9 Nisan 2013

DUVARA KARŞI, FATİH AKIN, 2005


EMEK EREZ

Duvara Karşı: Kimlik, Göç ve Kadın

Giriş

                        Fatih Akın’ın ustalık dönemi eseri olarak tanımlanan 2004 yapımı “Duvara Karşı” filmi Almanya’ya göç etmiş birinci kuşak ailelerin çocuklarının yaşadıkları kimlik bunalımını yansıtan bir filmdir. Yapım, daha önceki dönemlerde yapılan göçmen filmlerinin aksine “marjinal” olarak adlandırabileceğimiz karakterler üzerinden göçmen kimliğinin melezleşmesine ve yaşanan gerilimli çelişkiye işaret ediyor. Film,  Almanya’ya göç etmiş birinci kuşak ailenin psikolojik sorunları olan kızı Sibel’in hem ailesiyle yaşadığı kuşak çatışmasından kurtulmak hem de kendi bireysel özgürlüğüne kavuşmak amacıyla, rehabilitasyon merkezinde karşılaştığı Cahit’le yaptığı kurgusal bir evlilikle başlıyor. Eşinin ölümünden sonra yaşamayı bırakmış, bütün kimliklerini ‘reddeden’ Cahit ile Sibel’in evlilik oyunu zaman içinde aşka dönüşüyor ve bu dönüşüm Cahit’in Sibel’i kıskanması sonucunda işlediği cinayetle daha da karışık bir hal alıyor. Filmin genel anlatımı bu olsa da filmin asıl anlatımı ayrıntılarla şekilleniyor; dolma, arabesk müzik, Cahit’in kıskançlığı gibi imgeler kimliğin gerçekten reddedilmesinin mümkün olup olmadığı sorusunun yanı sıra,  kültürel belleğin kimliğin yaşatılmasındaki rolünü ortaya çıkartıyor.
            İnsanın geçmiş yaşantısı, kökeni, kim ve ne olduğu sorusuna verdiği yanıt onun yaşam biçimini üretimlerini etkiler. Bu açıdan baktığımızda Duvara Karşı filminin Fatih Akın’ın kendi yaşamından izler taşıdığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Yönetmen çocukluğunun sıkışmışlığı arasında kendisini Türk filmlerine vermiş ve Yeşilçam melodramının kendine has büyüsü ile büyümüştür. Ve şöyle söyler: “Küçükken Hamburg’da evde videodan günde beş film izlediğim olurdu” . Bir işçi ailesinin esmer çocuğunun hikâyelerinin oluştuğu dönem işte tam da bu vakitlerde başlar. Özellikle ilk dönem filmlerinde ortaya çıkan Türkiye’ye nedeni bilinmez gidiş dönüş, aslında bilinçaltından gelen garip bir köken arayışıdır.[1] Duvara karşı filminde de yönetmenin kullandığı unsurlar onun göçmen kimliğini ve köken arayışını belirgin hale getirir çünkü filmde “iki arada kalmışlık” kültürel kimliğin Türkiye ve Almanya arasında gidip gelmesiyle anlatılır ve bu özellikle kullanılan müzik türleri ile daha da belirginleştirilir; arabesk, alâturka, rock, pop, punk bir aradadır. Bu durum arada kalmışlığın yanında çok kültürlülüğe de gönderme yapmaktadır.
            Duvara karşı filminde çok dillilik, çok kültürlülük, parçalılık gibi unsurlar ön plandadır. Bu bakımdan film Naficy’nin  “Aksanlı stil” (Nafici’den Akt. Yaren 2008: 71) olarak tanımladığı kategoride değerlendirilebilir. Diğer yandan Naficy, postmodern ya da geç modern parçalanma sonucu aksanlı sinemacıların marjinal bir konumdan merkeze doğru yer değiştirdiklerini, söz hakkı elde ettiklerini ve temsil araçlarını ele geçirmeye cesaret ettiklerini iddia eder. Bu yorum kültürel melezliğin ortaya çıkış biçimlerini ele almakta, göçmen filmleri marjinal bir muhalefet rolüne sıkıştıran önermeden çok daha uygun görülmektedir(Yaren 2008:47). Modern dönem sinemasında kullanılan imgelerin, evrensel, rasyonel, pozitivist ve tekilci yönü düşünüldüğünde bu konuda Naficy’ye katılmak mümkün görünmektedir. Bu  açıların dışında yapılan filmler gerçekten de son döneme kadar marjinal olarak görülüyordu, ancak postmodernizmin çokluk vurgusuyla birlikte hem ulus devlet içindeki azınlıkların hem de göçmen azınlıkların  kendilerini ifade edebilmeleri kolaylaşmıştır. Duvara karşı filmi bu bakımdan ele alındığında Almanya’da yaşayan ikinci kuşağın melez göçmen sineması içinde değerlendirilebilir.
            Duvara karşı Fatih Akın’ın belki de kendini tanımladığı bir filmdir. Film klasik bir göç filmi değildir, ancak içinde göç eden insanların yaşadığı iki arada kalmışlığın boyutu travmatik şekilde aktarılmıştır. Ayrıca bu filmle Fatih Akın bir Avrupa sinemacısı boyutunu kazanmıştır. Çünkü O kendisini “Avrupa’nın ötekisinin filmini yapan” bir yönetmen olarak tanımlamaktadır. Ayrıca Duvara Karşı aldığı ödüllerle de dünya sineması içinde özel bir yer edinmiştir. Bu ödüller:
·         2004- Deutscher Filmpreis En İyi Kadın Oyuncu
·         2004- The Quadriga Prize, Berlin
·         2004- Gümüş Ayna Ödülü En İyi Film (Oslo Film Festivali)
·         2004-Avrupa Film Akademisi En İyi Film
·         2004- Avrupa Film Akademisi Halk Ödülleri En İyi Yönetmen
·         2004- 54. Berlin Film Festivali- Altın Ayı (En İyi Film)
·         2004- Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği (FIRESCI) Ödülü
·         2005- Goya Ödülleri – En İyi Alman Filmi
Bütün bu ödüller de göstermektedir ki Fatih Akın yalnızca bir göç filmi yapımcısı değildir. O Avrupa sineması içinde önemli yeri olan Türkiyeli bir yönetmendir.

Türk Ve Alman Kültürü İçinde İki Kişilik, Sibel ve Cahit

            Sibel, Almanya’ya göç eden birinci kuşak bir ailenin kızıdır. Ve ikinci kuşağın yaşadığı kişilik ve kimlik bunalımlarını yansıtan bir karakter olarak, filmde karşımıza çıkar. İçeride geleneksel Türk aile yapısını yansıtan ailesi ve dışarıda Avrupa kültürünün yaşandığı bir Almanya… Bu ikilem Sibel’in bu iki yaşamın arasında sıkışmış bir kadın olmasına ve kendisini bu iki kültürün çıkmazında bulmasına neden olmaktadır.  Bu durumun ona sunduğu seçenek ise ölmek ve bu yaşamdan kaçmaktır. O bu nedenle intiharı denemiş ancak bu da çözüm olmamıştır. İntihar girişimi sonucunda getirildiği rehabilitasyon merkezinde Cahit’le karşılaşır.
            Cahit, eşinin yokluğuyla adeta dibe batan bir adam. Arabayla duvara vuran, düşmüş, incinmiş ve yaralanmış bir hasta. Nihilist, her şeye boş vermiş, bütün kimliklerini yakmış yersiz yurtsuz bir adam. Bira şişeleri toplayarak yaşamını kazanan, yüzündeki derin çizgilerden acıları gizlenmiş bir karakter. Filmde doktorla yaptığı konuşmada intihar etmeye çalışmadığını söyleyen, ancak belki de içindeki duvarlara vurmaya çalışan ikinci kuşak bir Türk göçmeni… Getirildiği rehabilitasyon merkezinde Sibel’le karşılaşırlar.
            Sibel ve Cahit aslında birbirlerinin kurtarıcısı gibidirler. Sibel duvarlarını kırıp özgür bir kadın olarak yaşamını sürdürmeye kararlı bir kişilik, Cahit ise yaşamdan bir beklentisi kalmamış her şeye boş vermiş bir adamdır. Sibel hastanede Cahit’i görüp evlenme teklif ettiğinde ona başlangıçta sert bir tavır takınır. Ancak Sibel’i gözlemlediğinde onun kurtuluşunu kendisine bağlı olduğunu fark eder. Bu aynı zamanda onun kendisiyle olan bağlarının da güçlenmesine sebep olur. Çünkü Sibel’in kurtarıcı prensi olma fikri onun yaşamına uzanan bir dal gibidir.

Almanya’da Türk Aileler: İçerisi ve Dışarısı İki Farklı Kültür

            Filmde Sibel’in ailesinin tipik bir Türk ailesi olduğundan bahsetmiştik, otoriter, değerlerine bağlı bir baba, ailesinin ve kültürel çevrenin kendisine yüklediği tüm rolleri boyun eğmeden kabullenmiş bir ağabey, suskun belki de acılarını içselleştirmiş anne ve bütün bunların dışında kendi kadınlığını gerçekleştirmeye çalışan Sibel. Türkiye ve doğu kültüründe esas birim ailedir. Dışarının tehlikelerine karşı barınmak, yemek, yaşamı idame ettirebilmek için aile bütünlüğü ve dayanışması şarttır. Bütünlük bozuldu mu herkes teker teker sonbahar yaprakları gibi dökülür. Batıda ise aile değil birey esastır. Düzen bireyin, hakları ve özgürlükleri üzerine kuruludur. (Vassaf 1983:124) Bu açıdan bakıldığında dışarıdaki aile kültürü ve ev içi aile kültürü arasındaki bu farklılığın göçmen ailelerin çocukları oldukça olumsuz etkileri olduğu söylenebilir. Çünkü kimliği yeni oluşmaya başlamış çocuk ya da genç göçmenler için bu ikilik iki kültür arasında sıkışmaya sebep olur. İşte Duvara Karşıdaki Sibel karakteri tam da bu bahsedilen sıkışık kimlik üzerinden şekillenmiştir.
Bu aile portresi üzerinden Almanya’ya göç etmiş ailelerin bahsettiğimiz anlamdaki sorunlarına bir gönderme yapılabileceğini düşünüyorum. Filmdeki bu aile tipi kültürel olarak, Almanya’ya göç etmiş ailelerin adeta bir yansıması gibidir. Birinci kuşak için gidilen ülke, zorunlu bir hizmet döneminin yaşanacağı ancak eninde sonunda geri dönüşülecek bir yerdir. Bu nedenle birinci kuşak için gidilen ülkenin kültürel yapısı onları çok ilgilendiren bir durum değildir. Araştırmalara göre birinci kuşak hâla kendi kültürel değerlerini korumakta, ikinci kuşak ise iki kültür arasında bir yaşam sürmektedir (Şahin 2010: 55). Duvara Karşı filminde de Sibel’in yaşadığı ikili kimlik ve kendini bulma çabası Almanya’ da yaşayan ikinci kuşak göçmen çocuklarının sorunlarını yansıtmaktadır. Seksenli yıllarda yapılan bir araştırmaya göre ise Almanya’da birinci kuşak ailelerin çocuklarının sık sık evden kaçma girişiminde bulundukları ya da ayrı evde yaşamak istedikleri ortaya konmaktadır. Bunun sebebi ise daha çok baba ile yaşanan anlaşmazlık, evin dışında kalan yaşam -okul, iş, sosyal çevre- gibi etkenlere bağlanmaktadır.(Vassaf 1983: 66)
Almanya’da doğan ikinci neslin yaşamı düşünüldüğünde gerçekten de nesillerinin ikinci olmasının getirdiği bir yığın sorun olduğu görülmektedir. Bu genç yaşlar zaten insanların birbirine benzemek istediği, topluluğa ters düşmekten utandığı çağlardır. Öğretmenler, sosyal çalışma uzmanları, okul psikologları hep bununla uğraşmaktadırlar. Yoksa Avrupa’nın yerlisine ters düşen çocuklar horlanmakta, ayıplanmakta, herkesin önünde gülünç durumlara düşürülmektedirler. Dışarıda böyle bir ortama uyum sağlamaya çalışan çocuk eve gidince kendisini bambaşka bir değerler silsilesi içinde bulmaktadır. Ve dışarıya sağlamaya çalıştığı uyumu benzer bir şekilde evin kurallarına göre yeniden şekillendirmektedir. Bu bağlamda Duvara Karşı filminde Sibel karakteri bu ikilemi yansıtan bir imge olarak düşünülebilir. Sibel bu ikilem karşısında kendine sunulan yaşamı reddetmekte, arzuladığı yaşama kavuşmak için çabalamaktadır.
 Sibel’e göre ‘özgürlük’ bağımlılıklardan kurtulmak anlamına gelmektedir. Onun ulaşmaya çalıştığı kişilik arada kalmışlığın içinden fışkıran marjinal bir kimlik arayışıdır. Onun seçimi ne ailesinin ondan yaşamasını istediği bir yaşamı ne de batılı bir bakış açısını içerir. O yalnızca kendisinin istediğini yapmaktadır. Bunun için Cahit’le evlenir çünkü böylece geleneksel kültürün kendisine dayattığı yaşam biçiminden kurtulacaktır.  Böylece Sibel bu evlilikle  geleneği kendi lehine çevirmeyi başarır ve kendi istediği kimliğe bürünmek için yola çıkar.

Dolma, Çikolata, Çiçek Ve Arabesk Müzik

Duvara karşı filminde üzerinde durulması gereken bir diğer nokta filmde çizilmeye çalışılan özgür, kimliksiz kişiliğin karşısında duran ve kopulamayan geleneksel imgelerdir. Bu imgeler kültürün insanı biçimleyen ve kuşaktan kuşağa aktarılan durumuna ve oluşan kültürel hafızaya gönderme yapar. Gelenekler, normlar, yemek yeme alışkanlıkları, müzik türleri gibi yaşamda var olan kültürel edinimler kimliği oluşturan unsurlardır. Ve bu unsurları terk etmek çok kolay değildir.
Filmde Sibel ile evlenmeyi kabul eden Cahit arkadaşını ‘kız’ isteme töreni için ikna eder. Giderken çikolata ve çiçek alırlar çünkü Türkiye’de ‘kız’ istemeye giderken çiçek ve çikolata alınır. ‘Kız’ isteme sahnesinin en çarpıcı diyalogu Sibel’in ağabeyi ile Cahit arasında geçer. Ağabey Cahit’e “Türkçene ne oldu” diye sorar ve Cahit “çöpe attım” diyerek karşılık verir. Türkçesini çöpe atacak kadar kültürüne yabancılaşan Cahit’in ‘kız’ istemeye gelirken, saçlarını kestirmesi ve uygun giyinmesi birinci nesil olan Sibel’in ailesi açısından önemlidir. Baba Cahit’e pek güvenmese de Sibel’in isteğiyle kızı verir.
Birinci nesil için kültürün devamlılığı çok önemlidir. Örneğin Fransa’da yaşayan Türkler Fransızlarla evlenmedikleri gibi kendi aralarında da az evlenmektedirler. Genel olarak Türkiyeli tanıdık ailelerin kızları ya da oğulları ile evlilik yapılmaktadır (Akgönül 2008: 95). İthal gelinler Türk kültürünü gelecek kuşaklara aktaracak otantik bir unsur olarak görülürken ithal damatlar, genelde yurt dışındakilerden daha eğitimli oldukları için kayınlarının prestijlerini yükseltmeleri açısından tercih edilirlerdi (Akçapar 2007: 409). Cahit için ithallik bir durum yoktur ancak Sibel’in ailesi için Türkiyeli gibi kız istemeye gelmesi gerekmektedir. Ayrıca Cahit’in “Türkçemi çöpe attım” ifadesi oldukça manidardır. Çünkü ikinci nesil için kendi dilini öğrenmek oldukça zor olmuştur. Ayrıca Batı Avrupa Ülkelerinde dil öğretecek kurum olmadığı gibi, zaten bu ülkeler dil öğretimini desteklememişlerdir. Ayrıca ders verilecek mekânların koşulları uygun olmadığı gibi kullanılan öğretim malzemeleri de oldukça çağdışıdır. Türkçenin öğretilmesi için Türkiye’den gelen öğretmenler verimli olamamışlardır çünkü onlar da geldikleri ülkede adaptasyon sorunu yaşamışlardır (Yağmur 2010: 226).
Yapılan bir alan araştırmasında Almanya’da ikinci nesil fabrika işçisi Mustafa bey Türk çocuklarının kendi kültüründen kopmalarını destekleyen politikaları şöyle açıklamıştır:
Burada okullarda Türkçe konuşmak yasaklanmaya başlandı. Zaten Türkçe dersi seçmeli dersti, puanı falan yoktu. Çocukların gözünde Türkçenin bir değeri ve önemi kalmıyor…Daha dört yaşında Almanca öğreniyorlar ve çok güzel konuşuyorlar, ama bu arada Türkçeyi unutuyorlar… Oysa çocukların kendi kültürlerini devam ettirmeleri de zenginliktir.”(Şahin 2010: 122)
Daha önce de vurguladığımız gibi ikinci nesil için hep iki ayrı yaşam ve iki ayrı kültür olmuştur. Bir yandan Türkçenin birinci kuşak aileler tarafından unutturulmama kaygısı, diğer yandan Almanca öğrenimi, çocuklar daha küçük yaşta her şeyi ikili bir şekilde yaşamışlar ve bu durum onların kendilerini tanımlamalarında da etkili olmuştur. Cahit ve Sibel karakterleri üzerinde de kendilerini kimliksel olarak tanımlayamama göze çarpar. Kurgu da olsa bu iki karakterin yaşadığı aidiyetsizlik duygusu gerçekle oldukça örtüşmektedir.
‘Kız’ isteme geleneğinin yerine getirilmesinden sonra Türk usulü bir düğün yapılır, düğünde çalınan müzik, giyilen kıyafetler ve daha pek çok unsur Türkiye’nin herhangi bir yerindeki herhangi bir düğünden farksızdır. Türkiye’nin düğün kültürü Almanya’ya göç ettirilmiş gibidir. Bu da Almanya’ya ya da Avrupa’nın herhangi bir ülkesine göç eden birinci kuşak göçmenin yaşam biçimiyle ve kültürüyle göç ettiğini ve onu yaşatmaya devam ettiğini gösterir.
Yemek yeme alışkanlıkları kültüre, yaşanılan bölgeye hatta yaşanan bölgenin iklimine bile gönderme yapabilir.  Bu nedenle yönetmen belki de en geleneksel Türk yemeklerinden birisi olan biber dolmasını imge olarak kullanmıştır. Sibel evde yemek hazırlar, sofrada Türk usulü dolma ve rakı vardır. Kimliklerine, kültürlerine karşı bir duruşu temsil eden bu iki karakter kökenlerine gönderme yapan yemeklerle “ne orada, ne burada ve arada” (Eriksen 1993: 98) cümlesini temsil etmektedirler.
Sibel ve Cahit’in evlilik günleri başlar, Sibel ilk iş olarak evden kaçmak için biriktirdiği parayla Cahit’in evini düzenler. Bu da ilginç bir çelişkidir, özgürlüğüne kaçmak için evlenen Sibel adeta “yuvayı dişi kuş yapar” söylemine uyarcasına eve çeki düzen verir. Daha sonraki günlerde ise arzuladığı yaşama kavuşma isteğiyle gece yaşamına, alkole, uyuşturucuya tutunur, dövme yaptırır, peercing taktırır ve tek gecelik ilişkiler yaşar. Cahit’le birlikte gittikleri bir mekânda tanıştığı adamla gider.  Cahit’in ise Sibel’e karşı olan duyguları gittikçe farklılaşmakta ve aşka dönüşmektedir. Sinirlenir ve eve gelip Sibel’in düzenlediği odayı dağıtır. Kimliklerini reddeden Cahit kökenlerinde olan kıskançlık duygusunun su yüzüne çıkmasıyla “Türk erkek kimliğine” ya da kökenlerine dönüş yaşamaktadır. Cahit’in duyguları bu yönde gelişirken Sibel’de Cahit’ karşı kayıtsız değildir.
Bu gelişmelerle birlikte Sibel ve Cahit arasındaki yakınlaşma cinsel bir birlikteliğe dönüşür. Ancak Sibel Cahit’le birlikte olmak istemez, çünkü onunla birlikte olmak “onun karısı olmak” anlamına gelmektedir ve Sibel için bu yeni bağımlılıklar anlamına gelmektedir.
Bütün bu süreçte Cahit’le birlikte Sibel’inde duyguları değişmektedir. Ancak bir gün Cahit Sibel’in birlikte olduğu bir adamın (Niko) onun hakkında olumsuz bir şekilde konuşmasıyla yani  “namusuna dil uzatması” sebebiyle  kavga eder ve onu öldürür. Bu hem Sibel hem de Cahit için yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Müzik şimdiki zamanı kısaltır, onu parçalara bölüp onunla insan ömrüne ulaşan köprüler kurar. Şarkıyı dinleyen de söyleyen de müziğin belli bir amaca yönelişini benimser ve onda geçmişin, şimdiki zamanın ve geleceğin yitirilmiş bir karışımını bulur (Berger-Mohr 1975).  Bu anlatı da olduğu gibi filmde kullanılan müzikler geçmişi, şimdiyi ve geleceği temsil eder. Kafası ve hayatı karışık olan insanlar trajedilerini yaşarken kafalarında hem Depeche Mode, hem Sezen Aksu, hem de Ağır Roman çalarlar. Filmde müzik iki arada kalmış bir kültürel kimliğin vurgusunu yapar. Biryandan “ Punk is No Dead” diyen bir kültürün karşısına, İstanbul manzarası eşliğinde bir saz heyeti ve kökenlere gönderme yapan alâturka müzik konulur. Bu da hem çok kültürlülüğü hem de arada kalmış bir kimliğin ikili yönünü teşkil eder.  
Filmde kullanılan imgeler ve onun çağrışımıyla ortaya çıkan, gelenek, kültür, değerler ve kimlik Almanya’da yaşayan ikinci kuşağın içinde bulunduğu gerilimli çelişkiye işaret etmektedir. Evde ayrı bir kültürle yoğrulan ikinci kuşak, dışarıda bambaşka bir kültürle karşılaşmakta ve çoğunlukla ikisine de tutunamayıp marjinalleşmektedir. Nafiz Tok’a göre kültürün bireyler için iki hayati rolü vardır. Kültür hem bireysel özgürlük için hem de kişisel kimlik için bir ön koşuldur. Bu nedenle de iki temelli bir kültür yaklaşımı vardır, özgürlük temelli ve kimlik temelli. Özgürlük temelli kültür yaklaşımı bireysel seçim için seçenek ve anlamlar sağlayarak onu teşvik eder. Kimlik temelli yaklaşım ise bireyin bireysel özgürlüğünü kullanarak bir kültürle kendini tanımlamasıdır. (2003: 38 v.d) Filmdeki karakterler üzerinden bakıldığında Sibel ve Cahit’in özgürlük temelli bir kültür yaklaşımını benimsedikleri, Sibel’in ailesinin ise kimlik temelli bir yaklaşıma göre hareket ettikleri söylenebilir. Çünkü Sibel ve Cahit kendilerini nasıl tanımlamak istediklerine kendileri karar vermeye çalışmaktadırlar. Ancak aile kendisini edindiği kültürle ifade etmeye çabalamaktadır.

Cahit Hapiste Sibel İstanbul’da

            Cahit’in işlediği kıskançlık cinayeti iki karaktere ayrı yollar çizer. Cahit hapse girer ve Sibel yine ailesiyle karşı karşıya kalır çünkü Cahit’in işlediği cinayet gazetelerde kıskançlık cinayeti başlığıyla yer alır. Ve konu yine kadının namusuyla ilişkilendirilir. Sibel’in ağabeyi onu öldürmek için peşine düşer. Oysa, kendi namusu için kardeşini öldürmeye çalışan ağabey, daha önce filmin bir sahnesinde eniştesini geneleve çağırmıştır. Bu da mevcut ahlak anlayışının sahteliğine gönderme yapmaktadır. Çünkü onun gözünde kadın bir arzu nesnesi, cinsel bir imgedir.
            Sibel ağabeyinden kurtulmayı başarır, eve gider ve saçlarını keser, Sibel için bu an gerçekleriyle yüzleştiği andır. Ve Sibel İstanbul’da yaşayan bir akrabası olan Selma ablasına gider Selma bir otelin yöneticisi güçlü bir kadındır. Ona otelde iş verir ancak Sibel mutsuzdur ve içinde bulunduğu durumu Cahit’e yazdığı mektupta şöyle anlatır: “Sevgili kocam, buraya geleli birkaç hafta oldu. İstanbul renkli hayat dolu bir şehir. Burada yaşamayan tek şey benim” Sibel içinde bulunduğu duruma, çalıştığı işin renksizliğine dayanamaz. Televizyonda izlediği bir halter turnuvasında Sibel isimli halterciyle kendisini özdeşleştirir. Onun ağırlığı kaldırması Sibel’in gücünü toplamasını simgeler. Sibel İstanbul’da da kendini ve kadınlığını aramaya devam eder barlara gider eğlenir ancak O İstanbul’da da ötekidir. Bir barda dans ederken ona bakan erkekler için o yabancıdır. Bir lokantada yemek yerken yanlarına oturduğu kişiler için, tanımlanamayacak kadar uzaktır. O içinde yaşadığı toplumun hem yabancısı hem de ötekileştirilmiş kadınlarının temsilcisidir.
            Ve Sibel’e barda tecavüz edilir. Sibel bardan çıkışında sokakta kendisine laf atanlarla kavga eder. Öldürülesiye dövülür. Ancak bağırmaktan onlara küfür etmekten vazgeçmez bu onun kadınca erkeklere isyanıdır. Yerde yığılmış bir şekilde yatarken bir taksici onu bulur ve kurtarır. Kurtarıcısı olan taksici onun evlenip yaşamını kuracağı kişi olur.
            Yıllar sonra Cahit hapisten çıkar ve İstanbul’a gelir, Selma’ya Sibel’i sorar. Sibel’in evlendiğini hatta çocuğu olduğunu öğrenir. Cahit “ aramıza girecek kadar güçlü müsün Semra?”  diye sorar “Sen onun hayatını mahfedecek kadar güçlü müsün? cevabını alır. Cahit gitmez ve Sibel kocasının şehir dışına çıkmasıyla onu görmeye gider. Konuşurlar, birlikte olurlar ve Cahit ona Mersin’e gitmeyi teklif eder. Ertesi gün buluşmak için sözleşirler ancak Sibel gelmez, Cahit Mersin’e doğru yola çıkar. Sevdiği kadına ulaşmak için dilini bile çöpe attığı ülkesine geri dönmüş olan bir adamın bu yolculuğu belki de onun köklerine yapacağı bir yolculuk olacaktır.

                 Sonuç

            Melez göçmen sineması içinde değerlendirebileceğimiz, Duvara Karşı filminin özeti aslında adında gizlidir. Almanya’da yaşayan ikinci kuşağın yaşadığı kimlik bunalımlarını ve önlerine örülen duvarları yıkma çabaları uç karakterlerle anlatılmaya çalışılmıştır filmde. İki arada kalmış kişilerin iki kültür arasında sıkışmış benliklerinin, kendisini bulma çabası Sibel ve Cahit örnekleri üzerinden anlatılmaktadır. Kendilerine dayatılan yaşamları reddeden ancak gelenekçi yönlerinden de vazgeçemeyen karakterlerin analizi yapılmıştır filmde. Kullanılan imgeler iki aradalığın temsilcisi gibidirler.
            Filmde kadın kimliği özel bir yer tutar, Sibel topluluğa sahteci namus yaklaşımına, babaya, kocaya bağımlı olmayan özgür kadının temsilcisidir. O kendi bedeninin sahibi olan özgür karakterli bir kadın imgesi çizer filmde. Ancak sonunda evlenir ve huzurlu bir yaşamı tercih eder, bu tercih değil zorunluluktur aslında kadının kaderini vurgular ama umutsuzluk yoktur.
            Filmin erkek karakteri Cahit ise geleneksel erkek yapısının çok dışındadır. Geleneksel sinemanın erkek kahramanları gibi kadından daha güçlü ideal bir ego olarak sunulmamıştır filmde. Tam tersine her şeyini kaybetmiş nihilist bir karakterdir. Ancak O da ikinci neslin arada kalmışlığının temsilcisidir, çizdiği karakterin tam tersi bir tutumla sevdiği kadını kıskanıp cinayet işlemiştir.
            Geleneksel ataerkil aile yapısı filmin bir diğer noktasıdır.  Birinci kuşak göçmen aileyi temsil eden Sibel’in ailesi klasik bir Türkiye ailesini yansıtmaktadır. Kızının gazetede çıkan haberlerinden sonra çocukluk fotoğraflarını yakan bir baba onları muslukta söndürmeye çalışan bir anne ve namusunu kurtarmak için kız kardeşini öldürmeyi görev edinen bir ağabey, bu yapı dışarıda başka bir dünyanın olduğu Avrupa şehirlerinde yaşayan ikinci kuşak göçmen çocuklarının yaşadığı uyumu daha da güçleştirmekte ve ikili kimliği derinleştirmektedir.               


Kaynakça
Akçapar, Şebnem K, (2007), “Batı Avrupa’da Yaşayan Türk ‘İthal Gelinler’ ve Entegrasyon Sorunları: Belçika Örneği,” Kökler ve Yollar: Türkiye’de Göç Süreçleri. A. Kaya ve B. Şahin (der). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Akgönül, Samim, (2008), “Din, Çok Bağımlılık ve Kimlik Korkusu Ekseninde Fransa Türkleri,” Entegrasyonun Ötesinde Türkiye’den Fransa’ya Göç ve Göçmenlik Halleri, D. Danış ve V. Irtis (der), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Berger, John- Mohr, Jean, (1975), Yedinci Adam, İstanbul: Agora Kitaplığı.
Eriksen, Thomas H. (1993), Etnisite ve Milliyetçilik: Antropolojik Bakış Açısı, Ekin Uşaklı (çev.), İstanbul: Avesta.
Şahin, Birsen (2010), “Almanya’daki Türk Göçmenlerin Sosyal Entegrasyonunun Kuşaklar Arası Karşılaştırması: Kültürleşme”, Bilig,  55:103-104.
Tok, Nafiz (2003), Kültür, Kimlik Ve Siyaset, İstanbul: Ayrıntı.
Vassaf, Gündüz (1983), Daha Sesimizi Duyurmadık: Avrupa’da Türk işçi Çocukları, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Yaren, Özgür (2008), Altyazılı Rüyalar: Avrupa Göçmen Sineması, Ankara: Deki.
http:// www. Bakiniz.com/kısa-ve-acisiz-duvara karşi/.
Yağmur, Kutlay (2010), “Batı Avrupa’da Uygulanan Dil Politikaları Kapsamında Türkçe Öğretiminin Değerlendirilmesi,” Bilig, 55: 122.

Hiç yorum yok: