30 Mayıs 2013

Bir Tutam Baharat Filmi Ekseninde Sürgün, Göç Ve Yaşam, Emek Erez


 
A Touch Of Spice, Tassos Boulmetis, 2003                                         

Giriş


                        Göç kavramı birebir bu olguyla karşılaşmamış bir insanın kafasında çok soyut anlam ve imgeleri barındırır. Ancak bir film ya da bir kitap sizi bu konunun  içine çeker ve siz göç etmenin yada ettirilmenin bir çok insanın yaşamında nasıl trajik sonuçlara yol açtığının farkına varırsınız. Türk Yunan Ortak yapımı “Bir Tutam baharat Filmi” yukarıda yaptığımız tanımlamaya birebir uymaktadır. Filmin senaryosu aynı zamanda filmin yönetmeni de olan   Tassas Boulmetis’in gerçek yaşam öyküsünden yola çıkılarak oluşturulmuştur. Filmde İstanbul’da yaşayan Rum kökenli bir ailenin Türkiye ve Yunanistan’ın Kıbrıs meselesi yüzünden karşı karşıya gelmeleri, bunun devamında yükselen milliyetçilik ve İstanbul’da yaşayan, Türkiye vatandaşı olmayan Rumların 1964’te bir hükümet genelgesiyle sınır dışı edilmeleri konu edilmektedir. Filmin nesnesi sınır dışı edilme ve göçtür. Film bu nesneler etrafında ailenin dedesi Vasilis ve torun Fannis’in ilişkisi üzerinden çeşitli imgelerle şekillenmiştir. Üç bölüme ayrılan filmin ilk bölümü mezeler Türkiye’de geçen son günleri ve sürgün edilme tedirginliğini anlatmaktadır ve şöyle tanımlanır: “ mezeler uzağa giden öyküleri anlatır ve sizi macera dolu yolculuklara hazırlar”.  İkinci bölüm ana yemek 1964’te başlayan Yunanistan günlerini anlatır. Üçüncü ve son bölüm ise tatlı bölümüdür, bu bölümde çocukluğunda Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan Fannis’in İstanbul’a gelip geçmişiyle yüzleştiği bölümdür.

            Sinema literatüründe sürgün ya da sınır dışı edilme konulu filmler farklı şekillerde adlandırılır, Hamid Naficy bu özgül üretim tarzını “ aksanlı stil” olarak tanımlamaktadır. Naficy aksanlı stili, üretim tarzı bağımsız, kişisel, sanatsal çatlağa ait, üçüncü sinema, kolektif, etnik ya da göçmen ya da sürgüne ait olarak tanımlar ve egemen sinemanın karşısına koyar. Aksanlı stilde özellikle içerik boyutunda Naficy’nin yaptığı saptamaya göre “ görsel işitsel ve yazısal öğelerin eleştirel beraberliği, süreksizlik ve parçalılık, çok odaklılık ve çok dillilik, otobiyografik yazı, tarihi özellik, mektuplaşma gibi öğeler ön plandadır. ( Naficy 1999: 129-131) Robert Stam ise sürgün ya da sınır dışı konulu yapıtları melezlik estetiği olarak tanımlar. Melez anlatı örnekleri çokseslilik ve ayrışık dillilik kavramlarının hayata geçirildiği yapımlardır.(Stam 2004:31)

            Bahsedilen tanımların izleri Bir Tutam Baharat filminde de hissedilmektedir. Çok dillilik Yunanca ve Türkçe,  çok kültürlülük yemek yeme alışkanlıkları ve yemeklerde kullanılan farklı baharatlar gibi. Örneklemek gerekirse filmin baş karakteri Vasilis (dede) bir baharatçıdır. Ona göre köfteye tarçın konulmalıdır, ancak onun Türkiyeli müşterisi köfteye kimyon koymanın uygun olacağını düşünmektedir. Ayrıca Yakuvidus (baba) Yunanistanlıdır ve o da tarçının köfteye yakışmadığını düşünmektedir ve annesinin tarçını et bozulmasın diye kullandığını dile getirmektedir. Ayrıca filmde mektuplar önemli yer tutar uzaklık ve özlem satırları kaçınılmaz kılar bu nedenle konusu göç olan bu filmde de mektup imgesi kullanılmıştır. Bu bağlamda filmin hem Naficy’nin hem de Stam’in tanımına uygun bir anlatım içerdiğini söyleyebiliriz.
                                  

Zil, Üniforma Ve Tedirginlik

            Filmin ilk bölümü mezeler olarak tanımlanmaktadır. Mezelerin yemek başlangıcında sunulup insanları ana yemeğe hazırlamasından yola çıkılarak filmin bu bölümünde göçe hazırlık süreci yaşanan sıkıntı ve tedirginlik anlatılmaktadır, bu nedenle de mezeler insanları yolculuğa ve maceraya hazırlayan bir imge olarak kullanılmıştır.

            Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan siyasi kriz dönemin gazete ve yayın organlarında sıklıkla dile getirilir olmuştur. Anderson İngiltere, Fransa, İspanya gibi imparatorluklarda yükselen Batı Avrupa milliyetçiliğinin izini sürdüğü kitabında ulusal bilincin gelişmesinde dil ve basının asli bir rol oynadığına değinmektedir.(Anderson 1991: 24-25) Kuşkusuz bu durum dönemin Türkiye’si içinde geçerlidir bu yıllarda “ulusal bilinç oluşturma” fikri genç cumhuriyetin önemli amaçlarındandır. Bu nedenle de medya bu gibi durumlarda olayların fitilini ateşlemekte hep kibrit rolü üstlenmiştir. Filmde bu da vurgulanmış gazete ve radyo yayınlarıyla Rumların yaşadığı tedirginliğin artışı çarpıcı karelerle yansıtılmıştır.

“Yetişkinlerin yüzü kararırken, Fannis’in yüzü aydınlanmaktadır” çünkü o komşularının kızı Saime’ye aşık olmuştur. Ve iki çocuk deniz fenerine doğru kırmızı bir şemsiye bırakırlar boşluğa hava aydınlıktır, çünkü henüz ayrılık akılda yoktur. Bu arada Fannis’in kaptan olan amcası gelir her geldiğinde yaptıkları gibi ailenin erkekleri hamama giderler. Fannis’e göre büyükler hamamda “ buharda açılan midyeler gibi yüreklerini açarlar” ve konu göçtür, huzursuzluk, sınır dışı edilme korkusu dökülür yüreklerden çünkü ayrılmak başka bir yere gitmektir ve İstanbul’dan ayrılmayı düşünmek bile iç sızlatıcıdır. Rum kökenli olan bu insanlar için Yunanistan’ın anlamı sadece coğrafidir. Yunanistan öylesine uzaktır ki Fannis Yunanistan’ın Amerika’da olduğunu düşünmektedir.

            İnsanlar bir ülkenin bir bölgesinde doğarlar, oranın havasına, oranın toprağına, oranın ekonomik koşullarına ve oranın kültürüne göre şekillenirler. Çünkü coğrafya kimliksizdir, kimliği var eden o toprakların insanıdır. Bu nedenle özellikle anlaşmalara dayalı göçler ve sınır dışı söz konusu olduğunda insanlar kendi ülkelerine değil kendi ülkelerinden, aslında başka bir ülkeye gönderilmektedirler. Çünkü devlet ya da bürokrasinin etnik kimlik üzerinden gerçekleştiği Yunanistan ve Türkiye gibi örneklerde, uluslaşma süreci azınlık grupları için oldukça zorlu geçmiştir. Filmin geçtiği altmışlı yıllarda hem Yunanistan hem de Türkiye için ulus devlet olma süreciydi ve bu süreç özellikle farklı etnik kimliklere karşı bir ötekileştirmeye ve yıllarca bir arada yaşamış olan farklı toplulukları ayrıştırmaya yol açmıştı.

            Yaşamımızda bazı sesler ve imgeler farklı anlamlar taşırlar. Bir Tutam Baharat filminde kullanılan zil ve üniforma imgeleri filmin kahramanlarından biri olan Fannis’in yaşamında oldukça önemlidir çünkü Fannis’in ailesine göç etmeleri gerektiği, bir kapı zilinin çalmasıyla içeriye giren üniformalı bir adam tarafından bildirilir. Bir zil bir ailenin yaşamını ne kadar etkileyebilir? Sorusuna verilecek yanıt filmin karelerinde gizlidir. Ayrıca göçün ya da sınır dışı edilmenin insanlar üzerinde yarattığı psikolojik ve sosyal boyutu anlatan bu iki imge bir takıntı halinde Fannis’in yaşamına eşlik edecektir. O günden kısa bir süre sonra göç günü gelir. Fannis’in babası Yunanistanlıdır ve onun Türkiye’den gönderilmesine karar verilir ancak o dönem pek çok ailenin başına geldiği gibi baba ile birlikte ailede göç etmek zorunda kalır. Fannis ikinci üniforma ile istasyonda karşılaşır. Göçmen ofisindeki memurlar onların valizlerine işaret koyarlar bu durumu Fannis şöyle tanımlar “ elimizde kalan birkaç şeyi de onlar zedelediler”. Zedelenen sadece valizler değildir aslında yaşamlardır, bir şehir  “İstanbul” zedelenmiştir o gün. Dede ( Vasilis) İstanbul’da kalır İstanbul’dan ayrılacak kadar gücü yoktur, torununa ailesine iki ay sonra geleceğini söyler, ancak filmin diğer bölümlerinde bu şehri İstanbul’u terk edemediği için gelemediği görülecektir. Fannis için göç daha zordur çünkü O ilk aşkı olan Saime’yi de geride bırakmak zorunda kalmıştır. Saime ona bir valiz hediye eder ve valiz bir yazgı gibidir göç insanları için… Bir şehri, geride bırakmak yaşanmışlıkları silmek oldukça zor olmalıdır ve bu durumu belki de en iyi anlatanlardandır devamlı göç etmek zorunda kalan bir şair:
                                   Havalar yaz denizleri gibi mavi
                                               Yaz denizleri gibi serin…
                                               Arkamızda kalan şehrin,
                                               Çizgileri karışıyor birbirine
                                               Renkleri siliniyor.
                                               Batan bir gemi gibi ağır ağır iniyor.[1]
                                  
            Filmin İstasyon sahnesinde, kamera bir Atatürk büstüne takılır. Ulus devletlerin en büyük mimarıdır kahramanlar…  Bu durum sadece Türkiye için geçerli değildir elbette ulus devletleşme süreci modern çağın ve endüstri devriminin ürünüdür.  1789 Fransız devrimiyle gün yüzüne çıkan milliyetçilik akımı imparatorluklar çağının sona ermesinde, yeni devletlerin doğmasında etkili olmuştur. Bu devletler Türkiye ve Yunanistan gibi etnik kimlikler üzerinden şekillenmiştir. Bunların doğal sonucu olarak imparatorluklar döneminde bir arada yaşayan pek çok farklı grup “hayali cemaatler”(Anderson 1991: 6-10)  olarak tek bayrak, tek coğrafya, tek ulus gibi söylemlerle biricik olmanın rüyasına kapılmışlardır. Bu durum çok kültürlülüğü, çok dilliği kısaca zenginlikleri yok etmiş egemen uluslar ön plana çıkarak kendi varlıklarının devamı uğruna yaptıkları anlaşmalarla ve yayınladıkları genelgelerle mübadelelere ve göçlere yol açmışlardır. Binlerce insan yaşadığı topraklara veda edip, bilinmezliğe doğru yola çıkmak zorunda kalmıştır. Kısaca halk arasındaki tabirle söylemek gerekirse “fillerin kavgası çimenleri ezmiştir.”

                                   Ne Orada Ne Burada Ve Arada[2]

            Ericsen’in Etnisite ve Milliyetcilik adlı kitabında Victor Turner’dan yaptığı başlıktaki alıntı sanırım göç etmek zorunda kalan insanların yaşadığı etnik kimlik kargaşasını oldukça iyi tanımlamaktadır. Filmin ikinci bölümü “ana yemek” olarak adlandırılmakta ve burada göçten sonra başlayan Yunanistan günleri ve yaşanan kimlik kargaşası anlatılmaktadır. Milliyet ya da etniklik ortak hafızayı gerektirir aynı zamanda da büyük bir ortak unutuşu ( Renan 1992) buna dayanarak söyleyebiliriz ki filmde sınır dışı edilen bu insanlar için Yunanistan günleri unutulmuş hafıza anlamına gelmektedir. Bu insanlar hafızalarını İstanbul’da bırakmışlardır. Çünkü onların geçmişleri İstanbul’da Türkiyeli komşularıyla oluşturdukları ortak bir hafızada yaşamaktadır. Yunanistan onlar için sadece hayal edilmiş bir cemaattir. ( Anderson: 1991)
            Yunanistan günleri Fannis için oldukça zorlu günlerin başlangıcı olmuştur, O hem tüm zamanını geçirdiği dedesinin baharat dükkânından ve dedesinden hem de ilk aşkı Saime’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Fannis okula Saime’nin hediye ettiği valizle gider o valiz onun yaşadığı uzaklığın en derin sembolüdür. Göç etmek zorunda kaldıkları Yunanistan’da onları kabullenmekte zorlanmaktadır. Fannis bu durumu şöyle özetler : “ Türkler bizi Yunanlı diye gönderirken Yunanlılar bizi Türk olarak karşılıyorlardı.” Fannis bu kimliksel sıkıntıyı oldukça sık hissediyordu. Örneğin; Onun Türk şivesiyle Yunanca konuşması öğretmeninin çok hoşuna gitmez ve babasını böyle konuşmaya devam ederse “ulusal düşüncesi” canlanamaz diyerek uyarır.  Ayrıca Fannis’in mutfakla haşır neşir olması ve kızlarla oynaması da toplumda kabul gören erkek rollerine uymamaktadır. Fannis bir gün Türkiye’den gelen ve Yunanistan’da komşuları olan genel ev sahibinin mutfağında yemeklerle uğraşırken yine üniformalılarla yüz yüze gelir. Karakolda polis babasına Fannis’i götürmesi gereken yerlerin bir listesini verir ve özellikle de Askeri müzeyi önerir babası ona zorla askeri üniforma giydirir ve müzeye götürür. Peki kimlikler giydirilebilir mi? Türkiye gibi Yunanistan’da da o günlerde ulus devlet olma mücadelesi verilmektedir. Ulus devletlerin tek dili vardır bu nedenle şivesiz konuşulmalı ve askeri müzelere gidilip, ulusal bilinç uyandırılmalıdır.(!) Bütün bu kargaşa Fannis’i derin bir yalnızlığa itmektedir.

            Yaşanan kimlik kargaşası yalnızca Fannis için geçerli değildir elbette aile de sıklıkla bu bunalımı yaşamaktadır. Aileyi ziyarete gelen peder onlara siz Türkler diye seslenince aile “biz İstanbullu Ortodoks Rumlarız” diyerek kimliklerini belirtmek zorunda kalır. Çünkü Türkiye’den Rum diye gönderilen bu insanlar Yunanlılar için Türkiyelidirler. Ve hiçbir zaman ne tam Yunanlı ne de Türkiyeli olabilmişlerdir. Ve sorulan her coğrafi soruda kimliklerini yeniden inşa etmek zorunda kalmışlardır.

            Mektuplar, teknolojinin olanaklarının sınırlı olduğu o dönemlerde insanların yalnızlıklarını, kederlerini ve sevinçlerini paylaştıkları özenle kaleme alınan satırlar… Fannis Saime ve dedesiyle mektuplaşarak hasret gidermeye çalışır ve bir gün dedesi mektupta geleceğini yazar hem de Saime ile birlikte… Fannis o gece dedesine “İmam Bayıldı” pişirir ve dedesinin sevdiği gibi içine muskat katar. İmambayıldı ve muskat iki kültürün temsilcisi gibidir ve onlar bir bakıma Yunanistan’a gelenleri ve Türkiye’de kalanları kavuşturan bir tren garı gibi bu yemekte buluşmuşlardır. Ancak dede gelemez, yine bir zil çalar bu sefer çalan bir telefondur Fannis öğrenmiştir ki çalan ziller hep mutsuzluk getirir. Onlara üşüttüğünü söyler ancak herkes bilir ki büyük baba yine İstanbul’u bırakamaz. Büyükbaba yıllarca geleceğini söyler ancak bunu başaramaz.

            Fannis artık büyümüştür, birçok bunalımla karşı karşıya kalmış çocukluk günleri ve dedesinin bir türlü gelmeyişi onda derin izler bırakmıştır. Ona neden peki sen gitmedin diye sorulduğunda ise verilecek tek bir cevabı vardır : “ Tekrar ayrılmak zorunda kalmaktan korktum”.

            Göç etmek zorunda kalan insanlar için hiçbir zaman tek bir kimlik yoktur, onlar için kimlik bir üniforma giydirilerek oluşturulamayacak kadar hassas bir noktada yer alır. Göç gitmeyi gerektir ancak bu gidiş hiçbir zaman bir terk ediş olmayacaktır. Bıraktıkları ülkede nesillerden nesillere aktarılan kültürel öğeler, kaynaşmış inançlar, gelenekler o insanları oluşturan değerlerdir ve bu insanların var olma süreçleridir. Onlar bıraktıkları ülkenin geride kalan şehrinde mahallelerindeki komşularıyla yaşamayı sürdürürler ve bence çoğu zaman bunu kendilerine bile itiraf edemezler.

Sonuç

            Bir tutam baharat filminin sonu aslında başlangıcıdır. Yıllardır gelmeyen dedesinin geleceği haberini alan Fannis onun İstanbullu arkadaşlarını çağırarak onu karşılamaya hazırlanırken, yaşamı boyunca hep korktuğu ve tedirgin olduğu zil sesiyle irkilir büyükbaba hastalanmıştır. Hastane odasında Fannis’e yaptığı el işaretiyle kartlara serptiği baharatları hatırlatır. Kokular kalıcıdır ve hepsinin farklı bir anlamı vardır, bu nedenle Fannis Saime’ye yazdığı mektuplara hep tarçın ekmiştir çünkü kadın tarçındır. Tarçın kokulu mektuplar tarçın kokulu anılara dönüşmüşlerdir. Dede için artık yolun sonudur O yine ayrılamadan İstanbul’dan hastalanmış ve baharat kokulu acıları ve 1922’den kalma kurşun yarasıyla göç etmiştir ve ne gariptir ki bu topraklarda ölümde bir göç olarak algılanmaktadır. Ölüm bir göçse ve göçün sonu başka bir dünyaysa o zaman göçe maruz kalmış insanlar için başka dünyanın anlamı da ölüm olmalıdır.

            Cenaze için İstanbul’a gelen Fannis yıllardır tekrar ayrılmak zorunda kalmamak için gelemediği İstanbul’dadır. Dedesi ona yıllar önce söz verdiği gibi Saime’yi getirmiştir. Çocukken boşluğa bıraktıkları kırmızı şemsiyeye benzer bir şemsiye tutmaktadır Saime ancak o şemsiyenin aynı şemsiye olmadığı gibi Saime’de aynı Saime değildir evlenmiştir. Saime mektupları sakladığından, kocasıyla işlerin yolunda gitmediğinden bahseder ve onu kızının doğum gününe çağırır Fannis’te kabul eder ancak yine bir kapı zili olayların gidişatına etki edecektir, gelen kızın babası Saime’nin eşidir. Ve bu durum yeni bir ayrılık demektir yine bir İstasyon Saime geri dönüp sarılır Fannis’e ancak eşiyle ve kızıyla gider söylenecek son bir söz vardır Fannis için.: “ Arkana bakma, tren garlarında hep arkaya bakarız ve gördüklerimiz hep bir vaat olarak kalır”. Bu ayrılık elden alınmış bir yaşamı simgelemektedir. Sınır dışı edilen insanların geleceğe dair tüm hayalleri ellerinden alınır çünkü her coğrafyada kurulan hayal başkadır.

Dini kaynaklarda anlatıldığına göre topraktan yaratılan insanın, hamurunun mayasındaki toprağa, yani yaratıldığı beldenin toprağına bir özlem duyması, sonsuz bir istekle hep onu arzulaması bir anlamda onun doğasının gereği. (Gökaçatı 2003: 322)  Belki de bu nedenledir Fannis’in eski mahallesine gitmesi ve dedesinin dükkânını açması, anılar gibi kırık dökük olan dükkânın üst katına çıkar Fannis çocukluğunda olduğu gibi, yere dökülen baharat tanelerini toplar ve bolca tuz eker çünkü tuz dedesinin dediğine göre yaşamın lezzetidir.

Bu güne gelindiğinde ise, her gün “farklılıklar zenginliğimizdir” diye naralar yükselse de meydanlardan öyle olmadığı ortadadır. Oral Çalışlar’ın 31-03 2010’da yazdığı “ Rumları da 1964’te böyle Gönderdik” başlıklı yazısında değindiği gibi 1964’te Rumlara yapılan bu gün Ermeniler için geçerli değil mi? Başbakan’ın “bu güne kadar sınır dışı etmeyi gündeme getirmedik, ancak diaspora baskı yapmaya devam ederse kendimizi bunu yapmak zorunluluğunda görebiliriz” açıklaması tarihsel hafızanın ve bakış açısının hâla devam ettiğini göstermez mi? Tüm bunların dışında daha birkaç yıl içinde öldürülmedi mi Hrant Dink…?


KAYNAKÇA

ANDERSON, Benedict (1991) Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, İskender Savaşır (Çev.), İstanbul: Metis.
ERİCSEN, Thomas Hylland (2002) Etnisite Ve Milliyetçilik: Antropolojik Bir Bakış, Ekin Uşaklı (Çev.), İstanbul: Avesta.
GÖKAÇATI, Mehmet Ali (2003) Nüfus Mübadelesi: Kayıp Bir Kuşağın Hikâyesi, İstanbul: İletişim
NAFİCY, Hamid (1999) “ Between Rocks and Hard Places: The İnterstitial Mode Of Prouction in Exilic Cinema, Home, Exsile Homeland: Film Media and the Politics of Place, Londra: Routledge.
STAM, Robert (2004)  Beyond Third Cinema: The Aesthetics of Hybrity, Rethinking Third Cinema, Londra: Routgledge.
            YAREN, Özgür (2008) Altyazılı Rüyalar: Avrupa Göçmen sineması, Ankara: Deki
           
           
           

[1] Şiirin devamı için bkz. Nazım Hikmet bütün şiirleri s.168
[2] Ericsen 1993: s.98

Hiç yorum yok: