6 Mayıs 2013

BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA: UZAK İKLİMLER, Ebutlip İPEK




Nuri Bilge Ceylan, 2011


Akşamın alacakaranlığı bir sessizlik içinde yeryüzüne inmeye hazırlanırken, ufukta günün son renkleri hâlâ durmaktaydı. Yeryüzünün bu asudeliğini, birden karanlığın bağrından çıkan bir yangın sarıverir. Yılankavi yolda ilerleyen bu ateş huzmesi, adeta unutulmuş bozkırın üzerine düşen bir umut ışığı gibidir. Oysa ışık, insanı çoktan terk etmiştir. İnsanın gölgesi bile ölümün bir başka rengi olur. Nuri Bilge Ceylan, son filmi Bir Zamanlar Anadolu’da, bu görüntülerle anlatmaya başlıyordu insan coğrafyasının uzak iklimlerini. Anlatının merkezinde ise, en az insanlık kadar eski olan cinayet(ler) yer almaktadır.

Film, suç ve ceza tahkikatında yer alan insanların, cinayet zanlısının rehberliğinde ölü bir bedeni aramaları üzerine konu edilmiştir. Cinayetle suçlanan Kenan (Fırat Tanış), bir çeşmenin yakınına gömdüğü cesedin yerini hatırlamakta zorlanır ya da hatırlamak istememektedir.  Böylelikle adli ekip, zanlıyla birlikte karanlık bozkırın ıssızlığında, yol üstündeki çeşmelerde durup cesedi ararlar. Öykünün merkezinde her ne kadar Kenan ve işlemiş olduğu cinayet yer alsa da, yolların hipnotize etkisi ve çeşmelerin yarattığı duraksamayla öykünün merkezinin kaydığını görürüz ve adeta film Anadolu’dan insan manzaralarına dönüşür.  Dolayısıyla Ceylan’ın kamerası, zanlıdan uzaklaşarak karakterlere aynı mesafede bakmaya başlar. Bu bir bakıma öyküdeki insanları bir araya getiren ölümün, eşitleyen yönünü hatırlatmaktadır.

Ancak savcı (Taner Birsel) ve doktor (Muhammet Uzuner) arasında gelişen öykü, sanırım gizil özelliklerinden dolayı kendini filmde daha çok hissettirmektedir. Bu gizil yaşamın yavaşça deşifre oluşu, filmin akışına da önemli bir seyir katmaktadır. Aslında doktor ve savcı arasında gelişen bu öykü dikey hiyerarşideki örtük bir iktidar çekişmesiyle başlar, ne var ki sonuçlar savcı için bir bozguna dönüşür. Özellikle sonlara doğru doktorun odası, adeta bir sorgu odasına dönüşür ve savcının ifadesi alınır gibidir. Savcının, ilacın adını öğrenince ruhunu saran suçluluk duygusu bütün bedeninde okunabilmektedir. Otopsi odasında ise savcı, ruhsal bir çöküntü halindeyken, doktorun (kapanışta pencereden dışarı bakarken) bir ara hafif gülümsemesi sanırım gizil bir utkunun dışavurumuydu.


Filmin genel yapısına baktığımızda karakterler arasında bir seçim yapmakta zorlanırız —zanlı da (katil olduğu şüpheye yer bırakmamasına rağmen) diğer karakterlerle aynı uzaklıkta durmaktadır. Her ne kadar başlarda doktora kendimizi yakın hissetsek de, otopsi masasında deyim yerindeyse doktoru da kaybederiz. Ölümün bir araya getirdiği bu insanların her biri kapana kısılmış gibidir. Olmamaları gereken bir yerde, formaliteye dönüşen bir yaşamın içinde Araf’ta kalmış gibidirler. Karakterlerin içsel huzursuzlukları onları ölümün figüranına dönüştürmektedir, öyle ki her biri maktul ve zanlı olabilmektedir. Bunun en çok hissedildiği an, Muhtar’ın (Ercan Kesal) kızı Cemile’nin (Cansu Demirci) bir lambayla odaya girdiği andır. Bir azizeyi andıran Cemile’nin elindeki lamba, karanlık ruhlarını aydınlatan ilahi bir ışığa dönüşmektedir ve ışığın çarptığı karanlık ruhların, ürkmeleri de belki bundandır. Cemile’nin arılığın bir temsili niteliğindeki, yargısız bakışlarına bakmakta zorlanmaları ya da Kenan’ın, Cemile’nin yüzüne bakarken adeta ondan affedilmeyi, arınmayı isteyen bakışları buna bağlanabilmektedir.

Diğer filmlerine kıyasla Ceylan, bu filmde bolca diyaloga yer verir. Yalın cümlelerin ağırlıkta olduğu bu diyaloglar, ölüme karşıt gibidir; böylelikle ölüm, sıradanlaşmakta ve ağırlığını kaybetmektedir. Ancak diyalogların yalınlığı sadece bu anlamla sınırlı kalmamaktadır. Ceylan’ın filmleri gerçek dünyanın kesitleri gibidir, kurmacadan kaçınan Ceylan; adeta görüntülerin, doğanın sadeliğinde akmasını ister. Başka bir deyişle görüntüyü perdeye yansıtmaktansa, perdeyi aralamayı tercih eder. Oyuncuların çerçeveden taşmasını istemez. Öyleyken insan, yükselme/yücelme şansını bulmaz; bozkırda rüzgârla sallanan otlarla aynı düzeydedir ya da bir bakmışsınız diyaloglar, dış seste yavaşça uzaklaşırken Ceylan’ın kamerası, bir elmayı görüntüleyebilmektedir. Bu durum Ceylan’ın karakterlere olan eş uzaklığının, insan ve doğa arasında da devam ettiğini göstermektedir.

Ceylan’ın filmde neden müzik kullanmadığı da bu bağlamda değerlendirilebilir. Doğru notalara dokunulduğunda müzik, sözün ve görüntünün ötesinde kendi yargısını bildirmeye başlar ve salt ezgilerin varlığı bile insanın yücelmesine neden olabilir. Müziğin bir başka gücü de sinematografinin gediklerini kapatmasıdır diyebiliriz. Oysa Ceylan’ın güçlü sinematografisi bir eksiklik hissi uyandırmamaktadır. Böylelikle seyirci, filme aracısız bir şekilde uzanır ayrı deyişle Ceylan, seyircisini müzikle manipüle etmez.


Suç ve ceza bağlamında, karakterleri arasında iyi ve kötü ayrımı yapmayan; insan ve doğa bağlamında özne ve nesne ayrımı yapmayan Ceylan, kadın ve erkek bağlamında bir seçim yapmış mıdır? Erkek oyuncuların ağırlıkta olduğu bu filmde, eril bir perspektiften kadınların olumsuzlandığı söylenebilir mi? Taşıyıcı olan karakterler üzerinden bir okuma yaptığımızda; mutsuz bir evlilikte çırpınan komiser, “güzel kadın” tarafından intiharla cezalandırılmış savcı, yitik bir sevdanın sürgününde doktor ve suçun müsebbibi olan Gülnaz’ın (Nihan Okutucu), zanlı ve maktul üzerinde yarattığı yıkım belirmektedir. Görüleceği üzere bu karakterlerin kadınlardan mustarip olduğunu söylemek mümkün ama tersinden bir okuma yapmak da mümkün, nihayetinde bu yargılar eril dünyanın yansımalarıydı. Öyle ki; mutsuz olan, terk edilen, ihanete uğrayan kadınlardı diyebiliriz. Ağaçtan düşerek suya yuvarlanan elma, cennetten kovulmanın bir temsili gibidir öyleyken, kan dökücünün Gülnaz değil de Tanrı olduğu yargısına ulaşabiliriz. İnsanın yazgısı, Tanrı’nın yazgısıdır ve “kötü” dediğimiz ne varsa ilahi olanın tezahürüdür. Ancak bir azizeyi andıran Cemile’nin de bir “iyi”yi temsil ettiğini unutmamak gerek… Dolayısıyla kesin bir okuma yapmak zor ama yine de Ceylan’ın bir seçim yapmadığını ve eşit mesafede durmayı başardığını söyleyebilirim.    

Şafak sökmeye yüz tutarken, artık cesede ulaşan ekip doğadan uzaklaşarak kasabaya geri dönerler. Otopsi masasındaki ceset, kadavraya dönüşerek doğaya geri dönmeye hazırlanırken; diğerleri, dünyanın bildik gürültüleri eşliğinde uzak iklimlerde yaşamalarına devam ederler. Ve adeta bir felaket sonrası hayatta kalmaya çalışan bu insanlar çoktan ölmüş gibidirler, başka bir deyişle toprağın altındaki ölülerden pekte uzak değiller. Bozkırın üzerine bir umut ışığı düşmese de aynı coğrafyanın sineması açısından bir umut ışığı düştüğünü ve Bir Zamanlar Anadolu’da, Ceylan’ın şimdilik en iyi filmi olduğunu söylemek mümkün. Bunda oyunculukların dengeli ve eşsiz performanslarını da eklemek gerek. Ayrıntılarla bezeli, yoğun anlam katmanlarıyla örülü Bir Zamanlar Anadolu’da, izleyicisine bir kerede yüzünü göstermeyen yapısıyla, defalarca izlenecek bir yapıttır.

Son olarak bir “ölü arayışı” denilebilecek bu anlatının, adeta insanın yaşamının da bir “ölü arayış” olduğunu dile getirmektedir. Sanırım doktorun şu sözleri hem bu yargıyı hem de filmin genelinde eşit uzaklıkta durmayı başaran Ceylan’ın bakışına dair ipuçlarını verebilir; "yağmur yağıyor, yağsın. Yüzyıllardır yağıyor ne fark eder? Fakat bundan sadece yüz yıl sonra bile Arap, ne sen ne ben ne savcı ne komiser. Yani şairin dediği gibi; yine yıllar geçecek ve geride benden bir iz kalmayacak / yorgun ruhumu karanlık ve soğuk kuşatacak".

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Tebrik ederim sizi, lezzetli bir yazı olmuş. Tam da Edebifilmler'e yakışmış.