14 Mayıs 2013

BABAMIN SESİ; BİTMEYEN UPUZUN TİRATLAR, ALİ REZA DÜRÜ

Zeynel Doğan, Orhan Eskiköy, 2012



"Babalar ki,
Bizde bitmeyen upuzun  tiratlardır."


Her çocuğun içinde bitmeyen bir tirat olarak baba imgesi vardır. Bu imge bütün toplumsal belleği, öğretileri, rol modelleri, otoriteyi, sevgiyi, sarılmayı ifade eder. Karmaşık bir içeriğe sahiptir bu imge. Bir çocuk için baba fiziksel, zamansal ve duygusal uzaklığı da ifade eder. Kimi zaman geçmişte kalan bir imgeye sarılıp bu uzaklık telafi edilmeye çalışılır, zamandan aşırıp zamanı bir başka gelecek için yeniden gökyüzüne dağıtılır. Her çocuğun içinde tarif edemediği kocaman bir boşluktur baba, çize çize bitiremediği bir resim, koşa koşa sonuna varamadığı bir yol, düşe düşe yere çarpamadığı bir uçurum ve düşüne düşüne anlayamadığı toplumsal bir imge. 

Babamın Sesi filmi adı Base olan annenin köy dolmuşundan inip köy evine gitmesiyle başlar. Uzun zamandır kimsenin yaşamadığı ve bakımsız kalan evi Base bir güzel süpürür. Evdeki tozlar yaşanmamışlıkların dışavurumudur adeta, süpürdükçe yürekten bir damla kan daha akar. Toplumsal ve siyasi bir arka penceresi vardır o evde yaşanmayan her bir gerçeğin. Bu yüzden susmuştur Base, sözler anlamını yitirmiştir çünkü. Onun için konuşulmaya değer tek kişi bilinmez telefonlarla evi arayan büyük oğlu Hasan’dır. Babamın Sesi de aslında bir anlamda hiç görmediğimiz Hasan’ın hikâyesidir. Çünkü onun hikâyesi aslında Maraş’ın tarihidir, Alevilerin tarihidir. O sessiz ve belirsiz telefon çalışlarından sonra kasetlerden duyulan babanın sesi anne Base’ye sürekli bir şeyler anlatır, çoğu zaman suçlayıcı bir tavrı vardır. Kendisi yurt dışında çalışmakta olan baba, anneyi çocukların eğitiminden sorumlu kılmıştır ama Türkçe bilmeyen Base’nin Türkçe eğitim veren okullardaki derslerden bir şey anlamadığı ve bu anlamda çocuklarına yardımcı olmaması da doğal bir sonuçtur. Ama baba bu anlamda pek anlayışlı davranmaz. Çocuklarını iyi eğitemediği gerekçesiyle eşini suçlar. Okula başlamış olan çocuklar da okulda öğrendikleri Türkçe kelimeleri yurt dışında hasretlik yaşayan babaya göndermek için ses kayıtlarına çevirirler. Bu şekilde bir dilin okulda ilk öğrenilişine ve yine bir başka dilin ise çöküşüne tanıklık etmiş oluyoruz. Baba, Base’ye sürekli çocuklara Türkçe öğretmesinin önemi konusunda nutuklar çeker ama aslında Base’nin kendisi Türkçe bilmediği için çocuklarına da bu konuda yardımcı olamayacaktır. Bu noktada yurtdışına giden babanın aslında yabancılaşma süreçlerini görmüş oluyoruz. Baba zor bir hayat yaşıyor olsa da anadilini bir nebze kıyıda bırakmış ve birden fazla dil öğrenerek “entegre” olmuştur. Oysa köyde kalan Base’nin durumu çok farklıdır. Bir yandan büyüyen çocuklarının dil ve karakter gelişimleri, bir yandan eğitim hayatlarıyla ilgilenirken eşinin ve çocuklarının kültürlenme süreçlerinin kendisinden çok önce tamamladıklarını gören Base de durumun farkındadır aslında. Ama zor da olsa biraz Türkçe öğrenmek dışında yapabileceği pek de bir şey yoktur. Ama yine de eşinin çeşitli suçlamalarına maruz kalır.





Ses kayıt yöntemiyle babanın gönderdiği mektuplar aslında bu toplumun okuryazarlık geçmişine ve bu konudaki sorunları çözmedeki yaratıcılığına da vurgu yaplmış oluyor. Benzer bir temayı Gitmek: Benim Marlon Brandom (H. Karabey) filminde de görmüştüm. Orada ise ses yerine video yöntemi kullanılıyordu. Yine 11’e 10 Kala (P. Esmer) filminde de kaydedilmiş sesler filmin içinde öyle güzel örülmüştü ki filmin dokusu haline gelmişti. İletişim araçları açısından bu zenginliği filmlerde görmeyi önemsiyorum. Dilin anlatı araçlarını çeşitlendirme ve sınırları zorlaması sonucu daima sinemanın gelişeceğine inanıyorum. Babamın Sesi, anlatım olarak oldukça sade ve çoğu zaman belgesele yaklaşan bir dil kullanıyor. İki Dil Bir Bavul filminde gördüğümüz dili daha sinemasal hale getirdikleri kesin ve hatta bu dille çok güzel bir tını yakaladıklarını da söylemeliyim. Özcan Alper’in sinema dilini de buna benzetiyorum. Toplumsal hafızayı canlı tutan, geliştiren ve bu anlamdaki sorumluluğu üzerinde taşıyan bütün yönetmenleri önemsiyorum.


"Babalar ki
yalnızlığın en uzun tarihidir
içlerinden gelip geçtiğimiz"

Elbistan’a annesinin yanına giden Mehmet annesine Hasan’ın yerel deyimler ve ifadeler konusunda bilgi almak istediğini söyledikten sonra annenin çalan sessiz telefonlarla olan ilişkisi de değişir. O ana dek telefonda Sadece “Hasan?” diye seslenen anne artık telefonlar çaldığında ona “lalijin, pasarin” gibi yerel deyişler hakkında bilgiler vermeye başlar. Bu ikisi arasındaki ilişkiyi daha da güçlendirir ve aslında yeni bir iletişim kanalının da önünü açmış olur. Tabi Base, Hasan’a söylediği her yerel deyişin arkasında kendi durumlarını anlatan anlamlar eklemeden de duramaz. Telefondakinin gerçekten Hasan olup olmadığını sorgulamanın anlamı bile yoktur, çünkü önemli olan Base’nin bu durumu nasıl algıladığıdır ve ona göre telefondaki kişi kesinlikle Hasan’dır.  Hasan, evden ayrıldığı zamanın berisinde kalarak hep uzak bir yerde durandır. Aslında filmde “olmayan”dır o ve etkisi filmde sürekli canlı kalandır. Şehirlerde olmayan, aile içinde olmayan, sosyal hayatta olmayan, toplumsal normlara uymayan ve bu yüzden “olmayan”dır.  Bu olmamışlık hali onun aile içindeki yerinde de ailenin geçmişle olan hesaplaşmasında da belirleyicidir.





Mehmet, geçmişini arayan, babasını neredeyse hiç görmemiş ve daha çok kayıtlarda olan bir “ses” olarak algılayan büyüyememiş bir yetişkindir. Ses kayıtlarındaki yaşantılar sayesinde geçmişini tamamlayacak ve büyüyecektir. Büyümek her zaman sancılı olacağı gibi bu defa da öyle olacaktır. Annesinin bütün direnmelerine rağmen Mehmet babasının sesleriyle kendi çocukluğunun kapılarından girecek ve içeride dolanıp kendini tamamlayacaktır. Bitmemişlik ve olmamışlık duygusu filmin genel yapısında kendini hissettiriyor ama bu olmamışlık zaten filmin özünü oluşturuyor. Toplumsal bellekte bir boşluk olarak kalan bir dönemin olmamışlığı içinde büyümüş bir kuşağın hayatlarının kontrolünü eline alma çabasıdır bu. Filmin başından itibaren öten o kuşun filmin sonunda uçması da belki Mehmet’in bu tamamlanmaya çalışma sürecinin bittiğini ifade eder. Yine iş makinesinin devrilmesi de bu bağlamda Mehmet’in içindeki baba imgesinin tamamlanması ve işlevini yitirmesi olarak görülebilir. Babalar, oğullar için devrilen cisimlerdir belki de, tanıdıkça bu düşüş hep daha çok büyür.

Erken çizilmiş karikatürlerimizdir babalar bizim;
Onları tamamlaya tamamlaya
Çocuklarımızda tamamlanmaya koşullanırız.”



Şiirler: Yalnızlıklar / Hasan Ali Toptaş 





Hiç yorum yok: