çaresizliğin içinde boğulmaktadır, artık ne işe gitmekte, ne yemek yemekte ne de yaşamaya dair bir tepki sunmaktadır. Küçücük odasında, uzaklara dair hayalinin kırıldığı noktada bir pencerenin çerçevesinin içine hapsolmuştur. Bir tepede uçuruma yakın bir kadın olarak Olgun’ a durumu anlatır. Olgun duruma çok sinirlenir ve Zehra’ nın durumundan Derya’yı sorumlu tutar. Kafasındaki tüm ataerkil ahlȃkçı normlarla, annesine babasının uyguladığı o şiddeti unutarak, erkeklik kültürünün zihninde bıraktığı en derin yarıklarla Derya’ya  saldırır. Bunun üzerine hapse giren Olgun bu sefer başka bir televizyon programıyla, “ ȃşıkları kavuşturan, kayıpları bulan, küskünleri barıştıran”, bir öğleden sonra kuşağı programıyla umutlarını yeşertmeye başlar.
Olgun’ un saldırısına uğrayan Derya ise kendi gerçeklikleri ve acılarıyla, yüzünde kalbinden daha az acıyan morluklarıyla bir trenle kendi uzaklığına doğru yola çıkar. Zehra ise ailesiyle yaşamsal hiçbir farkındalığı olmadan yaşamaya devam ederken, bir gece sancıyla uyanır, ailesinin götürdüğü sağlık kurumunun lavabosunda, bebeğini düşürür, meraklı bakışlar arasında kaygısızca, hiçbir şey olmamışçasına lavabodan çıkarak uzaklaşır. O artık kaygısızdır çünkü bütün yüklerini o lavaboda bırakmıştır, bebeğine bile acıyamayacak kadar bitkin düşmüştür, artık biliyordur çünkü o uzakların imkȃnsızlığını, annesinin attığı tokat kadar nettir artık gerçek, kaçış yoktur, umut yoktur, o kırmızı kamyonun gittiği yer belirsizdir, ama kadın olmanın sonu bellidir.
Ve filmin sonunda Olgun izlediği programın yapımcısına yazdığı mektup sayesinde, Zehra ile ceza evinde evlenir. Zehra’ nın bir kapatılma mekȃnında hapishanede, yaptığı bu evlilik kaderine kapatılan kadınların o bildik öyküsüne gönderme yapar gibidir, uzaklara kaçamayan kadının kendi sınırına teslim edildiği o kurumla evlilikle Araf’ tan kurtarılan kadınlar arasına katılır Zehra’ da.
Filme dair
Yeşim Ustaoğlu bu filmde her şeyin arada kaldığı yaşamsal durumların öyküsünü, oldukça sıradan ve basit bir dille anlatmıştır bana göre. Filmin baş mekȃnı olan benzin istasyonu aynı zamanda bir mola yeridir,  gidilen yer ve geride bırakılan yer arasında bir “aradalığı” temsil eder. Filmin karakterleri ise her gün karşılaştığımız o insan öykülerindendir, öldürülen, şiddet gören, yaşamın ve toplumsal cinsiyet rollerinin getirdiği kadere boyun eğmek zorunda kalan kadınlarla, erkeklik kimliğine hapsolmuş, kendini bununla var eden erkeklerin bilindik, bizden hikȃyesinin göstergeleridirler.
Filmin başında gösterilen çevreye dair olumsuz görüntüler ise belki de filmin en arada kalmayan sahnelerini oluşturmaktadır. Dünya kirleniyor! küçük mekȃnlarda, küçük karelere sıkışmış yaşamların arada kalmışlığının yanında, en temel gerçek bu, yaşam kendi seyrinde akıp giderken aslında insan kendisiyle birlikte doğayı da tüketiyor ve sanırım filmin görünmeyen derinde kalmış bir mesajı da bu.

Hiç yorum yok: