30 Ekim 2013

KÜF:TAŞRADAKİ O UZUN BEKLEYİŞ - Ali Reza DÜRÜ


Küf, Ali Aydın, 2012

      Sakin, sessiz başlayan bir sekansın ardından yaklaşık 11 dakikalık tek çekim bir diyalog başlıyor. Daha bu kadar zamanda "küf"le ne anlatılmak istendiği yavaş yavaş anlaşılmaya başlıyor. Oğlunu bulma çabası içinde içi küf tutmuş bir babanın hikayesi başlıyor. Ev, tren garı ve oğlunun yası arasında sıkışmış bir babanın sessizlik ve acı dolu müzmin bekleyişi filmin ritimsel tonunda da karşılığını bulmuş tabi. 

       Basri karakteri özelinde faili meçhul cinayetlerin arka planında kalanlara odaklanan yönetmen, baba karakterini ele almasının sebebi olarak "bir erkeğin duygusal süreçlerini incelemek istediğini" ifade ediyor. Baba, taşrada bir erkek olarak içe dönük, sosyalleşmesini yitirmiş, iş ve komşuluk ilişkilerinden kaçınan bir profil çiziyor. Zaman zaman taşra yaşantısına uymayan entelektüel edimlerin yer aldığı film genel anlamda iyi bir oyunculuk profili çiziyor. Ercan Kesal'in ilk başrol oyunculuğu deneyimi olarak kayda geçen bu performans oldukça iyi. Tren raylarının üzerinde biteviye bir yalnızlık ve bekleyiş içinde akıp giden on sekiz yıllık bir yaşantı bu.

         Faili meçhullerin izini bulmak kolay değil tabi, devlete on sekiz yıl boyunca yazılan dilekçelerin cevapsız kalması, polis karakolunda artık bir umutsuz vaka olarak kendisiyle alay edilir hale gelinmesi ve buna rağmen umudunu asla kaybetmemesi Basri'nin güçlü yanlarını gösteriyor. Sisteme karşı biraz boynunu eğerek gösterdiği bu güçlü olma tavrını kendi yaşantısında gösterememesi de onun içinde bulunduğu ikilemi iyi anlatan bir durum. Epilepsi nöbetleri geçirmeye başlayan Basri'nin işini kaybetme korkusuyla bu durumu gizlemeye çalışması, içinde bulunduğu durumu daha karmaşık hale getiriyor. 

      


            Polis amirinin karakolda yaptığı o uzun konuşmanın ardından Basri için de bir şeylerin değiştiğini görmek gerekir. Çünkü on sekiz yıldır dilekçe yazmasına rağmen ilk defa bir polis amiri onu karşısına alıp uzun uzadıya konuşmuş ve onu anlamaya çalışmıştır. Kurumlar ve insanların arasındaki bu büyük mesafenin anlatımı olarak güzel bir noktaya değinmiş yönetmen. İletişim kurmanın yapıcı sonuçları olduğunu böylelikle göstermek istemiş. Nitekim filmin ilerleyen kısımlarında on sekiz yılın ardından Basri'nin oğluna dair bazı ipuçları bulunmaya başlanır. Aradan geçen yılların güzel bir sembolü olarak da oğlunun on sekiz yıl öncesine ait kimlik kartı babaya verilir. Yaşasa çoktan değiştirmiş olacağı bu eski kimlik kartı aradan geçen zamanın durduğunu, akamadığını öyle güzel ifade ediyor ki, Basri'nin kimlik kartını eline alıp bakarken gözlerinde oğluyla yaşamadığı bütün o yılların hüznünü görebiliyoruz. Bu noktada yeni bir ikilem akılları kurcalar. Kaybolan ve yaşayıp yaşamadığı belli olmayan oğlunun kimlik kartı zamanın durmuş halini tasvir ederken, aradan geçen zaman içinde eşini ve sağlığını kaybetmiş, yaşlanmış baba ise zamanın yaşantılarla sürüp giden devinimsel yönünü tasvir eder. 

           Oğlunun cesedeni teyid edip teslim almak için İstanbul'a giden Basri, küçük bir kasaya koyulmuş cesedi teslim alırken gerçek bir çöküntü yaşar. Kocaman oğlu ufacık bir elma kasası gibi bir sandığın içinde sıradan bir eşya gibi ona teslim edilir. Bu esnada hastane çalışanları ve morg görevlisinin işlerini yaparken ne kadar sıradan bir iş gibi davrandıkları da gözden kaçmaz. Cesedi teslim eden kişilerin sadece bir iş olarak gördükleri mesela aileler için ömür boyu süren bir travma olarak kalır. 

       Bu tür bağımsız sinema örneklerinde çok fazla gördüğümüz taşra entelektüalitesi ise pek gerçekçi olmayan bir yeni akım klişe gibi görünüyor. Basri'nin davranışları ve tutumları incelendiğinde oyuncunun şehirli edalarının filme yansıdığı görünüyor ve bu da filmin tadını biraz kaçıran bir detay olarak karşımıza çıkıyor. Son dönem Türkiye sinemasının çokça içine düştüğü bir hata olarak görüyorum bu durumu. Nuri Bilge Ceylan'ın öncülük ettiği bu türün gerçek taşra yaşantısını iyi gözlemleyemediği sonucunu görmek pek zor değil. Yılmaz Güney sinemasının taşra insanı betimlemesindeki gerçekçi mükemmelliğin son dönem sinemamızda giderek eridiğini ve yeni bir anlayış ve kavrayış modelinin geliştiğini söyleyebiliriz. 


kuledibi.org'da yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok: