7 Kasım 2013

MOEBİUS-LİBİDONUN SESSİZ MANİFESTOSU - Ali Reza DÜRÜ




MOEBİUS- KİM Kİ-DUK, 2013

Ali Reza DÜRÜ



                Kim Ki-Duk Kore sinemasının en çılgın yönetmeni olarak başladığı sinema serüvenine dünya çapında çılgınlıkları ve cesurluğuyla devam ediyor. Gösterime gireceği zaman yoğun cinsel ve şiddet unsurları sebebiyle tepki alan ve kısmi gösterim hakkı bulan film, Filmekimi 2013 sayesinde Türkiye’de izleyicilerle buluştu. Biletleri ilk günden tükenmesine rağmen belki boş bir koltuk bulunur umuduyla caddelere taşan sinemaseverlerin oluşturduğu kalabalık da görülmeye değerdi üstelik.

                Yönetmenin filmografisinde cinsellik, şiddet ve duygusuzluk, mekansızlık, acı, ikame etme temalarını bolca izliyoruz. ‘Acı’ filminde aile kavramına vurgu yapmış ve aileyi reddeden tavrı simgeleştirmişti. Yönetmenin bir diğer öne çıkan teması ise “kısasa kısas” vurgusu, her şey doğadaki benzeriyle yer değiştirirse dengeler oturur ve belki de o zaman empati kurmak mümkün olur. Fedakar Kız, Zaman, Acı gibi filmlerinde bu kısasa kısas vurgusunun yoğunlaştığı görülür. Aynı zamanda güç kavramı, mazoşist yönelimler, cinsel organlara yönelik obsesyonlar da yönetmenin bilinçaltı havuzunu dolduran diğer temalar olarak sayılabilir. Dünya çapında biraz yasaklı ve zor temalar olduğu için anlaşılmama tehlikesi de taşıyor ama yine de meyve ağacı gibi çalışıp yılda bir film çıkarmayı başararak kendini ispatlıyor.

                Dünya çapında tartışma yaratan son filmi de yine aynı seviyede ama daha spesifik bir kanalda ilerleyen bir film olarak karşımıza çıkıyor. Tüm filmlerinde yer verdiği cinselliği Moebius’te filmin merkezine oturtarak bir ailenin cinsel enerji sebebiyle yok oluşunu anlatıyor. Bu aile tabi toplumun cinsel arzularını yansıtıyor, saplantı düzeyinde yaşanan bütün cinsel temaları.  Filmin hikâyesine bir bakıp arkasından değerlendirmek daha iyi olabilir. Eşini aldatan baba, eşi ve çocuğu tarafından fark edilir. Aldatıldığı için eşinin penisini kesmek isteyen kadın, eşiyle mücadelede güçsüz kalınca içindeki öfkeyi bir diğer penis sahibi olan oğluna yöneltir. Hıncını aldıktan sonra evi terk eder. Penissiz kalan çocuğun hayatı bir anda değişir, sessiz, masum bir ergenlik geçiren çocuk bir anda cinsel organını kaybetmenin yarattığı kaygıyla hırçınlaşmaya, sertleşmeye, öfke kusmaya başlar. Artık sertleşmeyen penisinin yerine kendisi sertleşerek bu enerjiyi alternatif yollarla dışarı atmaya çalışır. Cinsel doyum yaşayamayan çocuk babanın da önerleriyle mazoşist yeni alternatifler keşfeder. Oğlunun durumundan kendini sorumlu tutan baba çözüm yolları arar ve ameliyatla kendi organını oğluna nakleder. Babasından aldığı cinsel organ kadınların yanında sertleşmeyince yeni bir çöküntü yaşanır. Bu çöküntü hem çocuk hem de baba tarafından yaşanır. Bu süreçte geri dönen anne eşinin organının oğluna nakledildiğini öğrenince oğluna ilgi duymaya başlar. Aslında bu ilgi bir beden den ziyade cinsel organa yönelik obsesif düzeyde bir eğilimdir. Bedenlerin, kimliklerin bir önemi yoktur, sadece peni önemlidir ve eğer enerji birikmişse boşaltılmalıdır. Annenin yakınlaşma çabalarından rahatsızlık duyan baba ve çocuk öfke patlamaları yaşamaya başlar. Fakat annesinin yanında organının sertleştiğini fark eden çocuk büyük bir ikileme düşerek annesini arzulamaya başlar. Bu durumu kabullenemediği için bastırmaya çalışır ama rüyalarında bu arzu yeniden ortaya çıkar. Baba ise sebep olduğu bu felaketi daha fazla kaldıramayıp eşini ve kendini öldürür. Bunu gören çocuk ise her şeyin sorumlusu olarak gördüğü ve bedeninde taşıdığı babasına ait penise silah sıkarak intihar eder.

                Açıkça görüldüğü gibi film tam bir hadımlık karmaşası ve Odipus Kompleksi örneğidir. Libidal enerjinin yönelimi üzerine tam bir anti-güzellemedir. Bu kavramlar üzerinden ilerleyerek filmi psikanalitik ve psikososyal açıdan inceleme şansımız olabilir. Cinsel enerjiyi anlamak için Sigmund Freud’un teorileri filme ışık tutabilir. Anne ve babanın yaşadığı durum tam bir hadımlık karmaşası durumudur. Kadınlarda penis kıskançlığı olarak ortaya çıkan bu durumu filmde çok belirgin referanslarla görebiliyoruz. Aldatıldığı için penise düşmanca yaklaşan kadın kendini aldatan kocasıyla baş edemeyince, suçsuz olan ama penis sahibi olan oğluna yönelir. Bu noktada kadın artık kişiye değil organa düşmanlaşmıştır. İçindeki karmaşayla baş edebilmenin tek yolu kaygı nesnesini ortadan kaldırmaktır. Freud,  kadınlarda penis düşmanlığının altında yatan bir sebebin ona sahip olamama olduğunu söyler. Filmde buna benzer bir tema da mevcut. Oğlunun penisini kesen anne, onu yutarak içine alma yöntemini dener ve böylece ona sahip olma ve onu bedeninde taşıma istencini nispeten karşılayabileceğini düşünür. Ama bedeni bunu kabul etmez ve tekrar dışarı çıkarır. Yine psikanaltik açıklamaya göre erkeklerde hadımlık karmaşası, sahip olduğu penisi kaybetme korkusu olarak ortaya çıkar. Baba, ilk günden itibaren içinde taşıdığı suçluluk duygusuyla baş etmek için penis nakli konusunu araştırır. Ama öte yandan bu nakli çok da istemez, suçluluk duygusu ve hadımlık karmaşası birleşir ve baba sağlığını kaybetmeye başlar. Oğluna alternatif orgazm yöntemleri öğreterek kendi içinde hadımlık sürecini hafifletmeye veya ertelemeye çalışır. Ona göre, eğer oğluna sundurğu alternatif yöntemler işe yararsa belki de cinsel organ nakline gerek kalmayabilir. Alternatifler çalışmayınca kendi organını bir çöküntü hissiyle oğluna verir ama kendisi tam br yıkım duygusuna kapılır. Bütün çekiciliğini, gücünü, varlığını ve anlamını kaybetmiş gibi hisseder. Bu durum zamanla onu öfkelendirir, tıpkı oğlunun organını kaybettiği zaman davrandığı gibi hırçınlaşıp saldırganlaşmaya başlar. Çünkü sosyal açıdan penis kavramı erkek tarafından güç ve varlık sembolü olarak algılanır. Toplum içinde, libidal enerjisini atamayan, gücünü yitirmiş erkek işe yaramaz olarak görülür. Çünkü bu algıya göre işe yarayan tek şey penistir. Onu kaybedince her şey gider. Bu sebeple filmin sonunda tüm bunlara sebep olarak  eşine yönelip önce onu öldürür, sonra kendisini. Eşini aldatarak süreci ilk başlatan ve belki de her şeyin tek sorumlusu kendisi olmasına rağmen sadece kendini öldürmeyi düşünmez, ona göre cinse organ katili saydığı eşi de en az kendisi kadar suçludur.

                Çocuğun geçtiği süreçleri ise Odipus Kompleks açısından inceleyebiliriz.  Odipus Kompleksine göre her çocuk erken yaştan itibaren karşı cinsten olan ebeveynini arzular. Bu yüzden çocuklar hemcinslerine karşı kösnül duygular beslerken, karşı cinsten olan ebeveynine karşı arzuyla karışık düşmanlık duyguları da beslemektedir. Filmde bu örneği bir erkek çocuk üzerinden görüyoruz. Ki zaten bu fikrin orijinal kitabında (Kral Odipus, Sophokles)erkek çocuk ve anne örneği vardır. Kim Ki-Duk’un bu metni referans kabul ettiği anlaşılıyor. Babasından nakil aldığı penisinin sadece annesinin yanında sertleşme yaşayabilmesi ancak bu şekilde açıklanabilir. Çocukluk yıllarından itibaren içinden çıktığı, emdiği, sarıldığı bedeni hayatın buhranlı zamanlarında daha çok özlemekte ve arzulamaktadır. Freud’un bu görüşü oldukça tepki çekmiş olsa bile yönetmenin bu fikri dikkat çekici bulduğu anlaşılıyor. Sadece annesiyle beraberken sertleşme yaşayan çocuk bu durumu kabul edilemez bir gerçek olarak gördüğü için bastırarak bilnçaltına atar. Ama rüyalarında bilinçaltı malzeme açığa çıkar ve uyanık bilinçle reddettiği arzularını rüyasında doyurarak bu durumun yarattığı basıncı hafifletir. “Sadece nevrotikler değil, herkes bu sapık, ensest ve cinayet rüyalarını gördüğü için, bugün normal olan insanların, sapmalardan ve Odipus Kompleksinin nesne-yüklerinden geçen bir gelişim seyri izlediği ve bunun normal bir gelişim seyri olduğu, nevrotiklerin sadece, rüya analizi yoluyla sağlıklı insanlarda da bulduğumuz şeyleri ağırlaşmış ve abartılmış bir şekilde yaşadığı sonucuna varabiliriz.” (Freud). Freud’a göre insanlar bu rüyaları görür çünkü içlerinde benzer arzular gizlidir. Öyle ki bu duruma yüzleşmek çok zor olduğu için filmdeki aile başa çıkmak yerine intihar etmeyi tercih etmiştir. Tam da anne babanın ölümü konusunda Freud’un  bir başka önemli tespiti vardır. “Odipus’un suçlarından biri ana ensesti, diğeri ise baba katilliğidir. Bunların, insanlığın ilk toplumsal dini kurumu olan totemizmin ön gördüğü iki büyük suç olması da dikkate değer.”

                Çocuğun, organını kaybettikten sonra babasının sevgilisine yönelmesi de dikkatten kaçmaması gereken bir nokta.  O kadına giderek hem kendi cinsel gücünü görmek istiyor hem de hala penis sahibi olan babasının yerine geçmek istiyor. Böylelikle içine düştüğü çukurdan çıkabilmek için bir yol arıyor. Organ naklinden sonra yine aynı kadına giderek ilk denmeyi onunla yapmak istiyor ve fakat sertleşme sorunu yaşadığı için bu birleşme bir türlü gerçekleşmiyor.

                Bir bütün olarak bakıldığında fetişist düzeyde bir penis teması var. Erkeklerin güç algısına yönelik çok etkileyici bir eleştiri. Erkeklerin cinselliği, kadınları, kendi bedenini ve hayatı algılamasındaki problemleri ve açmazları ve bunların yarattığı manik çöküntüyü hiç diyalog kullanmadan anlatıyor yönetmen. Film boyunca karakterler hep bir orgazm olma telaşı içindedirler. İzleyicinin sınırlarını zaman zaman zorlayan bir penis-orgazm teması vardır. Adeta filmdeki herkes penise tapıyor. Bir çok açıdan sertlik barındıran film, tam bir egemenlik ve güç istenci eleştirisi olarak izleyiciyi tatmin ediyor.




Hiç yorum yok: