1 Mayıs 2013

DELİ DELİ OLMA, Ali Reza DÜRÜ





Murat Saraçoğlu’nun yönetmenliğini üstlendiği Deli Deli Olma, 1877 yılında Osmanlı-Rus savaşı sonunda Rusların Kars’ı ele geçirmesi ve Rus Çarı’nın  Malakanlar’ı Kars’a göç ettirmesiyle başlıyor. Kars’a göç eden bütün Malakanlar ölmüş, bir kısmı başka yerlere göç etmişlerdir. Geriye kalan tek aile değirmencilik yapan Mişka’dır. Mişka’nın babası da ölünce o da tek başına kalır.

Köyün diğer bireyleri tarafından gavur oldukları gerekçesiyle izole edilirler. Özellikle de Papuç teyze tarafından Yeke Kişi olarak da bilinen Mişka’ya karşı büyük bir ötekileştirme, kimliksizleştirme çabaları olur. Köy sakinleri Papuç Teyze’den fırsat buldukça gizliden gizliye Yeke Kişi’nin yanına gider, baş sağlığı diler veya hal hatır sorarlar. Eskiden değirmencilikle geçinen Yeke Kişi yaşlandığı ve hastalandığı için artık çalışamaz duruma gelmiştir. Elinde tek kalanlar ise piyanosu ve elmalarıdr. Papuç Teyze’nin torunu Alma(Elma) bir gün elma almak için gizlice Yeke Kişi’nin bahçesine girer ve Yeke Kişi’nin piyano çaldığını görür. Alma’nın müzik yeteneği oldukça gelişmiştir. Böylelikle tanışıp arkadaş olurlar. Piyano, eski usul borç ödeme yöntemi olan takas sisteminin bir sembolü haline gelir. Borcunu ödeyemeyen herkes borcu karşılığında piyanoyu verecek hale gelir. Papuç Teyze ile Yeke Kişi arasındaki çatışmanın cevapları ise çok daha eskilerde gizlidir. Genç yetişkinlik yaşlarında birbirine aşık olan ve Yeke Kişi’ye kaçmaya karar verdiği gece Yeke Kişi’nin onu kaçırmaktan vazgeçmesi üzerine bir daha Yeke Kişi’yi bağışlamayan Papuç Teyze büyük bir kin ve nefret beslemeye ve bunu çevresindeki kişilere yaymaya başlamıştır. Yeke Kişi ile Alma arasındaki dostluk, köy öğretmeninin Alma’nın müzik yeteneğini fark edip onu konservatuar sınavına götürmesi, Alma’nın burslu devlet konservatuarını kazanması, Yeke Kişi’nin akciğer kanserine yakalanması ve ölmesi, babasından kalan altınları piyanonun içinden dökülürken tesadüfen fark etmesi ve bu altınları Alma’nın eğitim masrafları için bağışlaması filmdeki diğer unsurlardır.

Film köy şivesiyle dolu, dile ve bölgeye özgü birçok deyim, atasözü ve argolarla beslenmiştir. Karakter yaratma yönünden başkarakterlerde ağırlık görülürken, filmdeki yan rol ve figüranlarda daha çok mizahi öğelerin verilmesi, tip yaratma becerisi üzerine eğilinmesi ve köylülerin gelenekçi basmakalıp yargılarına değinmeyip de onları çocuklar gibi korkan, sevinen,çatışma çözmeye çalışan kişiler olarak göstermesi filmdeki eleştirilebilecek noktalardandır.

Göç temelli bir hikaye olarak başlayan film giderek çözümlenmemiş bir aşka, baskılanmış duygulara, savunma mekanizmalarına, köylülerin aile yaşantısına dair küçük hikayelere, başarı güdüsüne, kuşaklar arası çatışmaya, fedakarlığa, özveriye, ben- öteki kavramlarına kapı aralayarak hikayesini oralardan besliyor.

Yeke kişi’yi hiçbir zaman affetmeyen Papuç Teyze çevresinde korkulan, kaçınılan, duygusuz, sert ve erkeksi özellikleriyle tanınıyor. Bu kadar olumsuz özelliği barındırmasının, yaşamını çatışmalarla kuşatmasının nedeni olarak ise film, Papuç Teyze’nin baskılanmış duygularını işaret ediyor. Nitekim Yeke Kişi öldüğünde başına toplanmış köylüleri kovarak “Siz onu nasıl gömeceğinizi nerden bileceksiniz?” diyerek kendisiyle Yeke Kişi arasında bir tanışıklığa, geçmiş bir ortaklığa, bir paylaşıma işaret ediyor ve Yeke Kişi’yi Malakanlar’a özgü bir ritüelle gömüyor. Mezarı başında ağlayarak film boyunca çizdiği karakteri kendi elleriyle bozup, içindeki gerçek duygulanımları ortaya çıkarıyor. Freud’un kişilik kuramı uyarınca her şeyin geçmiş çatışmalarla ilişkisi olduğunu, gelişimsel krizleri atlatamayan veya yaşamsal krizleri çözemeyen bireylerin bunu bir bilinçdışı malzeme haline dönüştürdüğünü ve bilinç öğelerin insan yaşamında kişilik yapısı ve yaşamsal örgüleri etkilediğinin ipuçlarını filmde görmek mümkün.

Yeke Kişi’nin ise Kars’a göç etmelerinin ve orda uzun zaman değirmencilikle geçinmelerinin dışında geçmişine dair fazla bilgi edinmek mümkün olmuyor. Piyanoyu seven, yalnızi yoksul, aidiyet çatışmaları yaşayan ve içinde bir denizi besleyecek kadar çok ırmak olan bir platoyu andırıyor adeta. İzleyiciye bu mesajı verirken izleyicisini o denizden çok az canlı türüyle tanıştırıyor film. Yeke Kişi’nin babasından öğrenip Alma’ya aktardığı şu dizelerde onun umutlarını ve yaşamsal çatışmalarını anlayabiliyoruz: “Bir sarmaşık olsaydım/Sıkıca tutunsaydım bir yere/Sökülüp atılmasaydım/Köklerimi salsaydım derinlere.” Bu dizlerde ait olma, göç, ben-öteki, toplumsal baskı gibi konulara gönderme yaparak yaşadıklarını izleyiciye aktarıyor.

Deli Deli Olma izleyicisine büyük bir hedef vaat etmiyor. Duygu ağırlıklı bir film. İzleyicisini duyuşsal olarak yakalıyor ama bunun yanında içinde umudu, aşkı, yaşlılık psikolojisini, kuşaklar arası ilişkiyi, kültürler arası iletişim örüntülerini düşündürüyor. Yeke Kişi ile Alma arasındaki ilişkiyi görünce ‘Büyük Adam Küçük Aşk’ (Handan İpekçi) filmini düşünmeden de edemedim.




Hiç yorum yok: