30 Ekim 2013

KÜF:TAŞRADAKİ O UZUN BEKLEYİŞ - Ali Reza DÜRÜ


Küf, Ali Aydın, 2012

      Sakin, sessiz başlayan bir sekansın ardından yaklaşık 11 dakikalık tek çekim bir diyalog başlıyor. Daha bu kadar zamanda "küf"le ne anlatılmak istendiği yavaş yavaş anlaşılmaya başlıyor. Oğlunu bulma çabası içinde içi küf tutmuş bir babanın hikayesi başlıyor. Ev, tren garı ve oğlunun yası arasında sıkışmış bir babanın sessizlik ve acı dolu müzmin bekleyişi filmin ritimsel tonunda da karşılığını bulmuş tabi. 

       Basri karakteri özelinde faili meçhul cinayetlerin arka planında kalanlara odaklanan yönetmen, baba karakterini ele almasının sebebi olarak "bir erkeğin duygusal süreçlerini incelemek istediğini" ifade ediyor. Baba, taşrada bir erkek olarak içe dönük, sosyalleşmesini yitirmiş, iş ve komşuluk ilişkilerinden kaçınan bir profil çiziyor. Zaman zaman taşra yaşantısına uymayan entelektüel edimlerin yer aldığı film genel anlamda iyi bir oyunculuk profili çiziyor. Ercan Kesal'in ilk başrol oyunculuğu deneyimi olarak kayda geçen bu performans oldukça iyi. Tren raylarının üzerinde biteviye bir yalnızlık ve bekleyiş içinde akıp giden on sekiz yıllık bir yaşantı bu.

         Faili meçhullerin izini bulmak kolay değil tabi, devlete on sekiz yıl boyunca yazılan dilekçelerin cevapsız kalması, polis karakolunda artık bir umutsuz vaka olarak kendisiyle alay edilir hale gelinmesi ve buna rağmen umudunu asla kaybetmemesi Basri'nin güçlü yanlarını gösteriyor. Sisteme karşı biraz boynunu eğerek gösterdiği bu güçlü olma tavrını kendi yaşantısında gösterememesi de onun içinde bulunduğu ikilemi iyi anlatan bir durum. Epilepsi nöbetleri geçirmeye başlayan Basri'nin işini kaybetme korkusuyla bu durumu gizlemeye çalışması, içinde bulunduğu durumu daha karmaşık hale getiriyor. 

      


            Polis amirinin karakolda yaptığı o uzun konuşmanın ardından Basri için de bir şeylerin değiştiğini görmek gerekir. Çünkü on sekiz yıldır dilekçe yazmasına rağmen ilk defa bir polis amiri onu karşısına alıp uzun uzadıya konuşmuş ve onu anlamaya çalışmıştır. Kurumlar ve insanların arasındaki bu büyük mesafenin anlatımı olarak güzel bir noktaya değinmiş yönetmen. İletişim kurmanın yapıcı sonuçları olduğunu böylelikle göstermek istemiş. Nitekim filmin ilerleyen kısımlarında on sekiz yılın ardından Basri'nin oğluna dair bazı ipuçları bulunmaya başlanır. Aradan geçen yılların güzel bir sembolü olarak da oğlunun on sekiz yıl öncesine ait kimlik kartı babaya verilir. Yaşasa çoktan değiştirmiş olacağı bu eski kimlik kartı aradan geçen zamanın durduğunu, akamadığını öyle güzel ifade ediyor ki, Basri'nin kimlik kartını eline alıp bakarken gözlerinde oğluyla yaşamadığı bütün o yılların hüznünü görebiliyoruz. Bu noktada yeni bir ikilem akılları kurcalar. Kaybolan ve yaşayıp yaşamadığı belli olmayan oğlunun kimlik kartı zamanın durmuş halini tasvir ederken, aradan geçen zaman içinde eşini ve sağlığını kaybetmiş, yaşlanmış baba ise zamanın yaşantılarla sürüp giden devinimsel yönünü tasvir eder. 

           Oğlunun cesedeni teyid edip teslim almak için İstanbul'a giden Basri, küçük bir kasaya koyulmuş cesedi teslim alırken gerçek bir çöküntü yaşar. Kocaman oğlu ufacık bir elma kasası gibi bir sandığın içinde sıradan bir eşya gibi ona teslim edilir. Bu esnada hastane çalışanları ve morg görevlisinin işlerini yaparken ne kadar sıradan bir iş gibi davrandıkları da gözden kaçmaz. Cesedi teslim eden kişilerin sadece bir iş olarak gördükleri mesela aileler için ömür boyu süren bir travma olarak kalır. 

       Bu tür bağımsız sinema örneklerinde çok fazla gördüğümüz taşra entelektüalitesi ise pek gerçekçi olmayan bir yeni akım klişe gibi görünüyor. Basri'nin davranışları ve tutumları incelendiğinde oyuncunun şehirli edalarının filme yansıdığı görünüyor ve bu da filmin tadını biraz kaçıran bir detay olarak karşımıza çıkıyor. Son dönem Türkiye sinemasının çokça içine düştüğü bir hata olarak görüyorum bu durumu. Nuri Bilge Ceylan'ın öncülük ettiği bu türün gerçek taşra yaşantısını iyi gözlemleyemediği sonucunu görmek pek zor değil. Yılmaz Güney sinemasının taşra insanı betimlemesindeki gerçekçi mükemmelliğin son dönem sinemamızda giderek eridiğini ve yeni bir anlayış ve kavrayış modelinin geliştiğini söyleyebiliriz. 


kuledibi.org'da yayınlanmıştır.

29 Ekim 2013

ONUR SAVAŞI: MODERN AVRUPADA CADI AVI - Ali Reza DÜRÜ



       Orjinal adı Avlanma olan filmin türkçe çevirisi filmin içeriğini çok iyi karşılamasa da nispeten uygun sayılabilir. Danimaka'nın küçük bir kasabasındaki çok samimi bir grup arkadaşın yaşamına bir anda yapılan keskin müdahale ile her şey aniden değişir. Film aslında toplumsal linç kültürüne dair önemli atıflarda bulunuyor. Filmden referanslarla konunun üzerinde biraz durmakta yarar var. 

        Çocuk kreşinde eğitmen olarak çalışan Lucas çocukları çok seven ve onlarla güzel zaman geçiren bir eğitmendir. Yakın arkadaşı Theo'nun kızı Klara da bu kreşteki çocuklardan biridir. Lucas'ın Klara'yla yakından ilgilenmesi Klara'da yetişkinlere duyulan aşk türünden bir duyguya dönüşür. Klara ailesindeki sorunlardan dolayı yakın ilgi gördüğü öğretmenine aşık olur ve onunla zaman geçirmeyi çok sever. Bir gün Lucas'ı dudağından öpen Klara, Lucas tarafından uyarılır ve sadece annesi ve babasını dudağından öpmesi gerektiğini söyler. Bu durumdan rahatsızlık duyan ve öğretmenine öfkelenen Klara öğretmenine iftira atar ve Lucas'ın kendisini taciz ettiğini iddia eder. Bu durum kısa sürede Klara'nın ailesine, kent sakinlerine, Lucas'ın ailesine ve tüm bölgeye yayılır. Bu durumun üzerine herkes çocuğa inanır ve Lucas bu noktadan itibaren tam bir toplumsal lince dönüşür. Kimse Lucas'a kendini savunması için fırsat vermez ve yargısız infazda bulunur. Bu durum Lucas'ı gerçek bir depresyonun içine sürükler. Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen samimi arkadaşlarının hiçbiri artık onu görmek istememekte ve onu dışlamaktadırlar. Yavaş yavaş bu durum Lucas'ın ailesine de zarar vermeye başlar. Köpeği Funny öldürülür, oğlu darp edilir, kendisi darp edilir. Tüm bu süreçte kendini hiç bir şekilde savunmaya çalışmayan Lucas tüm bu olanlardan sonra içsel bir patlama yaşar ve bunu Klara'nın babası Theo'ya yöneltir. Sonra da bir şeyler değişmeye başlar. 

         Kendisi Lars Von Trier'le beraber Dogma95 akımının kurucularından olan yönetmen Vinterberg bu filminde sade ama sarsıcı bir hikaye anlatıyor. Yer yer sonbahar ve doğal yaşam görüntüleriyle birlikte edebi tınılar yakalamakla birlikte genel anlamda psikolojik planlar, renkler ve sesler kullanmaya özen göstermiş. Lucas'ın psikolojisi çöküşe geçtikçe renklerde de belirgin bir koyulaşma ve yetersiz ışıkla aydınlatma tekniği denenmiş. Avrupa'nın göbeğindeki bir ülkede cadı avı hikayesinin nasıl geliştiği, samimi ve modern görünen insanların nasıl da yargısız infazda bulunabildikleri çok başarılı şekilde anlatılıyor. İnsanlar her zaman anlayamadıkları veya kafa karışıklığı yaşadıkları herhangi bir konuda kendilerini ikna edecek en küçük bir sebebe bile büyük umut besleyebiliyor ve buna inanmakta çok ısrar edebiliyorlar. Bu da özsorgu  mekanizmalarının yeterince çalışmadığını ifade ediyor. Bu durum dünyanın neresinde olunduğuna bakılmaksızın her yerde aynı şekilde yaşanıyor aslında. 

         Filmin sonunda suçsuzluğu ortaya çıkan Lucas normal bir hayat yaşamaya başlasa da oğluyla beraber ava çıktığı bir günde silahlı bir saldırıya uğrayarak korkutulur. Bu durumda "avlanma" olgusunu gerçek kılıyor. Aradan uzun zaman geçip her şey unutulsa da aslında bazı şeyler bir yerlerde sürüyor ve toplumsal bellekte saklanan yaşantıları ifade ediyor. 

         

24 Ekim 2013

DEVİR: GELENEK, DİYALEKTİK VE BARBARLIK - Ali Reza DÜRÜ



Devir, Derviş Zaim, 2013

Ali Reza DÜRÜ




      Derviş Zaim sinemasını yıllardır takip ediyorum. Bütün filmlerini izledim, ama Cenneti Beklerken filmiyle içimdeki zirveye yerleşmişti. Daha sonra Nokta ve Gölgeler ve Suretler filmleriyle bu süreç devam etti. Özellikle Cenneti Beklerken filmiyle çıktığı geleneksel alanlar yolculuğuyla iyi bir yere yerleşti. Sinemamız açısından önemli bir yönetmen. 

      Devir filmiyle bambaşka bir alana yöneldiğini görüyorum. Oyunculuk, hikaye, kamera kullanımı gibi bir çok alanda büyük bir farklılık barındırıyor Devir. Tamamı amatör oyunculardan seçilmiş bir castla çıkıyor karşımıza. Kamera kullanımında ise tıpkı Nokta filminde kullandığı gibi aktuel bir kamera kullanımı göze çarpıyor. Kurmaca belgesel denilebilecek tarza yakın bir film olmuş aynı zamanda. Konu seçiminde köklü bir değişiklik yok. Yine geleneksel bir alan seçilmiş ama gerçekçi anlatım dili seçiminden ötürü sinema filmi kıvamından biraz uzaklaşmış. Bu durum yönetmenin sinemasını bilenler için şaşırtıcı bir sonuç doğursa da sebeplerine ilişkin biraz düşününce anlaşılmaz durmuyor. Yok olan bir geleneğin sermaye sahipleriyle olan çatışmasını ve bu çatışmanın etkisiyle ezilmelerinin hikayesini anlatıyor. Bu yönüyle bakıldığında yönetmenin gerçekçiliğe en yakın filminin Devir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

      Geleneksel koyun boyama ve sudan atlama yarışmasının süreçlerini anlatarak başlayan film ilerleyen sekanslarda bu geleneğin giderek sürdürülmez kılınışına odaklanıyor. Koyunları boyamak için kırmızı taştan yontulan parçacıkların suyla karışımından elde edilen kıvamın koyun yünlerine sürülmesiyle son buluyor.  Bölgede kırmızı taşların bulunduğu dağın taş ocağı firması tarafından satın alınmasıyla yöre halkı kendi kırmızı taşlarını kullanamaz hale gelirler. Şehirden satın aldıkları kırmızı toz boya ise onları tatmin eden sonucu vermez. Filmin çatısı bu aksiyomlar üzerine kuruluyor. 

     Köyde yaşayan koyun sahipleri arasındaki yarışma rekabeti ise köyün önemli bir dinamiğini oluşturur. Yedi yıldır birinci gelen yaşlı çobanın birinciliği kaptırmaması genç çobanlar arasında bir ego sarsılması yaratmaktadır. Bunu itiraf etmeseler bile bu sarsıntıyı gündelik hayatlarında bolca yaşarlar. 

      




      Köyde koyunlardan artık bıkan çobanın şehre iş bakmaya gidişi ise filmin en güzel paradoksunu oluşturuyor. Zaten film mekansal olarak köyü sadece bu iş başvurusu için terk eder. Geri kalan planların tamamı köyde çekilir. Şehirde hayvan kesim evinde iş bulan çoban, gözünün önünde onlarca koyunun kıyılmasına, postunun soyulmasına, organlarının zemine dağılmasına, kanlarının göletler oluşturmasına şahit olur. Köyde kendisi de koyun kesmiştir ama ihtiyacı kadar kesip gerisini beslemiştir. Şehirde ise toplu kesimler yapılmakta ve bu bir sektör haline gelmiş bulunmaktadır. Gördüğü manzara karşısında tam bir travma yaşar. Akşama kadar onlarca koyun yok olmakta ve bu işlem her gün tekrarlanmaktadır. Aklına köyde meraya götürdüğü, büyütüp sevdiği koyunlar gelir. Şehir onun bildiği gibi değildir. Tüketim patlaması içinde her gün yığınlar halinde bir şeyler yok olup gitmekte ve bu toplum ancak bu türden büyük hazımsızlıklara rağmen travmalarını derinlere iterek yaşamayı bilmektedir. Bir canlının ne kadar değerli olduğunu, kesim evinde bir kere daha anlayan çoban köye geldiğinde tarladaki örümcek ağına karşı büyük bir hassasiyet göstererek ağa zarar vermez. Üstelik o esnada ağ kuran örümcek bir başka canlıyı tuzağa düşürmüş ve onu yemektedir. Ağa dokunmaz çünkü bu türden bir ölüm doğanın diyalektiği içinde olağan seyrindedir. Doğayı, ihtiyacın kadar kullanabilir ve ihtiyacın doğrultusunda başka canlıyı öldürüp kendine aş yapabilirsin. Ama şehirdeki kesimler çok daha başka bir pratiğin açığa çıkmasını işaret ediyor. 

      Aynı vurgu kırmızı taşın olduğu dağın taş ocağına çevirilmesi örneğinde de görülüyor. Köylülerin her yıl koyun boyamak için bir kaç poşet kadar aldığı kırmızı taş sermaye sahipleri tarafından iş makineleriyle kazılarak büyük bloklar halinde çıkartılıp götürülüyor. Ocağın etrafına çekilen teller ise bölge insanıyla sermaye arasına önemli bir sınır koyuyor. Ora insanını öteleyen, özel mülkiyet anlayışını dayatan,, parasını verdiği toprağı sonuna kadar parçalayıp kurutan bir anlayışın sınırı. Öyle ki ertesi yıl koyun boyama yarışması için dağa gelen köylüler bu sınıra takılıp kırmızı taşa artık ulaşamayacaklarını görüyorlar. Çünkü yüzyıllardır kendilerinin veya başkasının özel mülkiyeti olmayan doğa artık bir grubun eline geçmiş ve kırmızı taşlar da sınırın öte yanında kalmıştır. Çünkü her yıl bir kaç poşet kadar olan ihtiyaçları artık bir kepçe darbesiyle kamyonlara yüklenip başkalarına satılır olmuştur. Köylünün on yılda tüketebileceği kadar taş, bir dakikada eritilen stok halini almıştır. Yönetmenin bu noktada doğayı ihtiyacımız doğrultusunda kullanmamız gerektiğini anlatmak istediğini düşünüyorum. 





      Kesim evi ve taş ocağı örneklerini incelediğimizde ortaya çıkan sonuç kent yaşantısı ve kırsal yaşantı arasındaki yaklaşım farkının uçurumlaştığıdır. Kentlilerin barbarlığa varan bu tüketim tutumu varken kırsalın doğayla barışık şekilde ihtiyaçlarını giderdiği görülüyor. Taş ocağında çalışan mühendisin avlanmaya gittiğinde boynuzlarının güzelliği için geyiği vurması da bu örneğe eklendiğinde sonuç daha da belirginleşiyor. Etini tüketmek için değil de boynuzlarını kesip duvara süs olarak asmak isteyen mühendisin bu tutumu barbarlık olgusunu daha vurgulu hale getiriyor. Doğada yaşama özgürlüğü olan bir canlının süs eşyası olma pahasına katledilmesi ancak bir kentlinin barbarlığını tarif edebilir. Film genelinde kentlilerin tutumları bu yönde bir yönelim gösterirken kırsalın doğayla birlikte davranma yönelimleri olduğunun altı çiziliyor. 

      Yazının başında belirttiğim gibi yönetmenin filmografisinde çok farklı bir yerde duruyor Devir. Olaya yaklaşımı değişmiyor aslında sadece dilini değiştiriyor. Belgesel türünde çekmesinin sebebi de burada gizli olabilir. Daha net anlaşılabilmek adına gerçekçiliğe yakın olmayı seçmiş gibi görünüyor. 


23 Ekim 2013

İLO İLO - HIRÇINLIK DÖNEMİ ARTİKÜLASYONLARI - Ali Reza DÜRÜ




HIRÇINLIK DÖNEMİ ARTİKÜLASYONLARI


İLO İLO, ANTHONY CHEN, 2013

                İlk bakışta sadece bir çocuk ve çocuk bakıcısı arasında geçen süreci anlatacak bir film hissi veren İlo İlo bundan çok daha fazlasını vaat ediyor. Bir süre sonra birbirilerini severler ve çocuk sonradan bakıcısından ayrılmak istemez. Yönetmen, çocuk ve bakıcısı arasında gelişen süreci ana gövde yaparken arka planı çok iyi besliyor, yan hikayeler oluşturuyor, ülkenin ekonomik süreçlerini, işsizliği ve tüm bunların mikro düzeydeki yansımasını birleştiriyor.

                Ana temada dört ayrı karakter var ve hepsinin de ayrı hikayeleri, çıkmazları, açmazları, kör noktaları, çatışmaları var. çocuğun hırçın davranışlarından ötürü bir bakıcıya gereksinim duyulmasıyla başlıyor film. çocuk, ergenlik yaşına yeni girmiş, bedenini, duygusal ve cinsel gelişimini, karşı cinsini, büyüyen cinsel organıyla beraber bunu güçlü olma arzusuyla simgeleştiren tutumları; aileye ve okula kısacası otoriteye karşı gelme yönelimlerinin belirginleşmesi gibi tipik düzeyde ergenlik belirtileri gösterir. Ebeveynlerinin, ergenlik dönemi gelişim özelliklerini iyi kavrayamamış olmaları çocuğun hırçınlığını artıran bir unsur olarak ortaya çıkar. Ebeveynlerin çocukla olan iletişimleri de klasik yöntemlerin ötesine gitmez. Zorunlu diyaloglar, kurallar, yaptırımlar, çocuğun hayatını bir kalıba koyma istekleri gibi davranışlar somut olarak görünür.  Bu durumun karşısında çocuk da onlardan uzaklaşmaya, onlara karşı gelmeye ve kurallarını reddetmeye yönelmiştir.

                İkinci olarak Filipinlerden gelen çocuk bakıcısının hikayesine ve filmdeki duruşuna bakmakta yarar var.  Çalışmak için ülkesini ve çocuğunu bırakıp gelmiş biri olarak aslında daha baştan ağır bedel ödemeye başlamıştır. Onun hikayesi ailedeki üç kişinin hikayesinden daha farklı bir yerde durur. Çalıştığı evde kabul görme, çocukla iletişim kurma, para kazanma ve anavatanında  kalan çocuğuna bir an önce dönme isteği vardır. evin çocuğuyla ilişki kurabilmesi ve bunu yaparken kendi gururunu da koruması zor görünür. Ama içinde bulunduğu koşulları erken benimser ve hatta kısa süre sonra ek iş bularak evin dışında kendine bir alan yaratır. Zaten 'yabancı' olmak kavramı bu açıdan incelenince çok derinlere gidebiliyor. Evde piyango oynamayan tek kişidir aynı zamanda. Çocuğun annesiyle aralarında gelişen rekabet duygusu usul usul işinin sona ermesine neden olur. Oysa bütünüyle yabancı olduğu bu ülkede kendince bir hayal kurmuş ve sadece işini yapmaya çalışmıştır.

                Evin babası ise filmin başından beri yan hikaye olarak varlığını sürdürür. İşini kaybetmesi ve yenisi aramaya başlaması, arabasını hurdaya vermek zorunda kalması, sigaraya tekrar başlaması, eve aldıkları bakıcının ücretini veremeyecek hale gelmesi, en son girdiği işten de kovulmasıyla beraber bütünüyle umutsuz bir sürece girer. Bunun sonucunda çocuğu ve eşiyle olan iletişimleri zayıflamaya başlar. Üzerindeki baskı ve umutsuzluk arttıkça piyangodan para çıkma umudu artar.

                Anne karakteri ise daha bütüncül bir karakterdir. Eşine oranla daha fazla sorumluluk sahibi, işleri organize eden, çocuğuna yönelik endişeler taşıyan bir kadın profili çizer. Çocuk bakıcısının evde uzun süre kalmasıyla birlikte bir rekabet duygusuna kapılır. Öte yandan işten atılma kaygısı taşır ve o da tıpkı eşi ve çocuğu gibi piyango biletleri almaya başlar. Film boyunca piyango biletleri hep umutların azaldığı ve hatta bitme noktasına yaklaştığı zamanlarda belirginleşmeye başlıyor.


                Film bir bütün olarak ele alındığında her biri farklı karakterlerden oluşan, birbirine zayıf bağlarla bağlanmış, mutsuz, depresif ve iflasın eşiğindeki bir ülkede yaşayan dört umutsuz insanın hikayesi bu. Uzak Doğunun küçük bir evinde yaşanan bu hikaye aslında hayata dair küçük ve sade bir betimleme. Uluslararası festivallerden de övgü alan film çıkış yolu arayan bir toplumun mikro düzeyde hikayesi.


http://www.kuledibi.org/'de yayınlanmıştır.

ZERRE : VAROLUŞ SAHNESİNDE GÜÇLÜ BİR PARTİKÜL - Ali Reza DÜRÜ

Zerre, Erdem Tepegöz, 2012


Ali Reza DÜRÜ


      Yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen çok önemli bir çalışma gerçekleştirdiğini teslim etmek lazım. Uzun zamandır sinemamızda bu denli gerçekçi bir anlatım dilini ustalıkla kurmaca diliyle birleştiren bir çalışma görmeyi özlemiştim. Oyuncu seçimleriyle mekan ve hikaye arasındaki örtüşme bile filmin önemli bir yere koyulması gerektiğini doğruluyor. Başrol oyunculuğunun estetik algılarını dahi kıran, bu noktadaki tutumları sarsan bir çalışma. Benzerini Gitmek: Benim Marlon ve Brandom (Hüseyin Karabey) filminde gördüğüm ve Karabey'in de bir röportajında belirttiği günlük hayatta karşılaştığımız yüzlerin sinemaya giresi gerekliliğini örnekleyen bir film Zerre. Başrol oyuncularının her zaman estetik algılara itap eden karakterler olmayabileceği gerçeği Zerre'yle bir kez daha önemini ifade etmiş oluyor.

      Film, Zeynep'in çalıştığı atölyeden kovulmasıyla başlayıp sonra iş arama süreçleri, bulduğu işlere tutunma, var olma, belediyede işçi olma hayalleri, cenaze sonraları hazırladığı  bohçaları satma, kızı ve annesine bakabilme, sığındığı ufacık evin kirasını ödeyebilme endişeleriyle devam edip gidiyor.

      İşten ilk çıkarılma sahnesinde Zeynep'in adeta atölye tezgahına yapışıp işten atmamaları için yalvarmasıyla dikkat çeken Zeynep'in bu davranışının altındaki nedenler film boyunca açıklanıyor. İşten çıkarıldığında kolay iş bulunamadığı için zorlukla bulabildiği o kötü işi bile sahiplenmek zorunda kalışı anlatılıyor. Aksi taktirde kirasını ödeyemediği evinden çıkmak zorunda kalabilir ve kızı ve annesiyle yeni bir varoluş bunalımına düşebilir. Zaten en alt sınırda hayata devam ettiği için en küçük bir düşüş onda çok büyük sonuçlar doğurabilir. Zeynep'in adım adım iş arama süreci ve kapıların tamamen kapalı olması onun kadın kimliğini kullanmak isteyenlere, kanını satmak isteyenlere fırsat verir. Diyalektik olarak zayıf görülenin yenik görülmesi ve çevresindeki "güçlü"ler  tarafından yok edilmesi meselesine dönüşür. Filmin adı da bu döngünün en alt basamağında olmayı ifade ediyor. Zerre, en küçük parçacığı, partikülü ifade ediyor. Zeynep, doğal dengenin içinde bir zerre olmanın savaşımını veriyor aslında. Görülmeyen, hissedilmeyen, önemsenmeyen, özlem ve arzuları yok sayılan bir hayata sahip olma duygusuyla bir zerreden daha fazlası olduğunu hissetmeye ihtiyacı var ama bütün çabaları boşa çıkıyor. Girdiği işler, elleriyle hazırladığı bohçalar, atölyeler, fabrikalar hep boşuna. 





      Yaşadığı semt kentsel dönüşüm adı altında yıkılıyor ve varlığını hesap cüzdanlarıyla ifade eden koca bir yığının yaşam alanına dönüşüyor. Terkettiği her iş gibi yaşadığı mahalleyi de terketmek zorunda kalacak. Çünkü o dezavantajlı bir hayatın ortasına düşmüş ve bu ışıklı gezegenin içinde sadece bir partikül olabilmenin hayaliyle hayata tutunuyor. Yoksulluk, hastalık, çevresindeki leşçiller, mülk sahipleri, ailesi ve kendi varoluşu arasında sıkışan bir kadını ifade ediyor. 

      Zeynep'in direnci, tükenmişlik hissini bastırma çabaları onu hastalıkların ortasına düşürüyor. Filmin başından itibaren kanayan burnu izleyicide her an kanser gibi ağır bir hastalıkla sarsılacağı beklentisi oluştururken filmde ne tür bir hastalığa yakalandığından söz edilmiyor. Bunun bir önemi de yok zaten. Hastalandığını bilmek yeterli. Ev sahibinin ısrarları üzerine, çaresizliğin getirdiği mecburiyetle kanını satarak para kazanmaya başlayınca değersizlik duygusu artık daha da artıyor. Ama bu durumla başa çıkabilmek için parayla satın aldığı şeylerle mutlu olmayı tercih ediyor. İlk defa evde tavuk pişiyor mesela, borçlarını ödüyor, ilk defa biraz olsun yüzü ışıldıyor. 

      Zerre filmi baştan sona kadar bir kadının var olma savaşını anlatan çok önemli atıflarla dolu bir film.

21 Ekim 2013

KESİŞEN HAYATLAR: SAVAŞ SONRASI KESİŞMELER - Ali Reza DÜRÜ



Kesişen Hayatlar, Srdan GOLUBOVİÇ, 2013


"Belki de en iyi unutma biçimi geçmişi zihnimizde canlı tutmaktır. "



Festivallerden ödüllerle dönen film, şematik olarak klasik bir şablon üzerine oturtulmuş olmakla beraber oyunculuk ve yönetim anlamında farklılık göstererek özgün bir yer edinmeyi başarıyor. 

Bosna savaşında yaşanan bir ölüm ve sonrasında o ölüme bağlı olarak gerçekleşen olaylar zinciri konu edinmiş. Savaş sonrası değişen hayatların rutin gidişatı hiçbir zaman savaştan tam olarak bağımsız bir yere ulaşmaz ve karakterlerin vicdanında her zaman hatırlanan bir yaşantı olarak yerini korur. Her ne kadar savaş sonrası herkes ayrı ülkelere, mekanlara ve zamanlara savrulmuşsa da geçmişin travması onları rahat bırakmaz. Her yaşantıda, karakterde onları yaşanan o derin sarsıntıya yeniden götüren bir anımsatma vardır. Belki de en iyi unutma biçimi geçmişi zihnimizde canlı tutmaktır. Aksi taktirde bastırılan hatıralar daha büyük şekillerde karşımıza çıkarak daha büyük kırılmalar yaratabilir. Savaş sonrası her birey gibi normal bir hayat kurma arzusu filmdeki bütün karakterlerde kendini gösterir. Aradan geçen on iki yıla rağmen geçmiş hala geçmemişse yaşanan travmanın ne kadar ağır olduğu bir kez daha anlaşılır oluyor. 

Almanya'ya yerleşen Haris, arkadaşını öldüren Todor'u ameliyat edip iyileştirmek zorunda kalan doktor, kilise inşaatında yolu kesişen yaşlı ve daha nice kesişme noktasıyla hayatın küçük olduğunu ve bugün yaşanan acıların yarın başka formlarda karşımıza çıkacağı gerçeğini ustalıkla anlatıyor film.

Film etkileyici anlatım dili ve müzikleriyle dönemin arka fonunu da iyi kullanarak savaş olgusunu yeniden ele almamızı sağlıyor. 



10 Ekim 2013

BLUE JASMİNE: GÖSTERİŞLİ VE KOKUSUZ BİR ÇİÇEK - Ali Reza DÜRÜ

  Blue Jasmine, Woody Allen, 2013

Ali Reza DÜRÜ


      Woody ALLEN'in bu son filmini izledikten sonra filmin adını nerden aldığını merak ederek mavi yasemin çiçeğinin özelliklerine baktım. Şöyle yazıyor:"Yaseminler bol güneş alabileceği, drenajı iyi,gübreli bir toprağa dikilir. Özellikle ilk yıl muntazaman sulanmalıdır. Kök sürgünlerinden çoğaltılabilir. Veya toprağa dal uzatılır,fazla gömülmez. Kök salınca ilkbaharda ana bitkiden makasla ayrılarak başka yere dikilir."  Çiçeğin özelliğine bakınca karakteri daha iyi anlayabildim. Hakikaten Jasmine karakteri çiçeğin bütün özelliklerini taşıyor. Daha çok peyzajda kullanılan bir çiçek olması da bu işin en sembolik kısmı belki de. Çünkü Jasmine karakteri içinde bulunduğu sosyo ekonomik durum ve yaşantısı itibariyle tam bir vitrin kadını. Sadece vitrinde güçlü görünebilecek kadar zayıf bir kadın.  

     Jasmine, tam bir sosyete hayatı yaşarken içinde bulunduğu yaşantı onun gözlerini kör etmiş, kibri yüzünden insanları küçük görmeye başlamış ve aslında hiçbir şey olmadığı bilincini örtmek için bu ışşıltılı hayatın bütün dehlizlerine sığınmayı tercih etmiş gösterişli, çekici ama güçsüz ve zayıf bir kadındır. Hayatında bütün sorunları kocası Hal çözdüğü için ilk defa kendisi bir problemle karşılaşınca ne yapacağını bilemez hale gelir. Çünkü tam olarak sudan çıkmış balık gibi çırpınmaya başlar. Üniversite son sınıfta Antropoloji bölümünü bırakıp bu ihtişamlı hayatı tercih etmiştir, çünkü kolay yollar ona daha çekici gelmiştir. Eşi öldükten sonra ise tam anlamıyla bir çöküntü yaşar. Nevrotik bir karaktere dönüşür, ilaçlar ve alkol yardımıyla ayakta durmaya çalışır. Dik durmaya çalıştıkça kendi zayıflıkları, hesaplaşmaları, kibri, insanlara bakış açısı ve nasıl bir uçurumun dibinde olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye başlar. Sokaklarda kendi kendine konuşmaya başlar. Kardeşiyle yaşamaya başlamak bile onun için yeterince sarsıcıdır, çünkü kardeşi dar gelirli bir market çalışanı ve iki çocuk annesidir. Kardeşinin seçimleri, zevkleri, anlayışı ve arkadaşları Jasmine için bir utanç kaynağıdır. Onlarla yaşamak zorunda olduğunu kabul etmek çok büyük bir olaydır. İlaçlarının dozajını artırmak zorunda kalır. Alkol oranı da giderek fazlalaşır. 

     Jasmine aslında adının anlamında da belirtildiği gibi makasla kesilip başka yere dikilir, çok iyi sulanmalı ve gübre verilmelidir. Bu yönleriyle bakıldığında Jasmine hakikaten eşinin zenginliği içinde yeterince su ve gübreye kavuşmuştur. Ama bir zaman sonra makasla kesilip başka yere dikilince travmatik bir süreçten geçmeye başlar. Eskiye özlem, yeni duruma uyumda direnç gibi ciddi problemler ortaya çıkar. Kendi düşüşünün travması içinde giderek dibe çökerken bir yandan da güçlü görünme çabasından vazgeçmez. Çünkü Jasmine statü sahibi olmalı ve ucuz giyimli erkeklerle asla birlikte olmamalıdır. Onu bu çökeltiden kurtaracak kadar zengin birini bulduğu zaman bütün dişiliği ve kibriyle yalan bir atmosfer yaratıp erkeği etkisi altına almaya çalışır ama bu durum uzun sürmez ve Jasmine tekrar kendi travmalarına her defasında daha sert şekilde geri döner.  

     Allen'in yaptığı son üç filmden farklılık gösteren bu filmi daha karakter odaklı, kurgusal ve sıcak bir hikaye. Cate Blanchet'in oyunculuğu ise gerçekten harika. Karakteri bize çok güçlü şekilde yansıtmış.

3 Ekim 2013

İSTANBUL MODERN'DE ÇOK GÜZEL BİR FİLM PROGRAMI YAYINLANDI


Aşura, 2012
Türkiye - Almanya, DVD, Renkli, 22’, Türkçe - Azerice
Yönetmen: Köken Ergun
Her yıl Muharrem ayında Türkiye’de yaklaşık bir milyon Caferi Şii’nin ağıt ve temsillerle kutladığı Aşura gününde İstanbul Caferi cemaati şehrin sınırlarında, kendi kurdukları Zeynebiye mahallesinde Kerbela faciasını canlandırdıkları bir oyun sahnelemektedir. Bu oyunun provalarında yaşanan dokunaklı anları da gösteren film, 63. Berlinale’den Alman Yabancı Akademisyen Değişim Programı'nın Kısa Metrajlı Film Ödülü'ne layık görüldü.

Benim Çocuğum, 2013
Türkiye, Blu-ray, Renkli, 82’,Türkçe
Yönetmen: Can Candan
Türkiye’deki beş farklı ailenin evinde geçen belgesel, anne-babaların gözünden lezbiyen, gey, biseksüel ve trans çocukları anlatıyor. Tüm bu farklı hikayeler; inkar, travma, çaresizlik, korku, utanma ve kabullenme gibi temalarla ortak bir zeminde buluşuyor. Çocuklarını olduğu gibi kabul  edebilmekle kalmayıp deneyimlerini paylaşan ebeveynler,homofobik bir toplumda aktivist olmanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlıyorlar. Homofobinin ve transfobinin karşısında sağlam ve içten anlatımıyla duran belgeselde, gücünü anne babalarının sevgilerinden alan gençlerin hikayelerini izliyoruz.

Daire, 2013
Türkiye, Blu-ray, Renkli, 108’, Türkçe
Yönetmen: Atıl İnaç
Oyuncular: Fatih Al, Nazan Kesal, Erol Babaoğlu
Daire, üç karakterin kullanılmayan bir havaalanı etrafında gelişen trajikomik hikayesi. Feramus, babasını ve üniversitedeki işini kaybettikten sonra büyük şehirden taşraya geri döner. Bir yandan miras işlerini yoluna koymaya çalışırken bir yandan da kullanılmayan havaalanında çalışmaya başlar. Feramus’un komşusu, tek başına iki çocuğunu yetiştirmeye çalışan Betül ise, belediye tiyatrosundaki işini kaybeder ve ölü yıkayıcılık yapmaya karar verir. Atıl İnaç, sıradışı sorunlara şaşırtıcı çözümler bularak hayata meydan okuyan bu karakterlerin yaşamaya fırsat bulamadıkları aşklarını, yaşamla ölüm arasındaki hikayeleriyle harmanlıyor.

Devir, 2012
Türkiye, 35mm, Renkli, 76’, Türkçe
Yönetmen: Derviş Zaim
Oyuncular: Ali Özel, Mustafa Salman, Ramazan Bayar
Derviş Zaim son filminde Anadolu’nun gerçek insanlarını ve günlük hayatlarını izliyor. Burdur’un Hasanpaşa köyüne kamerasını çeviren yönetmen, inançları ile modern dünya arasında kalmış çobanların başlarından geçen komik ve zaman zaman trajik olayları anlatıyor. Köyde her yıl düzenlenen çoban yarışmasında,  geleneğe göre koyunların postu bir kayadan parçalayarak elde ettikleri toz boya ile kırmızıya boyanır.Fakat o sene köyünyakınında açılan mermer ocağı kırmızı renkli kaya bulmayı zorlaştırmıştır. Belgesel ile kurmacayı fantastik unsurlarlabir arada kullanan film, kendine has anlatım diliyle dikkat çekiyor.

Devremülk, 2012
Türkiye, DVD, Renkli, 81’,Türkçe
Yönetmen: Ufuk Aksoy
Oyuncular: Gökçe Deniz Balkan, Melike Arslan
2005 yılından beri çektiği kısa filmlerle festivallerden ödüllerle dönen UfukAksoy’un ilk uzun metrajı Devremülk, geçirdiği kötü günlerin ardından yalnız kalmak için kış vakti ıssız bir adaya sığınan genç bir kadının dört gününü konu alıyor. Yalnız kalarak iyileşebileceğine inanan kadının bu melankolik adadaki ziyareti,aniden çıkagelen davetsiz bir misafirle bozulur. Geceyi birlikte geçirmek zorunda kalacak iki kadın üzerinden yalnız kalamama, kaçamama, kıstırılma halini resmeden film, geçtiğimiz yıl !f İstanbul’un ‘Ev’ bölümünde gösterilmişti.

Gözetleme Kulesi, 2012
Türkiye-Fransa-Almanya, 35mm, Renkli,  100’,Türkçe
Yönetmen: Pelin Esmer
Oyuncular: Olgun Şimşek, Nilay Erdönmez, Menderes Samancılar
Pelin Esmer,11’e 10 Kala’dan sonra başkalarından kaçan iki insanın karşılaşma hikayesini anlatıyor. Nihat, ıssız bir ormanın tepesindeki gözetleme kulesine bekçi olarak sığınmış; Seher ise Tosya’da otoyol kenarındaki bir gara kendisini zor atmıştır. Her ikisinin de kendileri ile bir savaşı vardır. Beklenmedik bir anda yolları kesişen bu iki insan, suçluluk duygusuna karşı verdikleri savaşı artık beraber sürdürmek zorundadırlar.

Güzelliğin On Para Etmez (Deine Schönheit Ist Nichts Wert ), 2012
Avusturya, 35mm, Renkli, 86’, Almanca-Türkçe
Yönetmen: Hüseyin Tabak
Oyuncular: Abdulkadir Tuncer,Nazmi Kırık, Lale Yavaş, Yüşa Durak, Milica Paucic
Hüseyin Tabak’ın yazıp yönettiği filmi, Avusturya’ya göç etmek zorunda kalan bir ailenin yeni hayat dinamiklerine ayak uydurma çabasını 12 yaşındaki Veysel’in gözünden izler. Veysel için geldiği ülkedeki yeni dile ve kültüre alışmak bir hayli zordur. Onun bu zor hayatındaki tek umudu sınıf arkadaşı Ana’ya aşkıdır. Veysel bu aşka tutunarak hayalleri ile yaşamaya çalışır. Aşkını ilan ettikten sonra hayallerinin bittiği yerde gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalır. Film, 49. Antalya Altın Portakal Festivali'nden En İyi Film ve En İyi Senaryo dahil toplam altı ödül kazandı.

Hayatboyu, 2013
Türkiye-Almanya-Hollanda, Blu-ray, Renkli, 108’, Türkçe
Yönetmen: Aslı Özge
Oyuncular: Defne Halman, Hakan Çimenser, Gizem Akman, Onur Dikmen
İlk gösterimi Berlin Film Festivali’nde gerçekleştikten sonra ve İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerini kazananan film, Köprüdekiler ile iyi bir başlangıç yapan yönetmen Aslı Özge’nin ikinci filmi. Filmin ana karakterlerinden Ela, güncel sanat dünyasının saygın isimlerinden biri, Can ise başarılı bir mimardır. İstanbul’un en seçkin semtlerinden birinde, Can’ın tasarladığı bir evi paylaşırlar. Can ve Ela mutsuz ve tutkusu sönmüş ilişkilerine rağmen, evlilik kavramının konforuna sığınarak çevrelerine ve kendilerine karşı bir oyun oynarlar. Tüm sorunlarının çözümü ayrılık olabilecekken, birbirinden kopamamanın duygusal sıkışıklığı arasında kalan bu çiftin ilişkisi bir gün değişecektir.

Köksüz, 2012
Türkiye, DVD, Renkli, 81’,Türkçe
Yönetmen: Deniz Akçay Katıksız
Oyuncular: Ahu Türkpençe, Lale Başar, Savaş Alp Başar, Sekvan Serinkaya, Mihriban Er
Köksüz, aniden yaşanan bir kaybın ardından, ayakta kalmayı başaramayan bir ailenin hikayesini anlatıyor. Nurcan kocasının ölümünden sonra üç çocuğu ile hayatta tek başına kalır. Evin en büyük kızı Feride, kaybolan baba rolünü üstlenince, evin tek erkeği 17 yaşındaki İlker, babasına duyduğu hayranlık nedeniyle Feride’nin eline geçen kontrole tepki olarak aileden hızla uzaklaşır. Evin en küçüğü Özge ise ergenlik çağındadır ve ailesine en çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda bir kenarda unutulur. Evin yükünden bunalan Feride’nin bir kaçış olarak önüne gelen evlenme teklifini kabul etmesiyle ailedeki dengeler bir kez daha alt üst olur. Köksüz, yönetmeni Deniz Akçay Katıksız'a, İstanbul Film Festivali'nde Seyfi Teoman En İyi İlk Film ve Radikal Halk ödüllerini kazandırdı.

Küf, 2012
Türkiye, HDCam, Renkli, 93’,Türkçe
Yönetmen: Ali Aydın
Oyuncular: Ercan Kesal, Tansu Biçer, Muhammet Uzuner
Dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali'nden Geleceğin Aslanı ödülüyle dönen Ali Aydın'ın ilk uzun metrajlı filmi Küf, yıllardır kayıp olan oğlunu aramaktan vazgeçmeyen demiryolları bekçisi Basri’yi izliyor. Basri’nin hayattaki tek varlığı olan oğlu Seyfi, bundan 18 yıl önce üniversite öğrencisiyken gözaltına alınır ve o günden sonra kendisinden bir haber alınamaz. Yetkili kurumlardan herhangi bir bilgi alamayan Basri için oğlu ne ölmüş, ne yaşıyordur; ne vardır, ne de yoktur. Oğlunun ortadan kayboluşundan altı yıl sonra eşini de kaybeden Basri gitgide yalnızlaşır. Kendini sosyal hayattan soyutlayan bu babanın artık tek umudu geri döneceğine inanmak istediği oğlu için yazdığı dilekçelerdir.  

Sen Aydınlatırsın Geceyi, 2012
Türkiye, Blu-ray, Siyah-Beyaz, 107’,Türkçe
Yönetmen: Onur Ünlü
Oyuncular: Ali Atay, Demet Evgar, Damla Sönmez, Ahmet  Mümtaz Taylan
Fantastik ve absürd dram arasında gidip gelen öyküsüyle Onur Ünlü’nün bu son filmi bir takım olağanüstü özellikleri olan kasabalıların olağan sıkıntılarını anlatıyor. Göğünde iki güneşi, üç dolunayı olan bu kasabada duvarların arkasını görebilen Cemal´in hayattan bir beklentisi kalmamıştır. Üstüne çöken sıkıntıyla baş etmeye çalışırken nesneleri parmağıyla oynatabilen Yasemin de kendine bir çıkış yolu arar. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film ödülüne değer görülen Sen Aydınlatırsın Geceyi, yönetmene göre, “dünya böyle olsa dahi insanın özünün aynı kalacağını; dertlerin, sıkıntıların, endişelerin değişmeyeceğini iddia eden bir film.”

Siirt’in Sırrı, 2012
Türkiye, DVD, Renkli, 99’,Türkçe
Yönetmen: İnan Temelkuran, Kristen Stevens
Belgesel olarak çekilen bu film, 16 yaşındaki profesyonel kadın güreşçi Evin Demirhan’ın hayatına odaklanıyor. Güreşten kazandığı para ile ailesinin geçimini sağlayan Evin, 2010 yılında kendi kulvarında kazandığı Avrupa Şampiyonluğu gibi büyük başarılar kazanmış olmasına rağmen, ağabeyleri onun bu sporu meslek olarak sürdürmesine karşı çıkar. Evin’in hedefi Dünya Şampiyonası’nı kazanmaktır. Siirt’te genç bir kız olarak yaşamanın getirdiği zorlukları tek başına göğüsleyen Evin’in hayali, yaşadığı şehirdeki kanlı olayların önüne geçebilmektir.

Şimdiki Zaman, 2012
Türkiye, HDCam, Renkli, 110’, Türkçe
Yönetmen: Belmin Söylemez
Oyuncular: Sanem Öge, Şenay Aydın, Ozan Bilen
Mina, günümüz toplumundaki pek çok genç gibi işsiz, yalnız ve mutsuzdur. Yaşadığı ülke ile bağlarını koparıp Amerika’ya kaçmayı ister ama bu hayalini gerçekleştirecek parası yoktur. Gerekli parayı biriktirmek için bir kafede falcı olarak çalışmaya başlar ve insanlara kaderleri ile ilgili umut dağıtır. Telve izleriyle insanları beklentileriyle buluştururken bir yandan da kendi şimdisini ve geleceğini sorgular. Bu sırada kafede çalışan diğer falcı Fazi ve kafe sahibi Tayfun’un, Mina’dan farklı beklentileri vardır. Belgeselleri ve kısa filmleri ile tanınan Belmin Söylemez’in bu ilk uzun metraj deneyiminde insanlar arasındaki kader ve dostluk ilişkilerini ve Mina’nın şimdiki zamandan geleceğe kaçış hikayesini izliyoruz.

Türkiye’de Caz,2012
Türkiye, DVD, Renkli, 100’, Türkçe- İngilizce
Yönetmen: Batu Akyol
Önder ve Zuhal Focan, Kerem Görsev, Muvaffak Falay, Herbie Hancock, Can Kozlu, Okay Temiz, İlhan Erşahin, Cüneyt Sermet gibi caz müziğinin 50 duayeni ile yapılan röportajlar sonucu derlenen bu belgesel, caz müziğinin ve müzisyenlerinin sosyal konumlarını,gelişim evrelerini ve etkileşimlerini Türkiye’nin tarihiyle paralel olarak ele alıyor. Bu çalışma aynı zamanda sosyolojik bir gelişim sürecini de izleyiciye sunuyor. Film, Türkiye’de caz tarihini anlatan ilk belgesel olma özelliğini taşıyor.

Yozgat Blues, 2013
Türkiye,Blu-ray, Renkli, 96’, Türkçe
Yönetmen:Mahmut Fazıl Coşkun
Oyuncular: Ercan Kesal, Ayça Damgacı, Tansu Biçer, Nadir Sarıbacak, Kevork Malikyan
Bu ay düzenlenen Altın Koza Film Festivali’nden En İyi Film ödülünü alan Mahmut Fazıl Coşkun ikinci filminde müzik öğretmeni ve aynı zamanda şarkıcı olan Yavuz  ve onun kurstan öğrencisiNeşe’nin taşradaki hikayesine bakıyor. Aldıkları bir iş teklifi sonunda Neşe ile Yavuz, Yozgat’a taşınırlar. İcra ettikleri müzik türüyle kimsenin ilgisini çekemeyen ikilinin çabalarına orada tanıştıkları Sabri’nin yardımları da eklenir. Yavuz, Neşe ve Sabri’nin bu taşra hayatında kurdukları ilişki karmaşıklaşır ve hayattan ve birbirlerinden beklentileri değişmeye başlar.

Zerre, 2012
Türkiye, 35mm, Renkli, 80’, Türkçe
Yönetmen: Erdem Tepegöz
Oyuncular: Jale Arıkan, Rüçhan Çalışkur, Özay Fecht
Altın Portakal Film Festivali’nden dört ödülle ayrılan, Erdem Tepegöz’ün ilk yönetmenlik denemesi Zerre, işçi sınıfına gerçekçi ve sade bir bakış sunuyor. Pek çok insan gibi işsizlikle mücadele eden Zeynep, küçük kızı ve annesiyle büyük şehirde kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışır. Tekstil atölyesindeki işinden atılmasıyla hayat daha da zorlaşır. Şehir dışında bulduğu yeni işi için yollara düşer. Girdiği bu işte herkes birbirinden üçkağıtçı çıkar. Film boyunca Zeynep’i yalnız bırakmayan kamera, onun karanlık dünyasını, her gün verdiği mücadeleyi izleyiciye birebir verirken, yönetmen bu küçükinsan öyküsü üzerinden varoluş kavramını sorguluyor.




TUNCEL KURTİZ HAYATINI KAYBETTİ




Tuncel Tayanç Kurtiz (d. 1 Şubat 1936,Kocaeli, ö. 27 eylül 2013, İstanbul) 
Türk sinema ve tiyatro oyuncusu, yönetmen, yapımcı, senaristtir. Babası Selanik doğumlu bir Türk bürokratı, annesi Boşnaktır. 
Üniversitede kısa bir süre hukuk fakültesinde, daha sonra ise filoloji, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi bölümlerinde okudu; ancak hiçbirinden mezun olmadı. İlk kez 1959 yılında Dormen Tiyatrosu'nda oyunculuğa başlamış olan sanatçı, sinema filmlerinde rol aldı. Sürü filmiyle zirveye çıkan sanatçı, doğayla içiçe yaşamayı severdi.
1981 Antalya Altın Portakal Film Festivalinde en iyi senaryo ödülünü Nurettin Sezer ile birlikte kaleme aldığı Gül Hasan filminin senaryosuyla kazanmıştır.

Birçok ulusal ve uluslararası ödülünün yanı sıra, Ekim 2011'de 48. Antalya Altın Portakal Film Festivali'ndYaşam Boyu Onur Ödülü aldı.


Filmografisi


YılFilmRolNotlar ve ödüller
1964Şeytanın Uşakları
1965Üçünüzü De MıhlarımHüseyin
1965Son Kuşlar
1965Sokakta Kan Vardı
1965Sokaklar YanıyorOrhan
1965Sayılı KabadayılarÇolak Mahmut
1965Krallar Kralı
1965Konyakçı
1965Kanlı Meydan
1965Haracıma DokunmaÇolak Mahmut
1965Güzel Bir Gün İçinBarda müşteri
1965Büyük Şehrin Kanunu
1965Bitmeyen Yol
1965Bir Caniye Gönül Verdim
1965Ben Öldükçe YaşarımCemal
1965Babasız Yaşayamam
1966Ağaların Savaşı
1966Zehirli Kucak
1966Yiğit Yaralı OlurRemzi Kocael
1966Silahların Kanunu
1966Silahına Sarılan Adam
1966Nikahsızlar
1966Kıran KıranaTuncel
1966Karanlıkta Vuruşanlar
1966Kanunsuz Yol
1966Kanunsuz Dağlar
1966Kanlı Mezar
1966Kader Çıkmazı
1966Hudutların KanunuBekir
1966Dört KurşunKahya
1966Çirkin KralCahit
1966Çingene
1966At Avrat Silah
1967Kuduz Recep (Aslan Arkadaşım)Hamza
1967Krallar ÖlmezKomiser
1967Bana Kurşun İşlemezCengiz
1970UmutHasan
1970TatortDer KleineAlman televizyon dizisi
1974Otobüs2. Adam
1977Nehir
1978KanalAbuzer Dayı
1978SürüHamo
1979Gül HasanAyrıca filmin yönetmeni ve senaristi
Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Senaryo Ödülü
1979Bereketli Topraklar ÜzerindeAyrıca filmin senaristi ve yapımcısı
1981Kleiner Mann was tunAlman yapımı
1983Kalabaliken i Benderİsveç yapımı
1983DuvarTonton Ali
1984Turkse VideoYılmazKısa film
1985Die AbschiebungAlman yapımı
1985Vägen till Gyllenblå!Dr. Krullİsveç televizyon dizisi
1987Den Frusna LeopardenDavidİsveç yapımı
1986Hiuch HaGdiHilmiBerlin Film Festivali Gümüş Ayı (En İyi Erkek Oyuncu) Ödülü
1987AufbrücheAlmanya yapımı
1988Livsfarlig FilmTantalus, iranierİsveç yapımı
1989Noel BabaAlmanya yapımı
1989Täcknamn Coq RougeAl-Houlİsveç yapımı
1989MahabharataShakuniUluslararası yapım
1990SkyddsängelnIvarİsveç yapımı
1990Zeit der RacheAvusturya yapımı
1990Die Hallo-SistersSamyAlman televizyon dizisi
1992KvällspressenAbdelAlman televizyon dizisi
1993Çakalların İzindeTelevizyon dizisi
1993Korkunun Karanlık GölgesiAlmanya yapımı
1993Ağrı'ya Dönüş
1994Bir Aşk UğrunaEnverAntalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü
1994Aşk Ölümden SoğukturDursun
1995Cemile ve Umudun Masalı
1996Cemile
1996Usta Beni Öldürsene
1996Tabutta RövaşataReis
1996Işıklar SönmesinHaydar Ağa
1996İstanbul Kanatlarımın AltındaTopal Recep Paşa
1997Gräfin Sophia HatunKısa film
1997Çökertme
1997Akrebin YolculuğuAgahAnkara Uluslararası Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü
1998Vive la mariée... et la libération du Kurdistanİsmet AmcaFransa yapımı
1998Hoşçakal YarınAli Elverdi
1999Kurtlar SofrasıTelevizyon dizisi
2000KumruHalilTelevizyon filmi
2001O da Beni SeviyorÇeribaşı
2001ŞellaleKel SelimSadri Alışık Ödülleri En İyi Erkek Oyuncu Ödülü
2001A cavallo della tigreTigreİtalya yapımı
2003AlacakaranlıkAlairbey BozoğluTelevizyon dizisi
2003İnat HikayeleriAnlatıcı(Latif,Latif Şah,Canbaz Şaho)Ayrıca filmin senaristi ve filmdeki tek profesyonel oyuncudur
2006HacıHacı Hayrullah GesiliTelevizyon dizisi
2007Kara DuvakHaşim MevlütoğluTelevizyon dizisi
2007Yaşamın KıyısındaAli AksuAnkara Uluslararası Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü
Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü
Yeşilçam Ödülleri En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü
2007AsiCemal AğaTelevizyon dizisi
2008Jack Hunter and the Lost Treasure of UgaritSaidABD yapımı televizyon dizisi
2008LalMasalcı bilgeKısa film
2008Güz SancısıKamil Efendi
2009Kayıp Armağan
2009Siyah BeyazAhmet Nihat
2009 - 2011EzelRamiz KaraeskiTelevizyon dizisi
2012 - 2013Muhteşem YüzyılEbu Suud EfendiTelevizyon dizisi
2013Mutlu Aile DefteriYıldırım Taşyumruk

Kaynak: Wikpedia.org