5 Temmuz 2013

CARNAGE: Bitmeyen Gerilim - Ebutalip İpek




Yaşamın gereklilikleri dışsal bir baskıyla bizleri biçimlendirirken; içerlerde bir yerde arkaik bilinç, bizleri başlangıç noktasına geri döndürmek için karşıt bir itki oluşturur. Aslında insan, yüzyıllardır “kültürel” bir varlıkla “ilkel” bir varlık arasında sıkışıp kalmıştır diyebiliriz. İnsanın kültürel dönüşümü gerçek anlamda bir başkalaşıma neden olamamıştır. Dolayısıyla Bacon’ın, insan için “doğası henüz gelişememiş hayvan” ifadesi tamda bu durumu dile getirir.  Öyle ki; bu durum neden çağlar boyu, insan doğasının bir zıtlığın gerilimi içinde olduğunu göstermektedir. R.L.Stevenson, Dr Jekyll ve Mr Hyde adlı eserinde bu karşıtlığı çarpıcı bir biçimde dile getirmiştir; bir yandan üstün insanı temsil eden Dr Jekyll, diğer yandan insanın en düşkün halinin temsili olan Mr Hyde. Roman Polanski’nin bir kara mizah filmi olan Carnage, insan doğasına ilişkin bu düalitenin deyim yerindeyse maskesini düşürerek, “modern insana” insafsız bir eleştiri getirmektedir. 


Carnage, çocukları arasındaki kavgadan dolayı bir araya gelen iki çiftin, sorunu kendi aralarında “uygarca” çöz(eme)meleri üzerine gerçekleştirdikleri diyalogları konu ediyor. Tek mekânda gerçekleşen ve oyunculuğa dayanan bu film, sinemadan daha çok tiyatroya uygun düşmektedir. Kaldı ki senaryoya baktığımızda zaten Yasmina Reza’nın tiyatro oyunundan uyarlandığını görürüz. Öte yandan Polanski’de kısıtlı mekânda oyuncu performansına dayanan filmlere hiç de uzak değildir. Özellikle Apartman Üçlemesi (Repulsion, Rosemary's Baby ve The Tenant)  ve Knife İn The Water, yönetmenin bu konudaki yetkinliğinin adeta alametifarikasıdır. Ancak yine de Carnage’ın, sinemasal olanaklarını düşündüğümüzde daha kısır bir çerçevede kaldığını söyleyebiliriz. Buna mukabil filmin taşıyıcı yükü olan oyuncu seçimi ve performansları tatmin edici bir düzeydedir. Belki buna diyalogların filmin seyrine kazandırdığı ivmeyi de ekleyince, Yasmina Reza’nın güçlü metnini de tekrar anmak gerekecektir. 



Filmin genel yapısına baktığımızda değer yargılarının ya da insan doğasına ilişkin bir çözülmenin (çözümlemenin) varlığından söz edebiliriz. Alaycı bir söz aralarındaki oyunu bozmaya yetmektedir ve karakterler de uygarlığın kostümünü çıkararak en çıplak halleriyle gözükmeye başlarlar. Başlangıçta nezaketli ve erdemli görünen o insanlar perde kapandığında adeta tam karşıtıyla görüntülenmektedir. Peki, bu kayıtsız sahteliğin ve egoizmin kaynağı nereye dayanmaktadır? Aslında yaşamımız zorunlu itkilerin güdümünde belli mizansenleri oynamakla geçmektedir. Kendiliğinden bir anlaşma gibi sosyo-kültürel dünyanın değerlerine uymakta/uyarlanmaktayız. Edimlendiğimiz bu değerler sahiciliğimizi gölgeleyerek adeta bizleri birer sahtekâra dönüştürmektedir. Alan’ın (Christoph Waltz) “kimse kendisinden başkasını umursamaz” ve “ben vahşet tanrısına inanırım, fi tarihinden bu yana kuralları tartışmasız kabul edilen Tanrı’ya yani” sözleri bu anlamda önemlidir. Salt bu sözler bile insan doğasına ilişkin arkaik bir göndermedir; toplumsalın dışında olan, bütün değerlerin yitimindeki insanı anlatmaktadır. 


Bu bağlamda insan dünyasının derinlikli patolojisi sergilendiğinde; Batı değerlerinin sıkı savunucusu “doğrucu”  Penelope’nin (Jodie Foster)  aşırı duyarlı kimliğini sonuna kadar idame ettirmesi, hem Batı ahlakını hem de Penelope’nin ikiyüzlülüğünü simgelemektedir. Bu aynı zamanda kirliliğin ortasında kalmış insanın, gündelik aktivitelerle ruhunu pansuman etmesine benzemektedir. Ayrı deyişle, gerçek bir eylemsellik durumundan ziyade söylemin sağaltıcı yönüyle huzur bulma kaygısı ya da toplumsalın ayartılmasıdır da diyebiliriz. Dolayısıyla toplumların geliştirdiği “vicdan” aslında ikiyüzlülüğün maskesidir de dememiz mümkün. Öyle ki, “kötü” olanı olumsuzlayan insan vicdanen kendini akladığını düşünmektedir ve salt bu çerçeveden yaşamını daha anlamlı görebilmektedir. Penelope’nin duyarlılığı belki de bu çerçevede değerlendirilmelidir. 


Alan’ın cep telefonu, Penelope’nin sanat kitapları ve Nancy’nin de (Kate Winslet) çantası için abartılı tepki vermesi; nesnelerin, yaşamlarındaki değerlerden daha önemli olduğunu göstermektedir. “Eşyalarımıza sebebini bilmeden aşırı bir bağlılık duyabiliyoruz” diyen Penelope, günümüz toplumlarının da içinde bulunduğu durumu işaret eder. Oysa tüketim toplumunun en büyük dezavantajı, insanı da tüketim olgusuna indirgemesidir. Kaldı ki, gündelik yaşamdaki parçalanmışlıkları, çocuklarına olan uzaklıkları ve Michael’ın insan ilişkileri konusundaki çıkarımını da ekleyince, tüketim dişlilerinin arasında nasıl öğütüldükleri de anlaşılmaktadır.


Günümüz “modern” toplumlarının yaşamakta oldukları sancılı ilişkileri üzerine bir çözümleme gerçekleştiren Polanski, insana dair bir umudu barındırmadığını da söylemek gerekir. Daha yalın bir ifadeyle Polanski, sadece Ecce Homo demektedir. Dolayısıyla Polanski’nin insanı karamsar bir tabloda betimlediğini söylemek mümkün ancak yine de bunu bir düalite içinde vermeye çalıştığını ve buna rağmen son raddede insanın nerede, nasıl durması gerektiğini de seyirciye bıraktığını vurgulamak gerekir. Polanski’nin bunca yergisinden sonra her şey kaldığı yerden devam etmeye başlar; sarı laleler parçalanır, Alan’ın cep telefonu çalmaya başlar ve çocuklar parkta hiçbir şey olmamış gibi bir araya gelirler. Ve insan, bitmeyen bir gerilimle belirsizlik içinde yoluna devam eder.