30 Mayıs 2013

Amour ve Tanığın Öldürülmesi, Yılmaz Tekin




Yeryüzünde bir mekân, bir şehir, Paris… Yaşlı bir kadın, yaşlı bir adam… Birlikte eskitilen bir hayat… Birlikte yazılan bir öykü… Birlikte yürünmüş bir yol...


Bir insan annesinden doğmadan önce de zaman evrende madde için işlemeye devam ediyordu. Sonra o evrenin bir galaksisinde, o galaksinin küçük bir sisteminde, o sistemin bir gezegeninde binlerce yıllık bir evrim sonucu oluşmuş bir canlının, yani insanın, doğaya karşı verdiği mücadelede başarılı olması sayesinde kurduğu kültürün içine yeni bir insan doğar. Ve bu doğma anından itibaren uzay/zamanın  yanına bir de 'kişinin zamanı' eklenir. Çünkü doğduğunuz andan itibaren doğa sizi önce büyütür olgunlaştırır, sonra da yıpratıp ölüme yaklaştırır. Maddenin canlılık enerjisi cansız enerjisi tarafından yenilgiye uğratıldığında buna bir nevi ölüm denir. Maddenin doğasındaki ölüm ya da maddenin başka bir şeye evrimi… İnsanın ölümü de maddenin canlılık enerjisinin tükenmesi kuralında olduğu gibi. Sonrası ise sonsuzluk... İnsanın doğum ve ölüm arasında yaşadığı zamana ise kısaca hayat denir. Bu tanımlama aynı zamanda tarihsel, kültürel veya mitolojik bir üretimdir. Hayat, bir insanın annesinin karnında ilk kıpırdadığı an ile öldüğü an arasında kalan zamana yönelik yapılan bir kavramlaştırma...

Hayatın tanrısal misyon olduğuna dair kuşkular her yüzyılda tartışmalar yaratsa da netlik kazanmış değil. Fakat belki kültürel bir misyon, insan tarafından hayata dair kurgulanmış ilişkiler ağı -toplumsallık- bağlamında olma ihtimali var! Kültürel misyon, insanoğlu tarafından üremenin güdülenmesi sonucu oluşan bir algı. Bu algı tüm toplumsal-tarihsel kavramlar eşliğinde düşünüldüğünde bir anlama kavuşuyor. Çünkü o ilk insan doğada bulunan bir maddenin ya da başka bir şeyin yok olmasını izlediğinde -ölüm bağlamında- bunun şokunu yaşamış, sonrasında ise buna kültürel, dini vb. bir mana yüklenmiştir. İnsan manayı sadece din vb. tasarılar geliştirerek aramamıştır. Bu sadece arayışın bir kısmını ifade eder. Diğer kısmı ise bu ilk kısma bağlılık göstermesine rağmen sanat üretiminde aramak gerekiyor. Bu nedenle sanatın insan hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelmesi kaçınılmaz. İlk insan familyasından modern insan familyasına kadar! Bu nedenle insanın binlerce yıl önce mağaralara çizdiği resimleri veya sonraki bir tarihte Sümer Uygarlığı döneminde tabletlere kazınan şiirler, destanlar bugün modern anlamıyla oluşan resim, müzik veya edebiyatın temelini oluşturmaktadır.

Amour/Aşk

Bu kısa girişten sonra gelelim esas konuya, Michael Haneke imzalı Amour filmine. Yukarıda özetle anlatılan hikâyenin nedeni Amour'da Haneke'nin yaptığı karakter seçimi. Çünkü hem yaşlı adam hem de yaşlı kadın birer klasik müzik hocası. Yani insanoğlunun gezegendeki -tarihsel-toplumsal anlamıyla- hayat yolculuğunda zihinsel, ruhsal ve duygusal olarak ulaştığı en büyük soyutlamanın, tasarımın üretime kavuştuğu sanat dalı! Nitekim klasik müzik üretiminin beslendiği matematik-astrofizik konusuna burada girme gereksinimi duymuyoruz. Burada esas önemli olan şey Haneke'nin yaptığı seçim. Haneke burada özetle şunu diyor, anlaşıldığı kadarıyla, insanoğlu resim, edebiyat, müzik alanında ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın ya da ne kadar derin bir mana yaratırsa yaratsın yine de ölümün varolma hakikatini karşılayamamıştır. İlkel insandan modern insana kadar varolmanın dayanılmaz acısına dönüşen ölüm gerçeğini hiçbir insan tasarısı, üretimi tam olarak hafifletmemektedir. Peki aşk bu denklemin neresinde? Aşk insanın, hayatın içinde acıların kaynağı ve beslendiği yer olan ölümü unuttuğu tek andır. Freud, hayatı basit anlamıyla iki dürtünün çatışması olarak algılar. Bu dürtülerden biri cinsellik dürtüsü, diğeri ise ölüm dürtüsü… Biri hayatı üretmeyi, diğeri ise yok etmeyi amaçlar. Zaten insanda korkuyu yaratan temel dürtünün ölüm dürtüsünden beslendiği, kaynağını oradan aldığı söylenir. İnsanda gelişen tüm patolojik hastalıkların kökeninde ölüm gerçeğini kabul etmeme veya ona karşı geliştirilen korkunun yer aldığı varsayılır.

Amour'da yaşlı adamın tüm o rasyonel bilincine rağmen son noktada ölümü karşılayamaması ya da yaşlı kadının ölüme giderken çektiği acıya dayanamaması tam da bahsettiğimiz konuyu tanımlayan bir örnek. Aslında yaşlı adamın yaşlı kadına uzun yıllardır duyduğu aşk, onun bilincinin ana gövdesinde ölümü unutmasına yol açmış. Aşk, yaşlı adam ve ölüm arasında koca bir duvar örmüş. Yaşlı kadının hastalanması ile o duvar bir anda yerle bir olur ve yaşlı adam için ölüm daha yakına gelir, tam da gözlerinin önüne. Yaşlı kadın her gün biraz daha ölüme yaklaşır. Bu bir nevi aşkın kaybolması ile yaşlı adamın tekrardan ölümle tanışması anlamına gelir. Çünkü ölümü unutturan arzu nesnesi giderek yok olurken ölüm dürtüsü tekrardan açığa çıkmış olur. Yaşamı üreten temel dürtü, yani aşk, ölüm gerçeğine yenildiğinde insanın uygarlık perdesi ile örttüğü temel saldırganlığı bir anlığına bile olsa dışa vurur. Bu dışavurum daha içe dönük bir saldırganlık temelinde ilerlerse intihara yol verir veya daha dışa dönük bir duruma evrilirse dışa yönelik bir saldırganlığa yol açar. Her iki durumda saldırganlığın kökeninde acıya son verme arzusu yatar.

Tanığın öldürülmesi

Freud insanda vicdan oluşumunun kökensel bir bastırmanın sonucu olarak oluştuğuna dikkat çeker. Evrensel Oidipus karmaşasının en ilkel biçimi olan ve oğullar ittifakı sonucu öldürülen babanın ölümünün ardından oğullarda baba sevgisinin yerini dolduran derin bir suçluluk duygusunun yol açtığı durumu insanlık daha sonraları vicdan olarak tanımlamıştır. Çünkü o ilkel Oidipus karmaşası örneğinde, oğullar babaya karşı çift değerde bir duygulanım ile yaklaşırlar. Bu çift değerdeki durumun bir tarafında anne ile aralarına girdiği için babaya karşı olan nefret, diğer tarafında ise koruyucu olduğu için babaya duyulan sevgi vardır. Babanın öldürülmesi ile oğullar nefret dürtüsünü bir noktada doyuma kavuşturmuş oluyorlar. Fakat baba öldürüldüğü için ise yine aynı şekilde babaya duyulan sevginin yerini ise vicdan ve pişmanlık duygusu alıyor. Özünde insanlığın daha sonraki dönemlerde vicdan veya pişmanlık olarak tanımladığı şey tam olarak en prototip biçimiyle böyle şekilleniyor. Çünkü oğullar ittifakı sonucu öldürülen baba imgesi daha sonra üstben olarak bireyde şekilleniyor.

Amour'da Haneke insanoğlunun en ilkel duygularını açığa çıkarmak için bir mizansen kuruyor. Büyük oranda başarılı da oluyor. Haneke, insanın uygarlaşması ile kazandığı tüm misyonların ölüm gerçeğinin kendini dayatması ile nasıl buharlaştığını, bir anlığına nasıl her şeyin yerle bir olduğunu anlatıya kavuşturuyor. Ölüm onu yaşayan kişiden çok geride kalanların bilincinde mutlak anlamda tanımlanamadığı ve ölümün doğası hakkında insan kesin bir bilgi sahibi olamayacağı için patolojik bir vakaya dönüşüyor. Yaşlı adam uygarlık misyonu gereği son ana kadar hem yaşlı kadının acısına hem de onun ölüme doğru hızla kayan bedenine karşı son derece nazik ve anlayışlı yaklaşıyor.  Fakat son noktada ise yaşlı adam ve yaşlı kadın arasında cereyan eden aşk, doğaya yenilip tamamen buharlaştığında yaşlı adamı en ilkel haliyle görürüz. Adeta bir ergenin saldırganlığına sığınır. Çünkü ergenlikte aşk ve saldırganlık o kadar çok içe içe geçer ki insan o dönemde bunu ayırt edemez. Yaşlı adamda yaşanan bu dönüşüm, aşk nesnesinin yok olmaya yüz tuttuğu anda ortaya çıkar. Çünkü orada acı, yaşlı adamın tüm benliğini ele geçirdiği için artık dayanılmaz boyutlara varmıştır.

Yaşlı adam kadını boğduktan sonra evdeki tek tanık olan güvercini adeta avlayarak insanın her koşulda ilkel atasına davranış olarak nasıl bağlılık gösterdiğini dışa vurur. Çünkü bir noktada o güvercin modern insanın tüm rasyonalitesinin en dibinde yatan kuşkudur. Belki de tanrının varolabileceğine dair bilinçaltında yatan kuşku... Bu kuşku aynı zamanda kökensel bir bastırmanın sonucu oluşan suçluluk ve vicdan meselesinden beslenir. Ve o kuşku yok edilmelidir! Aslında burada insan kendi kuşkusundan kurtulma ve kendini temize çıkarma arzusunu güder. Nitekim pratikte böyle olur. Yaşlı adam kendi kuşkusunu hatırlatan bir canlıyı avlayıp yok ettiğinde bir noktada üzerine bir elbise gibi geçirdiği uygarlık misyonu da delinmiş olur.

Burada hemen bir soru akla geliyor. Bu sorunun oluşmasındaki temel mantık Haneke filmleri… Batı düşüncesi büyük oranda Hristiyan teolojisinden devir aldığı bir fikri hala bağrında taşımaktadır. Bu fikir Haneke filmlerinde kısmen görülür. Kötülüğün seküler bir nedenselliğe bağlanmadan öylece ortaya çıktığını varsaymak! Bu öylece ortaya çıkma durumu en son noktada insan doğasına bağlanır. İnsan doğasının kötülük ürettiğine dair bir varsayımdır bu. Peki bu doğru mudur? Kanımca değil. Çünkü kötülük kültürel bir üretimdir. İnsan doğduğu anda günahkâr değildir. İnsanın doğduğu anda günahkâr olduğuna dair varsayım özünde Hristiyan düşüncesine aittir. Hristiyan teolojisi bundan büyük oranda beslenmiştir. İnsan doğasının kötü olduğuna dair fikir bir noktada özel mülkiyetin çeşitli düşünce aşamaları yaratması sonucu ortaya çıkan sistemi aklamaya dair bir girişimdir. Kötülüğü üreten temel paradigma, insanın uygarlık misyonuna tabi tutulmasıyla birlikte onun yarattığı bir şekillenmenin, davranış kalıplarının içine hapsolmasıdır.

Amour'un açılış sekansında gördüğümüz yaşlı kadının çiçeklerle süslenmiş cansız bedeni ilginç bir çağrışım yaratıyor. Yukarıda Freud'un kuramına dayanarak anlatılan ve oğullar ittifakı sonucu öldürülen babanın daha sonra imgesel olarak tabuya dönüştürülmesi… Babanın öldürülmesinden sonra bireyin bilincinde oluşan boşluğun üstbenlik olarak tamamlanması ve bunun hayata yansımasının ise tabu şeklinde ortaya çıkması… Çünkü oğullar bir noktada anne ile aralarına yasak koyan babayı öldürmüşlerdir. Bu öldürme gerçekte olmayan daha mitolojik ve tarihsel bir varsayımdır. Fakat burada baba iki nedenden dolayı öldürülmüştür. Baba kabilenin kadınlarını kendi tahakkümü altına alarak oğulları kabilenin dışına sürgün eder. Oğullar güç birliği yapıp babayı öldürürler. Çünkü baba bir noktada oğulların hem annelerine hem de kabilenin diğer kadınlarına ulaşmasını engelleyen bir konumdadır. Sonuç olarak aşkı engelleyen bir tiran pozisyonunda… Baba ortadan kalktığında oğullar bunun yarattığı boşluğu babayı ilk ata olarak totemleştirerek kapatırlar. Böylece babaya karşı duyulan çift değerdeki duygu doyuma ulaştırılmış olur. Amour'un açılış sekansının göndermede bulunduğu durum bir noktada yaşlı adamın yaşlı kadını belki acısını dindirmek için öldürdükten sonra adeta totemleştirmesi, aşkın iki grift duygudan beslendiğini kanıtlar nitelikte: Sevgi ve nefret... Çünkü insan aşırı bağlılık gösterdiği bir sevgi nesnesinden nefret edebilir. Hatta bu nefretin boyutları o nesneyi yok etmeye kadar varabilir. İnsanlık tarihi boyunca ortaya çıkan totem ve bu mantık silsilesini izleyen tüm tabulaştırmaların kökeninde insanın kendi suçluluk duygusunu bastırma istenci yatar.

Değerlendirmenin bu kısmı zihinsel bir spekülasyondur. İnsanın tanrıyı yaratmasının nedeni neyse bir insanın cinayet işlemesinin nedeni de o olabilir. Cinayet tanrısal bir durumdur. Çünkü insan tanrıyı doğadaki yalnızlığının yarattığı acıyı anlamlandırmak için yaratmış, tasarlamış, kültürel bir koda dönüştürmüştür. Bir cinayet de acıyı sonlandırmak için -ilkel anlamıyla- kurgulanmış olabilir. Belki de insan toplumunda işlenen ilk cinayet bir insanın kendini öldürmesi olabilir. Hayatı karşılayamamanın ya da manaya kavuşturamamanın yarattığı bir buhran anı ve sonrasında gelen kendini yok etme isteği olabilir. Ya da insanın en sevdiği şey neyse onun acısını sonlandırmak için öldürme fikri insan zihninde doğmuş olabilir!.

Hiç yorum yok: