24 Ekim 2013

DEVİR: GELENEK, DİYALEKTİK VE BARBARLIK - Ali Reza DÜRÜ



Devir, Derviş Zaim, 2013

Ali Reza DÜRÜ




      Derviş Zaim sinemasını yıllardır takip ediyorum. Bütün filmlerini izledim, ama Cenneti Beklerken filmiyle içimdeki zirveye yerleşmişti. Daha sonra Nokta ve Gölgeler ve Suretler filmleriyle bu süreç devam etti. Özellikle Cenneti Beklerken filmiyle çıktığı geleneksel alanlar yolculuğuyla iyi bir yere yerleşti. Sinemamız açısından önemli bir yönetmen. 

      Devir filmiyle bambaşka bir alana yöneldiğini görüyorum. Oyunculuk, hikaye, kamera kullanımı gibi bir çok alanda büyük bir farklılık barındırıyor Devir. Tamamı amatör oyunculardan seçilmiş bir castla çıkıyor karşımıza. Kamera kullanımında ise tıpkı Nokta filminde kullandığı gibi aktuel bir kamera kullanımı göze çarpıyor. Kurmaca belgesel denilebilecek tarza yakın bir film olmuş aynı zamanda. Konu seçiminde köklü bir değişiklik yok. Yine geleneksel bir alan seçilmiş ama gerçekçi anlatım dili seçiminden ötürü sinema filmi kıvamından biraz uzaklaşmış. Bu durum yönetmenin sinemasını bilenler için şaşırtıcı bir sonuç doğursa da sebeplerine ilişkin biraz düşününce anlaşılmaz durmuyor. Yok olan bir geleneğin sermaye sahipleriyle olan çatışmasını ve bu çatışmanın etkisiyle ezilmelerinin hikayesini anlatıyor. Bu yönüyle bakıldığında yönetmenin gerçekçiliğe en yakın filminin Devir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

      Geleneksel koyun boyama ve sudan atlama yarışmasının süreçlerini anlatarak başlayan film ilerleyen sekanslarda bu geleneğin giderek sürdürülmez kılınışına odaklanıyor. Koyunları boyamak için kırmızı taştan yontulan parçacıkların suyla karışımından elde edilen kıvamın koyun yünlerine sürülmesiyle son buluyor.  Bölgede kırmızı taşların bulunduğu dağın taş ocağı firması tarafından satın alınmasıyla yöre halkı kendi kırmızı taşlarını kullanamaz hale gelirler. Şehirden satın aldıkları kırmızı toz boya ise onları tatmin eden sonucu vermez. Filmin çatısı bu aksiyomlar üzerine kuruluyor. 

     Köyde yaşayan koyun sahipleri arasındaki yarışma rekabeti ise köyün önemli bir dinamiğini oluşturur. Yedi yıldır birinci gelen yaşlı çobanın birinciliği kaptırmaması genç çobanlar arasında bir ego sarsılması yaratmaktadır. Bunu itiraf etmeseler bile bu sarsıntıyı gündelik hayatlarında bolca yaşarlar. 

      




      Köyde koyunlardan artık bıkan çobanın şehre iş bakmaya gidişi ise filmin en güzel paradoksunu oluşturuyor. Zaten film mekansal olarak köyü sadece bu iş başvurusu için terk eder. Geri kalan planların tamamı köyde çekilir. Şehirde hayvan kesim evinde iş bulan çoban, gözünün önünde onlarca koyunun kıyılmasına, postunun soyulmasına, organlarının zemine dağılmasına, kanlarının göletler oluşturmasına şahit olur. Köyde kendisi de koyun kesmiştir ama ihtiyacı kadar kesip gerisini beslemiştir. Şehirde ise toplu kesimler yapılmakta ve bu bir sektör haline gelmiş bulunmaktadır. Gördüğü manzara karşısında tam bir travma yaşar. Akşama kadar onlarca koyun yok olmakta ve bu işlem her gün tekrarlanmaktadır. Aklına köyde meraya götürdüğü, büyütüp sevdiği koyunlar gelir. Şehir onun bildiği gibi değildir. Tüketim patlaması içinde her gün yığınlar halinde bir şeyler yok olup gitmekte ve bu toplum ancak bu türden büyük hazımsızlıklara rağmen travmalarını derinlere iterek yaşamayı bilmektedir. Bir canlının ne kadar değerli olduğunu, kesim evinde bir kere daha anlayan çoban köye geldiğinde tarladaki örümcek ağına karşı büyük bir hassasiyet göstererek ağa zarar vermez. Üstelik o esnada ağ kuran örümcek bir başka canlıyı tuzağa düşürmüş ve onu yemektedir. Ağa dokunmaz çünkü bu türden bir ölüm doğanın diyalektiği içinde olağan seyrindedir. Doğayı, ihtiyacın kadar kullanabilir ve ihtiyacın doğrultusunda başka canlıyı öldürüp kendine aş yapabilirsin. Ama şehirdeki kesimler çok daha başka bir pratiğin açığa çıkmasını işaret ediyor. 

      Aynı vurgu kırmızı taşın olduğu dağın taş ocağına çevirilmesi örneğinde de görülüyor. Köylülerin her yıl koyun boyamak için bir kaç poşet kadar aldığı kırmızı taş sermaye sahipleri tarafından iş makineleriyle kazılarak büyük bloklar halinde çıkartılıp götürülüyor. Ocağın etrafına çekilen teller ise bölge insanıyla sermaye arasına önemli bir sınır koyuyor. Ora insanını öteleyen, özel mülkiyet anlayışını dayatan,, parasını verdiği toprağı sonuna kadar parçalayıp kurutan bir anlayışın sınırı. Öyle ki ertesi yıl koyun boyama yarışması için dağa gelen köylüler bu sınıra takılıp kırmızı taşa artık ulaşamayacaklarını görüyorlar. Çünkü yüzyıllardır kendilerinin veya başkasının özel mülkiyeti olmayan doğa artık bir grubun eline geçmiş ve kırmızı taşlar da sınırın öte yanında kalmıştır. Çünkü her yıl bir kaç poşet kadar olan ihtiyaçları artık bir kepçe darbesiyle kamyonlara yüklenip başkalarına satılır olmuştur. Köylünün on yılda tüketebileceği kadar taş, bir dakikada eritilen stok halini almıştır. Yönetmenin bu noktada doğayı ihtiyacımız doğrultusunda kullanmamız gerektiğini anlatmak istediğini düşünüyorum. 





      Kesim evi ve taş ocağı örneklerini incelediğimizde ortaya çıkan sonuç kent yaşantısı ve kırsal yaşantı arasındaki yaklaşım farkının uçurumlaştığıdır. Kentlilerin barbarlığa varan bu tüketim tutumu varken kırsalın doğayla barışık şekilde ihtiyaçlarını giderdiği görülüyor. Taş ocağında çalışan mühendisin avlanmaya gittiğinde boynuzlarının güzelliği için geyiği vurması da bu örneğe eklendiğinde sonuç daha da belirginleşiyor. Etini tüketmek için değil de boynuzlarını kesip duvara süs olarak asmak isteyen mühendisin bu tutumu barbarlık olgusunu daha vurgulu hale getiriyor. Doğada yaşama özgürlüğü olan bir canlının süs eşyası olma pahasına katledilmesi ancak bir kentlinin barbarlığını tarif edebilir. Film genelinde kentlilerin tutumları bu yönde bir yönelim gösterirken kırsalın doğayla birlikte davranma yönelimleri olduğunun altı çiziliyor. 

      Yazının başında belirttiğim gibi yönetmenin filmografisinde çok farklı bir yerde duruyor Devir. Olaya yaklaşımı değişmiyor aslında sadece dilini değiştiriyor. Belgesel türünde çekmesinin sebebi de burada gizli olabilir. Daha net anlaşılabilmek adına gerçekçiliğe yakın olmayı seçmiş gibi görünüyor. 


Hiç yorum yok: