14 Nisan 2013

YAZGI, ZEKİ DEMİRKUBUZ, 2001


EMEK EREZ

Yazgı: Nihilizm ve Musa :

Yazgı, nihilizm ve de Musa, başlığımızdan da anlaşılacağı üzere yazının konusunu ZekiDemirkubuz’un Yazgı filmi ve filmin baş karakteri Musa (Serdar Orçin) ile ilgilidir. Genel olarak bir film eleştirisi olmasının ötesinde bu yazıda, Musa karakteri onun tüm ahlâk normlarını yıkan, seyircide nefretle karışık bir sempati uyandıran karakteri üzerinde bir çözümleme yapmak amaçlanmaktadır. Musa neyi temsil etmektedir? modern bireyin toplumsal kuralları gözetmeden var olması mümkün müdür?. Beklenmedik tavır ve davranışlar toplumca nasıl algılanır? Bu sorular çerçevesinde hiçlik duygusu, bu duyguyu hisseden bireyin toplumsallık içinde varoluş çabası yazının asıl meselesini oluşturmaktadır.
Nihilizm sözcüğü kökenine bakıldığında acıyı, çatışmayı ve antagonizmayı kabul edememe halini anlatır. Acısız bir yaşam arayışı, dünyayı olduğu gibi kabul etmemekle aynı kapıya çıkar çünkü acı, çatışma ve antagonizma yaşamın birer parçasıdır. Yani köken olarak nihilizm acı, çatışma ve antagonizmanın artık var olmadığı yanılsamalı bir dünya, aşkın bir cennet icadıdır (Diken 2009: 13) Bu tanımda bahsedilen acısız aşkın yaşam, Zeki Demirkubuz’ un 2001 yapımı Yazgı filmindeki Serdar Orçin’in canlandırdığı Musa karakterini hatırlatmaktadır, filmin başlangıcında sıradan, annesiyle yaşayan gündelik yaşamda çok sık karşılaşılabilecekmiş gibi görünen karakterin film ilerledikçe ortaya çıkan “çarpıcı” tavır ve tutumları yukarıda bahsedilen yanılsamalı bir dünyanın insanını hatırlatacaktır.  Türkiye sinemasının bana göre en nihilist karakteridir Musa,toplumsal normların olabildiğince dışında ne kendisine ne insanlığa bir faydası olmasının kaygısını gütmeyen, modern dünyanın içinde modernizmin biçimleyemediği bir insan figürüdür. İşte bu nedenle önemlidir sinema için çünkü klasik bir kahraman değildir, filmi izleyen bir çok kişi üzerinde şaşkınlık yaratacak kadar toplumun dışındadır ve bu nedenle toplumsal bütün ön yargıları üzerinde barındırır.
O bir şeytandır, tıpkı Karamazov  Kardeşler’de yazarın belirttiği şeytan tanımlamasına uyar. Bu kitabın sonuna doğru şeytan şöyle der, modern çağda “en iyi ve en güzel” in yüceltilmesinin gülünçlüğünü ilan edip, ılımlılık talep ederek,  kötülüğün dilini artık konuşmayan, sıradan, normalleşmiş bir şeytandır  ; içinde kötülük olmayan, paradoksal vasat bir şeytandır ( Diken 2009: 11). Diken’in burada bahsettiği insandır Musa, topluma göre bir şeytandır ama vasat bir şeytan içinde kötülük barındırmayan ancak iyiliğe de mesafeli duran bir şeytan… Modern dünya içinde bireyin kendisi, dışındakilere olan mesafesidir bir bakıma ki filmin pek çok sahnesi bunu yansıtır. Örneğin:  Musa’nın bir gece annesi ölür ve O bu durumu nerdeyse iki gün sonra fark eder ayrıca filmin daha sonraki sahnelerinde annesinin ölümünden bir rahatlama duyduğunu da belirtecektir. Aslında bu bir üzülmeme durumu değildir bir tepkisizlik halidir Musa aslında annesinin ölümüne üzülmemekten çok herkes gibi davranmadığı için tepki toplamaktadır normalde annesi ölen kişi toplumun kendisine öğrettiği gibi yıkılır, acı çeker, ağıt yakar Musa bunu yapmadığı için aykırıdır çünkü kalıpların dışındadır ve Foucault’un deyimiyle iktidarın gözetimine hapsolmamıştır (Foucault’tan akt. Lewellen 2011: 242). “İktidarın gözetimi” deyimini burada “toplumsal göz” manasında kullanıyorum, modernizm ve modern birey iktidar tarafından üretilir varsayımına dayanarak, toplumsal gözün aslında iktidarı temsil ettiğini düşünmek yanlış olmayacaktır. İktidarın denetimine hapsolmuş toplumsal göz bireyde bir sıkışmışlık duygusu yaratır, tıpkı Musa karakterinin üzerinde yarattığı gibi bir etkidir bu annesi ölen Musa’nın nasıl davranması gerektiği bu göz tarafından belirlenir, bunun dışında bir tavır sergileyen Musa bu nedenle filmin sonraki sahnelerinde cinayet işleyecek bir katil gibi görülür çünkü o annesinin ölümü karşısında herkesin ondan beklediği gibi davranmamıştır.
Musa bir Zerdüşt’tür aynı zamanda, Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabında Zerdüşt’ ü bir “tip” olarak şöyle tanımlar; şimdiye dek kutsal, iyi, dokunulmaz ve ilahi diye  adlandırılan her şeyle safça ve içinden geldiği gibi, düşünmeksizin oynayan “bir tinin ideali” , dünyevi bir tiple karşı karşıya geldiğinde bu tür bir tip, acımasız görünecektir, der Nietzsche.  Zerdüşt kişiliği, Nietzsche’ye, kendisinin “ahlâkın kendini alt-etmesi” olarak adlandırdığı şeyi sembolize eder. İyi ve kötü arasındaki çatışmayı ilk kez evrenin işleyişine yerleştiren ve ahlâkı metafiziğe dönüştüren, İran’lı peygamber Zerdüşt’tü. Dolayısıyla, hataların en mukadder olanını yani ahlâkı yarattığından, onu tanıyıp alt edecek ilk kişi de Zerdüşt olmalıdır (Nietzsche’den akt, Ansell-Pearson 1994: 135) Yazarın Zerdüşt tanımı aslında Musa’yı da tanımlar, Musa bir Zerdüşt’tür çünkü bir ahlâk yıkıcıdır, seyirci onunla karşı karşıya geldiğinde acımasız bir karakter görür karşısında tıpkı Nietzsche’nin işaret ettiği gibi.  Ama aslında acımasız mıdır bu tartışılır en yakın arkadaşı kapı komşusuna karşı oldukça anlayışlıdır çünkü Engin Günaydın’ın canlandırdığıNecati karakteri de toplumun kabullenemeyeceği türdendir karşılıklı olarak birbirlerini yadsımazlar çünkü ikisi de farklıdırlar, toplumca acımasız olan ancak kendi içlerinde tutarlı karakterlerdir. Düz bir çizgileri vardır birilerine göre kötülerdir iyinin kutsallığının ne olduğunun sorgulandığı modern dünya içinde kendilerinin iyileridirler başkalarının değil. Onlar yine Nietzsche’ye atıfla belirtmek gerekirse ahlâkın kendisini alt etmişlerdir.  
Sartwel’e göre sorumluluk dünyevi bir şeydir, kişinin kendi gardiyanı olarak kapasitesi neyse onunla bir şey yapması, basitçe kişinin eylemlerinin o kişinin eylemleri olduğunu inkâr etmesi, kişinin eylemlerinin kendisine tayin ettiği görevin yükünü hafifletmesidir ( Sartwell, 1996: 94). Zeki Demirkubuz Musa karakterini yaratırken bunu düşünmüş müdür? Bilinmez ancakMusa karakterinde şöyle bir durum vardır o kendi gardiyanı olarak, toplumsal yapının ve onun kurallarının dışında bir birey olarak toplumsal eylemleri inkâr eder ve kendisine tayin edilen yüklerden kurtulur. Ancak Musa bunu bir şeye bir duruma karşı olsun diye yapmaz bu onun kendi seçimidir, ne bir kitapta okumuştur, ne de birinden duymuştur kendisini birilerinin ya da bir şeylerin kapatmasına izin vermemiştir kısaca bir iktidar biçemi değil, bir kendilik iktidarıdır.  
Modern hayatta birey birçok şeyle mücadele etmek zorunda kalır. Kendi bağımsız hayatını, eski aile, kabile, din, köken ve sınıf bağı dışında yaşamalı, ayrıca bunu yeni talimatlar, devlet, iş piyasası, bürokrasi ve bahis kuralları içinde yapmalıdır (Niedzviecki, 2009: 160). Bahsedildiği gibi birey modern dünyada varoluşu mücadeleye bağlıdır, modern dünya kurumlarıyla bireyi seri üretilmiş bir nesne gibi biçimler. Modern insan kurumlara adeta mecbur bırakılır, Musa içinse bu kurumlar bilindiği gibi bir anlam ifade etmez onun polisle olan diyaloğu bunun çok açık delilidir:
            Polis: avukat tuttun mu?
            Musa: hayır.
            Polis: Sinem Arca’ yı tanır mısın?
            Musa: eşim olur, ancak kendisini tanımam.
            Polis: insan tanımadığı biriyle evlenir mi?
            Musa: kim olduğunu merak etmedim.
            Polis: inançlı biri misiniz?
            Musa: tanrıya inanmam.
            Polis: satanist misiniz?
Filmden aldığımız bu diyaloglar Musa’nın toplumun kendisinden beklediği hiçbir davranış kalıbına uymadığını gösterir, bir insanın eşini tanımaması, inançsız olması gibi ahlaksal değerler açısından kabul görmeyecek bu durumlar Musa için gayet sıradandır, o karısı ile O, istediği için evlenmiştir, bir avukat tutmasının gerekliliği onun için bir anlam ifade etmez. Onun için bürokrasi, evlilik v.s birer hiçlik durumlarıdırlar, o bu kurumlara mecbur bırakılamayacak kadar biçemsiz bir bireydir, kendisidir.
Musa annesinin ölümüne üzülmemesi de delil sayılarak, patronunun eşini ve çocuklarını öldürmekten yargılanır, o toplum gözünde vicdansız caninin tekidir çünkü kimse cinayeti işleyenin başka biri olabileceği üzerinde durmaz, değil mi ki o annesinin ölümüne bile üzülmemiştir o zaman cinayeti de o işlemiştir. Butler, melankolinin genel anlamıyla toplumsalın sınırlarının nasıl kurumsallaşıp sürdürüldüğü konusunda potansiyel bir anlayış sürdüğünden bahsetmektedir. Ona göre melankoli ilk başta nesnenin kaybının inkâr edildiği bir durum, kaybedilen kişiye olan matemin sapkın bir biçimi olarak görünür. Bu nesne kaybı büyüsel bir biçimde kişinin psişik yaşamının bir parçası olarak korunur. Melankolinin toplumsal yaşam açısından, özellikle de psişik yaşamın toplumsal düzenlenişi açısından nasıl okunabileceği ilk anda açık değildir. Ancak melankolinin açıklanışı psişik ve toplumsal alanların birbirleriyle ilişki içinde nasıl üretildiklerinin açıklanışıdır. Musa işte bu kurumsal, toplumsal ve psişiklik arasındaki bağa hizmet etmediği için, annesinin ölümü karşısında melankoli üretmediği için toplum tarafından bir cani olarak algılanmıştır, toplumsal iktidar onu kendi kültürel kalıplarıyla biçimleyemediği için kendi kafasında yargılamış ve hükmünü vermiştir.
Filmin belki de en önemli ve dikkat çekici sahnesi savcı ile Musa arasında geçer. Sahne gardiyanın Musa’yı getirmesiyle başlar, O patronunun karısını ve çocuklarını öldürmekten dört yıl boyunca idam cezasıyla yargılanmıştır. Ancak patronu çektiği vicdan azabına daha fazla dayanamayıp, suçunu itiraf etmiş ve intihar etmiştir. Savcı Musa’nın nasıl olup da bunca yıl sessiz kaldığına bir türlü akıl erdiremez ve ona sorular sormaya başlar. Ancak Musa her zaman ki kayıtsızlığıyla savcının karşısında oturmakta hiç bir  sevinç belirtisi göstermemektedir. Savcı patronun itiraf mektubunu okuyup okumadığını sorar, Musa bunun kendisiyle ilgili olmadığından bahseder. Daha sonra savcı mektubu okumaya başlar, Musa ilgisizce etrafına bakınır, savcı Musa’ya sorar hiç itiraz etmemişsin, ya cezan uygulansaydı, bu güne kadar bir kez suçsuzum dememişsin, onun cevabı açıktır: ne fark ederdi. Evet ne fark ederdi kimse onu dinlemezdi, bu durumu değiştiremezdi, o sadece suçlanmış olmaktan dolayı şikâyetçi olmamıştı. Musa ile savcı arasındaki konuşma da geçen önemli noktalardan birisi de inançlarla ilgilidir, savcı Musa ya tanrıyı sorar O inanmadığını söyler, savcı şaşırarak üzerine düşünmediniz mi hiç der,Musa’dan benim için üzerine düşünülecek bir şey değil cevabını alır. Tanrı en büyük iktidardır modern birey için en derin kurumdur belki de, inançlarında iktidarların bakışına göre şekillendiği düşünülürse savcı burada tanrının iktidarını kullanarak kendi iktidarını gösterme çabasına girmektedir, oysa Musa için tanrı hiçliktir. Bütün bu diyaloglar Sade’ın “Tanrıya Karşı Söylev” kitabını hatırlatmaktadır, Sade bu kitabında papaz ile ölüm döşeğinde inanmayan bir adamın diyaloglarına yer verir, papaz sorar: yani siz tanrıya hiç mi inanmıyorsunuz? Ölüm döşeğindeki adam şöyle cevaplar: inanmıyorum bununda nedeni gayet basit; insanın anlaşılmayan şeye inanması tamamen imkânsız çünkü. Kavramak ile inanmak arasında dolaysız ilişkiler olmalıdır; kavramak ancak inancın besinidir. Anlamanın hiç etkili olmadığı yerde, inanç ölüdür ve bu durumda inanç sahibi olanlar inancı dayatır (2009; 27). Böyle söyler ölüm döşeğindeki adam, Musa içinde durum böyledir, çünkü o savcının eğer infaz edilseydiniz yine tanrıya inanmaz mıydınız? Sorusuna yine aynı cevabı verir hayır. Burada ölüm döşeğindeki adamın rahibe söylediği şeydir aslında savcının yapmaya çalıştığı o inanç sahibi olduğunu düşünen biri olarak inancı dayatmaktadır. Ancak Musa için bunun bir anlamı yoktur.
Ve son sahne, Musa yıllar sonra eve döner, zili çalar kapıyı karısı açar, bir süre anlamsızca bakışırlar, daha sonraMusa içeri geçer ayakkabılarını çıkarır, odaya doğru ilerler eskiden hep yaptığı gibi televizyonun karşısına oturur, karısı aç olup olmadığını sorar, hayır, der ancak sütlü bir kahve ister, annesiyle yaşadığı günlerdeki gibi bir rutinlik hâkimdir evde.
Bu arada Musa’nın gözü evde kendi halinde oynayan çocuğa takılır, anlamsızca bakar, çok üzerinde durmadan televizyona yönelir, bu arada karısı kahveyi getirmiş ve yanına oturmuştur, her şey olağan, kaygısızdır, televizyon, onu izleyen iki kişi kendi başına oynayan çocuk bunlar aslında sıradanlığı ve onca yaşanan karşısında Musa’ nın tepkisizlığini imgelemektedir.Musa’nın yaşam karşısındaki pasivist duruşu, onun tüm yaşamına yayılmıştır, o mücadeleyi değil yaşamın getirdiği her şeyin hiçlik olduğunun bilinciyle durağanlığı seçmiştir. Film Musa’nın kendi ağzından gecenin geri kalanının anlatılmasıyla sonlanır: “ Sonra yatıp seviştik, sabaha karşı uyanıp kalktım, pencereyi açtım sokağı seyrettim, uzun zaman sonra annemi hatırladım o gece ölmeden neler düşünmüştü acaba, içimde bir şeyler kıpırdadı, dinledim ama ruhum hala bomboştu.” Musa yıllar sonra annesini hatırlamış hatta içi bile kıpırdamıştır, ancak onun için yaşamın anlamı halen boşluk ve hiçliktir.

Hiç yorum yok: