7 Ekim 2014

BEN O DEĞİLİM : KİMLİKSİZLİK SARMALI


2014 İstanbul Film Festivalinden En İyi Film ödülüyle dönen Ben O Değilim nihayet Başka Sinema salonlarındaki yerini aldı. Yönetmen Tayfun Pirselimoğlu Rıza-Pus-Saç üçlemesinden sonra bu defa kimliksizlik meselesine daha etraflı bakmayı denemiş.

Film bir erkekler dünyası olarak başlıyor. Bu erkekler dünyasında bolca pornografik ögeler, yalnızlık, anlamsızlık gibi içerikler var. Bu dünyayı oluşturan kavramlar aynı zamanda onları bu dünyanın dışındaki bir alana doğru savuruyor. Bir restorantın temizlik görevlileri olarak çalışan bu erkekler, bulaşıkçı olarak aralarına katılan Ayşe'den sonra bir dönüşüme uğruyor. Ama bu durum en çok Nihat'ı etkiliyor. hayatı tam bir boşluk ve hiçlik duygularıyla dolu olan Nihat kadının samimi davranışlarıyla birlikte kendi yalnızlığından çıkıp kadının dünyasında bir yer edinmeye çalışıyor. Eşi cezaevinde olan Ayşe, kocasına çok benzeyen Nihat'ı evinin ve dünyasının merkezine yerleştiriyor. Eşi Necip'le olan bütün bitirilmemiş işlerini Nihat'la tamamlamaya, yaşamaya çalışıyor. Nihat da bu sürece katılım konusunda gönüllü oluyor ve giderek Ayşe'nin kocası Necip'e benzemeye çalışıyor. Önce Necip'in terliklerini giyiyor, sonra arabasını alıyor, kahverengi ayakkabılarını giyiyor, gözlüklerini takıyor, koluna dövme yaptırıp bıyıklarını kesiyor, Necip'in kıyafetlerini de giyip iyiden iyiye onun kimliğine bürünüyor. Burada bütün mesele Nihat'ın kendi kimliğiyle olan belirsiz görünümde. Nihat'ın yaşamına dair verilen detaylarda öne çıkan şey anlamsızlık gibi görünüyor. Bu varoluşsal eksiklikte anlam arayışı giderek daha belirgin hale geliyor. Bu haliyle kimi yerlerde Albert Camus'un Yabancı'sını anımsatan bir karakter yaratımı dikkat çekiyor. yaşamını şekillendirmek için özel bir çaba sergilemeyen, yaşayacağı iki ayrı şey arasında pek bir fark görmeyen ve dolayısıyla yaşayacağı şeyler arasında bir tercihte bulunmayıp önüne ne gelirse onunla mutsuz olmayı kabullenen bir karakter yapısı  bu. Nihat ise kimi yerlerde Yabancı'dan ayrılıyor. Örneğin kendi yaşamında olmayıp da Necip'te olan düzenli bir ev, bir eş, araba, belirgin bir karakter, toplumsal çevre gibi özellikler Nihat'a çekici gelebiliyor. Özel bir tercih veya çaba gibi görünmese de Necip'in sahip olduğu bu unsurlara sahip olmayı arzuluyor. Bu yüzden başta tepkisiz kalsa da giderek Necip'e benzemek Nihat'ta da bir yer ediniyor ve bu sarmalın içine doğru yerleşiyor. Buna bir girdap demek de yanlış olmaz. Özellikle de Neci'in görünürde belirgin ve güçlü bir karaktere sahip olduğunu, evrakta sahtecilik yaparak cezaevine girdikten sonra iki kişiyi şişleyerek öldürmesinde görüyoruz. Nihat'ın bu kimliğe olan özenini ise filmin başlarında Nezarete atıldığında yanındaki kişiyi polisten sonra Nihat'ın da tekmelemesinde görüyoruz. Burada bir güç arayışı öne çıkıyor, çünkü kendisi zayıf bir kimlik taşıyor. 

Nihat her gece Ayşe'nin gittiği için zamanla o evin bir parçasına dönüşüyor. Tekne gezintisine çıktıkları bir gün Ayşe'nin boğulması sonrası her şey bir başka aşamaya geçiyor. Nihat kendi kimliğini tamamen öteleyip Necip gibi yaşamaya başlıyor. İzmir'de Ayşe'ye çok benzeyen Asiye adlı bir kadına rastlayıp kadının peşine düşüyor ve bir süre sonra birlikte yaşamaya başlıyorlar. Aslında filmin başında Ayşe'nin içine girdiği arayışı bu defa Nihat sürdürüyor. Ve nihayet Necip hapisten firar ettiğinde Nihat onu görüyor, merak edip takip ederek kaldığı oteli buluyor ve boş bir zamanda otel odasına giriyor. Baskına gelen polis onu Necip zannederek yakalayıp tekrar hapse atıyor. Hapse girme konusunda da Nihat'ta hiçbir karşı tepki görmek mümkün değil. Çünkü tamamen Necip olmak için hapse girmesi gerekiyordu.

Nihat'ı anlamak zor gibi görünebilir. Hatta çoğu kişi onun gibi davranmayı tercih etmeyebilirdi. Nihat'ın yaşam koşulları ve kendi varoluşsal gerçekliği ekseninde onun davranışlarının dışsal bir gerçeklikle ilgili yok. O kendi sınırları içerisinde böyle davranabilen bir kişi.

27 Mayıs 2014

KAN BAĞLAR / BLOOD TIES: AVRUPADA ÇÖKEN AİLE SİSTEMİNE ÖZLEM



Blood Ties/ Kan Bağları, Guillaume Canet, 2013

Ali Reza DÜRÜ



Beyazperde.com tarafından 26 Mayıs 2014 günü Ortaköy Feriye Sineması'nda düzenlenen ön gösterim sayesinde Kan Bağları ( Blood Ties) filmini izleyip bloggerlarla paylaşma fırsatı bulduk. Edebifilmler adına katıldığımız bu ön gösterimle birlikte yeni bloggerlarla konuşma ve değerlendirme yapmak önemliydi.

Karışık Bir Aile Profili

Filmin geçen sene Cannes Film Festivali programında gösterilmiş olması bizim açımızdan ayrıca bir öneme sahip. Bunun yanında oyuncu kadrosu ve hikayesiyle de yeterince ilgi uyandırmıştı. Filmde polis olan Frank (Billy Crudup) ve abisi Chris (Clive Owen) arasındaki kökleri geçmişe dayanan kardeşlik hikayesinin geldiği nokta anlatılıyor. Annesiz büyüyen bu iki kardeşin orta yaşlara geldiklerinde yolları tamamen ayrılmış ve hayat onları birbirilerinin karşı pozisyonlarında konumlandırmıştır. Frank polis olmuş, abisi Chris ise cinayetten 12 yıl hapis yatmış ve hapisten çıktığında da yine en az 7-8 kişiyi öldürmüş olan bir cinayet zanlısıdır. Polis teşkilatı harıl harıl Chris'i ararken aynı polis teşkilatında görev yapan kardeşi Frank görevi ile kardeşlik bağları arasında uzun süre gelgitler yaşamaktadır. Fikir olarak abisinin savunulacak bir tarafı olmamasına rağmen, aile bağları açısından baktığında her şeye rağmen Chris onun abisidir. Uzun bir zaman görevini yapmaya çalışsa da bir süre sonra emniyet teşkilatında oluşmaya başlayan rahatsızlıklar Frank'ı teşkilattan ayrılmaya zorlar.  Öte yandan hapisten sonra kardeşi Frank'ın evinde yaşamaya başlayan Chris suça bulaşmama kararı almasına rağmen br süre sonra dayanamaz ve cinayet, hırsızlık ve yine bir süre sonra kadın pazarlama ve banka soygunu gibi işlere bulaşır. Natalie'yle evlenip aile kurar ama sağlıklı bir hayat sürmediği için bu aile mutluluğu da uzun sürmeyecektir. Frank ise içeri attırdığı bir suçlunun eşine aşıktır ve ikilinin ortak bir geçmişleri de vardır, tutkulu şekilde içeri attırdığı adamın eşi olan Charlie'nin peşinde dolanmaktadır ve bir süre sonra onu ikna edip birlikte yaşamaya başlarlar. Ama eski eş hapisten çıktığı zaman bu ikilinin peşine düşüp öldürmeye çalışacaktır. Tam bu noktada Chris devreye girer ve kardeşini öldürmek isteyen adamı öldürür ve tam da bu noktada uzun süredir kaçtığı polislere yakalanır.

Suça Bulaşmış Kişilerin Topluma Kazandırılması

Karmaşaık bir aile profili sunan Kan Bağları filmi suç, adalet ve aile bağları kavramları üzerinden ilerliyor. Suça bulaşmış olan Chris kendini o hastalıktan kurtaramıyor ama aslında toplum da onları kazanmak için kılını kıpırdatmıyor. Örneğin belediyeden kiralamaya çalıştıkları ve cafe olarak işletmek istedikleri yeri sırf yaklaşan seçimlerde belediye başkanının imajına zarar verecek endişesi yüzünden ellerinden alan belediye görevlisi orada kurumları temsil etmekte ve devlet  kurumlarının suçlulara bakış açısını simgelemektedir. Öte yandan Chris'in eski eşi, arkadaşları, kardeşi ve çalıştığı yerlerdeki işverenleri vb herkes Chris'in güvenilmez biri olduğu ve yeniden aynı işlere bulaşacağından eminfirler. Bütün bunların toplamında suça bulaşmış bireyi içine alıp kazanmaktan uzak duran toplum yüzünden eski şlerine geri dönen Chris yaklaşık 7-8 kişiyi daha öldürerek toplumun bu tavrına karşı içindekileri kusar. Yani toplumun bu öteleyici dili bu kadar insanın canına mal olabiliyor ama suçlu olarak kanun karşısına çıkan sadece bir kişi var ve o da tetiği çeken kişi oluyor. Aslında onu suça iten sebeplere bakıldığında çok daha fazlası açıkça görülüyor. Bu durumu dünyanın her ülkesine genellemek neredeyse mümkün. Halbuki insanlar suçlu doğmaz, suça yönelirler. Bu yönelimleri iyi anlayıp gerekli önemlerin alınması hem kurumların hem de bireylerin sorumluluğu altındadır.

Öte yandan polis olan Frank da abisi hapisten çıktıktan sonra karmakarışık olmuştur. Kendi teşkilatında abisiyle ilgili yapılan armalar, sorgulamalar aile düzenini altüst ederken, küçükken abisine ihanet etmesi yüzünden de kendini hiçbir zaman affedemez.Abisinin polisle ilk tanışması olmuştur bu ihanetin bedeli ve abisi daha sonra polisten bir türlü kurtulamamıştır. Bu yüzden Frank bütün bu olanların sorumlusu olarak bir anlamda kendini de suçlamaktadır. Sorunlu giden ilişkisi, ailevi problemleri, babasını kaybetmesi, annesiyle ilgili öğrendikleri, işiyle ilgili sorunları vb her şey Frank'ın üzerine gider, kafası karmakarışıktır. Hayatını sorgulama durumuna geçmiştir. Bütün motivasyoları kırılmış, hayatının orta yaşında bildiği her şeyi unutup yeniden bir hafıza oluşturmak zorunda kalmıştır. Bu yüzden ne yapacağını bilemez haldedir. Her şeye rağmen güçlü görünmeye çalışır ama aslında içinde ciddi zayıflıklar taşır.

Avrupa'da Çöken Aile Sistemine Duyulan Özlem

Kan Bağları filmi ailevi değerleri yücelten, her şeye rağmen insanın ailesinin insanı koruyacak tek mekanizma olduğunu söyleyen bir işleve sahip. Aile değerlerinin çökmeye yüz tuttuğu Avrupa ve Amerika'dan böyle bir filmin çıkmasının farklı bir anlamı vardır elbet. Son elli yıl içerisinde bireyselliğin patlaması sonucu birlikteliğin sembeolü sayılabilecek aile bağları ciddi bir tükenişe geçmiş ve devletler bu konuda önlemler almaya başlamış durumdadır. Bu durumda bu filmin Avrupa ve Amerika toplumuna söylemeye çaılştığı bir mesaj var kuşkusuz. Yaşadığınız her şeye rağmen aile bağlarınız çok değerlidir mesajıdır bu. Flmin dönemsel olarak 1960'ları temsil etmesi de bu anlamda br hatırlatma gibi görünüyor. Toplumun kendi içinde bireyselliğe geçiş döneminin önemli bir kırılma zamanına işaret eder bu yıllar. Aile bağlarının son çırpınışları. 60'lı yılların müzikleri, arabaları, giysileri filmin her yerinde açıkça kendini gösterir. Kara film türüne uygun sayılabilecek olan bu filmin durumu drama çevirmeden kardeşlerin içinde yaşadığı duygulara odaklandığını söylemek mümkün.






Blood Ties/ Kan Bağları Fragmanı İzle


20 Mayıs 2014

NEDİR BU EDEBİ FİLMLER ?




Uzun zamandır bir çok kişiden edebifilmlerin kapsamı konusunda mesaj alıyorum, sorular soruluyor. Bu anlamda ilk elden kabaca bir liste yayınlamayı uygun buldum. Aşağıdaki filmler 1990 sonrası Türkiye sinemasında görülen ve edebifilmler kapsamında gördüğüm filmleri içeriyor. Halen kapsamlı bir değerlendirmem devam etmekte olduğu için şimdilik listenin küçük bir kısmını paylaşıyorum. Ve bu listenin içinde dünya sineması bulunmamaktadır. Listeyi inceledikten sonra sizlerin eklemek istediği Türkiye veya dünya sinemasından filmleri bana yazabilirsiniz.Bu anlamda aşağıdaki listenin tartışılmasını önemli buluyorum.

Nuri Bilge Ceylan (Kasaba, İklimler, Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu'da)
Reha Erdem (Beş Vakit, Hayat Var, Kosmos,  Jin, Şarkı Söyleyen Kadınlar)
Derviş Zaim (Cenneti Beklerken)
Özcan Alper (Sonbahar, Gelecek Uzun Sürer)
Pelin Esmer (11'e 10 Kala, Gözetleme Kulesi)
Zeynel Doğan, Orhan Eskiköy (Babamın Sesi)
Ali Aydın (Küf)
Onur Ünlü ( Sen Aydınlatırsın Geceyi)  
Selim Güneş ( Kar Beyaz) 
Yavuz Turgul ( Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni)
Seyfi Teoman (Bizim Büyük Çaresizliğimiz)
Semih Kaplanoğlu (Meleğin Düşüşü, Yumurta, Süt, Bal)
Mahmut Fazıl Coşkun (Uzak İhtimal, Yozgat Blues)
Emin Alper (Tepenin Ardı)
Ömer Kavur Filmleri (Gizli Yüz )
Tayfun Pirselimoğlu (Saç, Pus, Rıza, Hiçbir yerde, iz) ????
Tunç Başaran (Uçurtmayı vurmasınlar)
Seren Yüce (Çoğunluk)

17 Mayıs 2014

MADEN FİLMLERİ



Maden, 1978


Her an ölüm tehlikesiyle karşılaşan maden işçilerinin çalıştıkları ocaklarda gereken önlemler alınmaz. Ve uyarı amacıyla imza toplanırsa da dayanışma sağlanamaz. Davasında yalnız kalan İlyas (Cüneyt Arkın) direnmesini sürdürünce sendika ağaları tarafindan kurşunlatılır. Bir süre sonra da tlyas'ın göçük altında kalııp ölmesi sonucu ilk kez işçiler bir araya gelir. Ve film 'işçiler birleşin” sloganıyla biter.




Yük, 2012
Gerçek bir öyküden yola çıkılarak senaryolaştırılan ‘Yük’ filmi bir cinayet sebebiyle hasmından kaçmak için madende saklanan bir adamın hikâyesi. Cemal arkadaşının ölümüne sebep olup; onun kardeşinin hışmından kaçarken; ölen adamın kardeşi Cumali intikam almak için onun peşine düşmüştür. Zeynep şu anda Cemal ile evlidir ancak birkaç sene öncesi evli ve çocuklu olan Cumali ile tutkulu bir ilişki yaşamıştır.

Geriye dönüşler ve şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek arasındaki geçişlerle bu üç insanın yaşadıkları öykü beyazperdeye taşınıyor. Senaristliğini ve yönetmenliğini Erden Kıral'ın üstlendiği film gerçek bir öyküden esinlenerek sinemaya aktarılmış. Adana Altın Koza Film Festivali'nin yarışmalı bölümünde yer alan filmin başrollerini ise Tülin Özen, Nadir Sarıbacak ve Tansu Biçer paylaşıyor...





Kelebeğin Rüyası, 2013

'Kelebeğin Rüyası'nda Zonguldak'ta yaşamış yazarlar Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun hayatı anlatılacak. Yapımda Yılmaz Erdoğan, Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ, Belçin Bilgin, Farah Zeynep Abdullah, Taner Birsel, Ahmet Mümtaz Taylan gibi sinema ve televizyon dünyamızın önemli isimleri yer alıyor.

Zonguldak'ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa'da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı'nın kızı Suzan'ın Zonguldak'a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer'in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940'lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer'in hem kendi gelecekleri, hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir... 



Madencinin Kızı, 1980

Country müziğin en ünlü isimlerinden Loretta Lynn’in hayatını beyazperdeye taşıyan biyografik film “Coal Miner’s Daughter”, başroldeki Sissy Spacek’e En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar kazandırmıştı. Michael Apted’in usta rejisiyle kotardığı film Lynn’in müzik kariyerinin ilk günlerinden başlayarak genç kadının üne kavuştuğu, büyük fırtınalar atlattığı dönemleri ekrana yansıtıyor. Başta Tommy Lee Jones olmak üzere bütün oyuncu kadrosunun başarılı bir iş çıkardığı film müzikleriyle de ilgi çekiyor.



Billy Elliot, 2000

1984 İngiltere’si… Kuzeyde çalıştırılma metotları nedeniyle koşullarına karşı gelen madencilerin grev yaptığı dönem… Billy Elliot yaşına rağmen olgun, 11 yaşındaki bir çocuktur. Babası ve ağabeyi ile birlikte yapılan grevlere katılmaktadır. Billy, kararlarını tıpkı bir yetişkin kararlılığıyla vermeye çalışmaktadır. Bir gün boks sporunu bırakıp bale yapmak istediğini söyleyince ise ailesi ona karşı çıkacaktır. Ancak Billy’nin yanında onun bu kararını destekleyen insanlar da olacaktır. 


Germinal, 1993

Etienne Lantier iş bulma ümidiyle Kuzey Fransa'da küçük bir maden kasabasına gelir. Burada açlık sınırında yaşayan işçi ordusuna katılır ve onlar gibi, gün doğumundan batımına dek madende kazma sallar. Çok geçmeden zorlu koşullar karşısında işçileri örgütlemeye karar verir ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi amacıyla bir grev düzenler. Tüm bu olumsuzluklar içinde Catherine adlı bir kıza gönül vermiştir. Ancak olaylar Etienne'in beklediği gibi gelişmez ve iki aşığı sürpriz bir son bekler.




4 Mayıs 2014

67. Cannes Film Festivali Programı

Bu yıl 14-25 Mayıs 2014 tarihleri arasında 67. kez düzenlenecek olan Cannes Film Festivali’nin programı yine çok iyi film ve yönetmenlerle dolu.

Ana Yarışma
Olivier ASSAYAS / CLOUDS OF SILS MARIA                     
Bertrand BONELLO / SAINT LAURENT                   
Nuri Bilge CEYLAN / Kış Uykusu               
David CRONENBERG / MAPS TO THE STARS
Jean-Pierre DARDENNE, Luc DARDENNE / DEUX JOURS, UNE NUIT
Xavier DOLAN / MOMMY
Atom EGOYAN / CAPTIVES
Jean-Luc GODARD / ADIEU AU LANGAGE
Michel HAZANAVICIUS / THE SEARCH
Tommy Lee JONES / THE HOMESMAN
Naomi KAWASE / FUTATSUME NO MADO                        
Mike LEIGH / MR. TURNER
Ken LOACH / JIMMY’S HALL
Bennett MILLER  / FOXCATCHER
Alice ROHRWACHER / LE MERAVIGLIE
Abderrahmane SISSAKO / TIMBUKTU
Damian SZIFRON / RELATOS SALVAJES
Andrey ZVYAGINTSEV / LEVIATHAN    

2 Mayıs 2014

He Bu Tune Bu: Masalların O Bildik Cümlesi

Bir Varmış Bir Yokmuş, Kazım Öz, 2014

Helin KAYMAK


He bu tune bu... Biz biliyoruz ki, büyüklere masal anlatınca inanmazlar ama  böylesini izlerler!
Öncelikle tebriklerimi iletmek isterim  mütevazi yönetmene; hepimizin gündeminde de yer tuttuğu üzere;  'Bir Varmış Bir Yokmuş' filmiyle Cinema du Reel Festivali'nde ödül kazanan Kazım Öz, geçen yıl Paris'te üç Kürt kadın siyasetçinin öldürülmesine ilişkin Fransız Hükümeti'nin tutumunu protesto etmek için ödülü reddederek, toplumsal bellekleri tazelemişti.
'Bir Varmış Bir Yokmuş'  Filminin Türkiye Galası ise 33. İstanbul Film Festivali kapsamında dün gece yapıldı. Filmden beklenti çokça yüksek olsa ki günler öncesinden biletleri tükenmiş buna rağmen gösterimin yapılacağı sinema salonunun önünde biletsiz çok kalabalık bir grup filmi izleme beklentisiyle film başlayıncaya dek bekleyişini sürdürdü ve netice itibariyle ekibin de desteğiyle filmi izleme şansını yakalayabildiler. Festivale set ekibiyle katılarak, seyirci sorularını yanıtlayan Kazım Öz, filmin bir ekip çalışması olduğunu samimiyetle belirtirken mütevazı tavrıyla ilgileri topladı.

26 Nisan 2014

FİLM ELEŞTİRMENLİĞİ


Film Eleştirmeni, Hernan Guerschuny, 2013

Ali Reza DÜRÜ


İstanbul Uluslararası Film Festivali kapsamında gösterilen Film Eleştirmeni sinemanın kendisine dair önemli bir eleştiri. Bu vesileyle sinema yapmanın kendisine dair önemli tespitler ve eleştiriler getiriliyor. 

Filmle ilgili konuşmadan önce film eleştirmenliğine değinmek belki daha gerekli olacaktır. Dünyada ve Türkiye'de sinema alanında eleştiri, fikir, yorum yazan çok sayıda kişi var. İnternet ortamının film izleme ve yorum yazabilme özelliğinin yaygınlaşmasıyla birlikte bu alana yönelim artmış ve blog kullanıcıları sayesinde çok sayıda kişi kendilerine özgü internet sayfası tasarımları yapıp bunları da sosyal medya üzerinden paylaşarak önemli sayıda okuyucu kitlesi oluşturmuşlardır. Bu durum, son on yılın önemli bir gelişmesi sayılabilir. Bunun yanında sinema alanında yayın yapan e-dergi ve web sitelerinin de artmasıyla birlikte yazılı baskı yapan dergilerin sayısında azalma olmuştur. Üniversitelerin sinema alanından mezun öğrencilerin oluşturduğu platformlar, festivallerin yaygınlaşması, cep telefonlarından her an ve her yerde bu içeriklere erişimin sağlanması gibi etkenlerle birlikte sinema alanındaki yazınsal içeriğin niteliksel ve niceliksel olarak yoğunlaştığı görülüyor. Aynı zamanda 12 Eylül askeri darbesinin sinema üzerindeki yıkıcı etkilerinin yeni yeni onarılmaya başlandığı günlerde yeniden film üretimi alanında zihinsel motivasyonlar oluşmaya başladı. Bu genel bilgilerin ışığında bakacak olursak sinema üretiminin temel parçalarından biri de elbette filme dair eleştiri kültürünün üretilmesidir. Değerlendirmeleri dikkate alarak kendini yeniden tasarlayacak olan bir sanat alanı daha nitelikli eserler ortaya çıkarabilecek ve böylelikle daha geniş topluluklara ulaşmanın da kapısı aralanmış olabilecektir. 

21 Nisan 2014

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ: BÜYÜKLERE MASALLAR


Bir Varmış Br Yokmuş, Kazım Öz, 2014


Ali Reza DÜRÜ


Son filmi He Bu Tune Bu (Bir Varmış Bir Yokmuş) filmiyle İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma kapsamında gösterilen, Fibresci ve Jüri Özel Ödülü olmak üzere 2 ödülle dönen Kazım Öz sinema yolculuğuna devam ediyor. Aynı filmle geçtiğimiz ay Paris'te dünya prömiyerini yapmış ve kendsine verilen ödülü reddederek oldukça tartışalacak ve üzerine düşünülecek bir karar almıştı. Yönetmenin sinema yolculuğu bir çok  sansür ve engelleme gibi abalara rağmen İKSV tarafından bu yıl özgürce ödüllendirilmesi çok önemli.

Festval kapsamında izlediğm filmler arasında Kürt filmlerinde masal anlatıcılığına bir yönelim olduğunu düşündüm. Kazım Öz'ün Bir Varmış Bir Yokmuş'u biçimsel olarak masaldan yararlanıyor ve mutlu sonla bitmeyecek olan bir masala tanık olunuyor. Önce 'bir varmış'ı temsil eden modern zaman şatolarında yaşayan bir aile hayatı , sonra 'bir yokmuş'u temsil eden mevsimlik işçilerin hayat koşulları şeklinde motiflendirilen bir anlatım var. Hüseyin Karabey'in dilmi Sesime Gel'de ise Koca Nine ile Tilki masalı film hikayesinin ana çatısına yerleştiriliyor. İçeriğini masal karakterleri üzerinden yürütüp film karakterlerinin tutumlarıyla örtüştürüyor. Daha önce ise Jin filmiyle Reha Erdem Kırmızı Başlıklı Kız hikayesinden esinlendiğini ifade ederek Jin'in kente inmeye çalışırken yaşadıklarını masaldaki yaşananlar üzerinden temsillendirildiğini ifade etmişti. İlerleyen aşamalarda belki bunun birkaç örneğini daha görebiliriz. Sinemanın masalı keşfetmesi çok önemli bir gelişme. Sözlü anlatı geleneğinin görsel ve işitsel anlatı aracı olan sinema yoluyla anlatılması önemli bir keşfin ve müthiş bir buluşmanın habercisi. Diğer önemli gelişme de sinema şiire yaklaşınca olacak.

20 Nisan 2014

ÇUL ÇAPUT: MISIR'DA SAVAŞ, HAYAT VE HÜZÜN



Çul Çaput, Ahmad Abdalla, 2013

Ali Reza DÜRÜ



2010 yılından yine İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen Ahmad Abdalla'nın filmi Mikrofon'un ardından yeni filmi Çul Çaput da yine festival kapsamında izleyiciyle buluştu. İnsan hakları bölümünde izleyici karşısına çıkan filmin gösterimi yönetmenin katıldığı bir söyleşiyle son buldu.

Açılışta "yemin ederim her şeyi çektim" sözüyle başlayarak daha filmin ilk sahnesinde manipülatitif tutumlardan uzak durmaya çalıştığını ifade ediyor. Yönetmen, söyleşisinde mısırdaki devrime tanık olurken filmin kendi duyguları üzerinden şekil aldığını belirtiyor. Yani Mısır'da yaşananları kendi penceresinden sunduğunu ve toplumsal hareketin doğruluk analizini yapmaya çalışmadığını ifade ediyor. Bu durumda filmi de bu açıdan değerlendirmek belki de daha sağlıklı olabilir. 

17 Nisan 2014

SİLAHLARI SAKLA SESİME GEL




Ali Reza DÜRÜ



Hüseyin Karabey'in Gitmek; Benim Marlon ve Brandom (2008) filminin üzerinden yaklaşık 6 yıl geçmiş. Dünyanın bir çok ülkesinde yaptığı festival serüveninden sonra Karabey de kendi sineması adına çok şey öğrendi. Gitmek filminin en temel problemlerinden biri olan sinema estetiği konusunda aradan geçen yıllar içinde kendini oldukça çok geliştirmiş. 

Uzun yıllardır hazırlık yaptığını bildiğimiz Sesime Gel (2014) için Köprüde Buluşmalar ve Cannes Film Festivali desteklerinin yanı sıra kolektif bir kampanyayla bireysel desteklerin alınmasına imkan veren bir yöntem denendi ve sanırım bir miktar etkili de oldu. Bu ilk defa denenmedi kuşkusuz. Daha önce Babamın Sesi filmi için ve son olarak da Erol Mintaş'ın Annemin Şarkısı adlı filmi için de benzeri bir kampanya yürütüldü. Şüphesiz ki bu durum sinema yapmanın ne denli kompleks ve zor bir alan olduğuna dair önemli sonuçlar doğuruyor. Büyük miktar paraların işin içine girmesi yapılan üretimin niteliği ve niceliğini doğrudan zedeliyor.

Sesime Gel, hikayesi itibariyle oldukça gerçekçi ve yakın tarih hafızamızda travmatik anılarımıza dokunan bir özelliğe sahip. 1980 ve 90'lı yılların devlet zulmüne ve insanların yaşadığı tükenmişliğe dair önemli önermeler içeriyor. Kısaca özetlersek; köylülerin silah sakladığı yönünde ihbar alan askerler köye baskın yaparak her yeri arar ama bir şey bulamazlar. Komutan köyde silah olmadığına ikna olmaz ve köyün erkeklerini nezarete alır. Saklanan silahların getirilip teslim edilmesi karşılığında erkeklerin serbest kalacağını söyleyerek oradan ayrılır. Hikaye de tam olarak bu noktadan sonra yönünü bulur. Ellerinde silah olmayan köylüler eşlerini, kardeşlerini, çocuk veya babalarını kurtarmak için silah bulma arayışına girişirler. Komutanlardan biri muhtara para karşılığında bir miktar silah ayarlayarak aralarından bazılarının serbest kalmasını sağlar. Ama oğlu hala tutuklu olan Berfe Ana ve torunu Jiyan bu konuyu kendi yöntemleriyle çözmeye çalışırlar. Önce yan köyün ileri gelenlerinden yardım isterler, olmayınca sınırda kaçakçılık yapanlara giderler, o da olmayınca şehirde oturan akrabalara giderek yardım isterler. Silahı bulurlar ama köye silahı götürebilmek silahı bulmaktan daha zordur. Köy arabasını kullanarak askeri arama noktalarından geçemeyeceğini anlayan Berfe ve Jiyan uzun dağ yamaçlarına doğru yola koyularak köye yaya gitmeye karar verirler. Dağlar, uçsuz bucaksız yeşillikleriyle önlerinde yükselirken sanki Berfe'nin yolculuğunun engebelerini simgeler. Yaşlı haliyle, yanındaki küçük çocukla birlikte neredeyse fiziki imkanları tamamen zorlayarak dağlarla mücadele ederler. Kör masal anlatıcılarıyla karşılıp yola birlikte devam ederler. Bütün çabalarının sonucunda köye vardıklarında tutuklu oğlunun serbest kaldığını ve şiddet gördüğü için yaralı haliyle yatakta uzandığını görürler. Film de biri çok yaşlı ve biri de çok küçük olan iki kişinin sisteme, askere, dağlara ve erkeklere rağmen giriştikleri bu zorlu yolculuğu anlatır. 


Coğrafyanın estetik mükemmelliği yaşamsal bir zorluğu getirir. Silahın asıl işlevi olan öldürme eylemlerinin aksine, silah için çıkılan bu yolculuk tamamiyle yaşatma fikri üzerinden şekillenir. Silah arayışı için yollara düşen karakterlerin kadın olarak tasvir edilmesi de bir paradoksa işaret ediyor. Kadının silahla ilişkisi ve erkeğin silahla ilişkisi arasındaki temel ve önemli bir farkı göstermektedir. Askerlerin, köylülere anlayıştan ve sevgiden uzak ve hatta nefret ve öfkeyle yaklaşması her ne kadar tipik asker tanımlamasını andırsa da ajitatif bir boyut almadığı için dikkate değer bir sinemasal yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Berfe'nin yüzüne yansıyan yılların ağır ve yorgun ifadesi, coğrafyada yaşanan bütün travmaları özetler niteliktedir. Jiyan'ın çocuk olmasına rağmen gözlerindeki parıltının sönmesi de geleceğe dair bir umutsuzluk resmi çizmek gibidir. 

Filmin belgesel gerçekçi estetiğine yakın bir şekilde çekilmesi hikayenin gerçeklik duygusunu arttırmış gibi görünüyor.  Başka bir estetik sistem seçilse belki de yaşananların üzerini gölgeleyebilir ve karakter bazında bir hikayeye hapsolmasına neden olabilirdi. Bu yüzden mesafeli bir kamerayla mümkün olduğunca duyguları işe katmadan fikri ön plana çıkaran bir kamera tutumu görülüyor. Bu da coğrafyanın özelliklerini, engebelerini, heybetini ve estetiğini daha görünür kılıyor. Karakterler yaşadıkları coğrafyanın temel bir bileşeni olarak yerlerini alıyor ama asla daha ön plana çıkartılmıyor ve eksiltilmiyor.  

Filmde benim için en büyük sürpriz koca nine ve tilki masalının anlatılıyor olmasıydı. Çocukluğumda annemin bana defalarca anlattığı ve benim de çocukluğuma dair hatırlayabildiğim tek masal olduğu için çok değerlidir. Filmde bu masal ana karakterlerin hikayesiyle örtüştürülüyor. Bana silah getirirseniz oğlunuzu veririm diyen komutan; masaldaki kuyruk karşılığında süt isteyen nineden, süt karşılığında ot isteyen koyundan, ot karşılığında güzel kızlar isteyen çayırdan, çayırda oynama karşılığında inci isteyen kızlardan, inci karşılığı yumurta isteyen kuyumcudan, yumurta karşılığında mısır isteyen tavuklardan.... farklı değil ve hatta daha kötü niyetlidir. Karabey filmini masalla başlatıp yine masalla bitiriyor. Travmalarına alışık olunan bir toplum için bilindik bir yöntem olmasa da filmin içinde bu masalın çok önemli bir yeri var. Ve nihayet filmin hikayesi de masaldaki gibi mutlu sonla bitiyor. Bu da yaşanan acıların son bulmasına dair içsel bir inancı temsil ediyor. Sinemasal anlatıcılığı sözlü anlatıcılıkla birleştirerek kendi hikayesini de bir masala dönüştürüyor. 

Filmin bana göre tek kusuru ritmiydi. Hikayenin kendisi akış hızına tam uyum sağlayamadığı için belirli yerlerde ritimden doğan rahatsızlıklar yaşandı.

Bütün bunların sonunda filmin güzel bir eser olarak değerlendirilebileceğini söylemek mümkün.


ŞAFAKLA DÖNENLER: MESLEK OLMAYAN İŞLER VE EMEKÇİLER




Helin Kaymak


           Senaristliğini ve yönetmenliğini Murat Eroğlu'nun yaptığı Mezopotamya Film Kolektifi ve Yapım 13 ortaklığıyla çekilen "Şafakla Dönenler"  filmi,  33. İstanbul Film Festivali kapsamında izleyicisiyle buluştu.

            Yönetmen ilk uzun metraj deneyimi "Şafakla Dönenler" filminde, geceleri sebze halinde çalışan bir baba ile okul çağı çocuğu Merdan'ın gözünden, aslında meslek olmayan iş emekçilerinin yaşadığı sorunları, hiyerarşinin iş alanına yansıyan zorbalığını ifade ediyor.

            Türkiye'de ve dünyada serbest meslek kapsamında tabir yerindeyse yoksul halkın yaratıcı ürünü olan bu gibi etkinlikler içerisinde iş ile meslek birbirine karıştırılıyor. Oysaki meslek ve iş birbirinden farklı kavramlardır. Meslek, bir kimsenin hayatını kazanmak için yaptığı, belirli bir kuralar çerçevesi olan ve belli bir eğitimle kazanılan sistemli etkinlikler bütünüdür. İş ise; belli bir işyerinde sürdürülen benzer etkinlikler grubudur. Kısacası bir kimsenin mesleği olabilir, ama işi olmayabilir.  Bir işin olması da bireyin mesleği olduğu anlamına gelmeyebilir.

            Meslekler, hayatımızı revize edip, düzenlerken (gelir düzeyi, statü, birey olma, sosyalleşme, kendini gerçekleştirme...)  Maslow'un temel ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin neredeyse insani gereksinimlerini gerçekleştirmemizi sağlar. İşler, ise bedensel yorgunluk, sağlık sorunları, iş kazaları-cinayetleri, sosyal güvencesizlik , öz saygınlık değerlerinin yitirmesine sebep olduğu gibi daha bir çok olumsuz etkenle piramidin birinci basamağında (fizyolojik ihtiyaçlar, yeme-içme-cinsellik), egemen anlayışların otoriteye karşı itaat beklentisini karşılamak üzere sabitlenmiş "karın tokluğu etkinlikleri"dir.

             Filme geri döndüğümüzde, yönetmenin geçmiş yaşantısı içerisinde deneyimlediği hal işçiliğini çok da gıpta edilecek bir baba-oğul ilişkisiyle saygın bir anlatım mevcut. Hal el arabalarının halde dükkan sahibi olmadan her şeye rağmen ama bu bana reva mı demeden imgeselleştirlmesi, hayatını bu arabadan kazanan baba ve Oğul Merdan'ın haldeki duruşu, el arabasının çalınması, fellik fellik araba arayışı, çaresizliğin yaratma ihtimali olan iç dürtüyle başka yerlerdeki korunmasız-zincirle kilitlenmemiş arabaların aynı usulle çalınmayarak, emeğe gösterilen saygı, arabanın bulunamayacağına dair çaresiz mahçubiyet karşısında babanın Oğul Merdan'a kaçamak bakışları, arabasız hayata devam etmenin kararlılığı, egemen çakallara başkaldırı ve tek mekan dögüselliğin içerisinde, mükemmel müziklerle günün ağarmasıydı "Şafakla Dönenler".

            Emeğe saygıydı, işçi olma saygınlığıydı, onurdu ve insan hakları ihlallerine nitelikli bir cevaptı aynı zamanda "Şafakla Dönenler".


            Festivale oyuncuları ve set ekibiyle katılarak filmden sonra izleyicilerin sorularını yanıtlayan profesyonel iyi niyetin amatör  yönetmeni Murat Eroğlu'na teşekkürle.


15 Nisan 2014

ŞAFAKLA DÖNENLER: UMUTSUZ BİR GECENİN YORGUN SOKAK LAMBALARI




Ali Reza DÜRÜ


Murat Eroğlu'nun ilk uzun metraj çalışması olan Şafakla Dönenler filmi uzun süren çalışmaların ardından bugün ilk defa izleyici karşısına çıktı. 33.İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen filmin yönetmeni ilk gösterim dolayısıyla oldukça heyecanlıydı. 

Film ek çekimlere ihtiyaç duyulması sebebiyle bu seneye kalmış olan gösterim programını bir kenara bırakacak olursam, Ataşehir gibi İstanbul'un en zengin ilçelerinden birindeki sebze halinde çalışan bir baba (Erdal) ve oğul (Merdan) hikayesi anlatıyor. El arabasıyla taşıdıkları sebze ve meyveleri halin kenarındaki duvar dibinde gizlice satmaya çalışan bu ikili el arabalarını çaldırınca tam bir umutsuzluk ve çaresizlik duygusuna bürünürler. Filmin  de anlatı öznesi tam olarak bu odak üzerinde duruyor. Kışın soğukluğu, köpeklerin havlaması, dükkan sahiplerinin sıcak çaylarını yudumlarken ağır ve yorucu yeni bir geceye daha başlayacak olmanın yıpranmışlığı içinde umutsuz sohbetler etmektedirler. Sokağa dağılan sebze kasaları, sebze ve meyveler, ağır ve yorgun şekilde sebze haline giren ve çıkan yorgun kamyonlar, kamyonların üzerinde çatlamış elleriyle çalışan çocuk-genç ve yaşlı işçiler, vergi verenleri korurken vergi veremeyecek halde olan insanların hayatlarına bir karabasan gibi çöken zabıtalar, bütün bu tablonun hemen kenarında duran ama bu resme ait olmayan gökdelenler, yıllardır bu yorgun, kirli ve ağır fotoğrafı aydınlatmaktan tükenmiş sokak lambaları.... Anlatacak çok şey var bu konuda. Ağır yaşamın içinde baba ve oğul bütün o diğer işçilerle birlikte ekmek parası kazanmaya çalışırken onları gören ve duyan bir tek kişi vardır, o da bu kameragözdür. 

Filmin teknik bazı problemleri olsa da sebze hali gibi çok kontrolsüz bir ortamda tek mekanda bir geceden sabaha yani çok sınırlı bir zaman dilimini anlatmaya girişmek biraz cesaret isteyen işler. Son yıllarda kameranın tekrar sokağı görmesi ve sokağın kendisini anlatması açısından da filmi değerli buluyorum. 

Not: iki gündür izlediğim her iki film de (Silsile ve Şafakla Dönenler) filmsel zaman olarak bir akşamdan sabaha kadar olan zamanda geçiyor. Daha önce böyle ilginç iki deneyim üst üste gelmemişti. 

SİLSİLE: SAHTE İLİŞKİLER RİTÜELİ


Ali Reza DÜRÜ


Yönetmen Ozan Açıktan üçüncü filmiyle İstanbul Film Festivali kapsamında izleyici karşısına çıktı.  Daha önceden çektiği filmlere bakılınca çok iç açıcı bir tablo görünmese de bu filmiyle kendi kariyerinde bir sıçrama yarattığı söylenebilir. Film sonrası salonda kendi yaptığı konuşmada da buna değindi ve asıl ilk film olarak Silsile'yi hazırladığını ama çeşitli sebeplerle üçüncü film olmak zorunda kaldığını ifade etti. Çok Filim Hareketler Bunlar gibi tamamen ticari bir film çekmiş olduğunu ve hatta bir film bile sayılamayabileceğini söylemek gerek. Çünkü daha çok BKM MUTFAK skeçlerini beyaz perdede bir kez daha satmak gibi bir alt metin oldukça sırıtıyordu. Arkasından Sen Kimsin filmiyle yine komedi filmine imza attı. Şimdi ise kara film türüne özgü özellikler barındıran bambaşka bir eserle karşımıza çıkıyor.

Silsile, sıkı iki arkadaş olan Faruk ve Cenk'in arasında duran Ece'nin bir hamlesiyle dağılan bir arkadaşlık ilişkisini gözler önüne seriyor. Ama bunun yanına birçok yan unsur ekleyerek hikayesini karmaşıklaştırıyor. Evde bulunan iki kardeşin Cenk ve Ece'nin ilişkilerine tanık olmaları olayları başlatan ana unsur olarak dikkat çekiyor. İki kardeşten birinin kaçıp diğerinin yaralanıp hastaneye çıkarılması ise olayları daha karmaşık hale getirmek için bir seri oluşturuyor. Evden kaçmayı başaran kardeş dış alanı örgütlemekle ve öykünün yeni kurgu boyutları kazanmasını sağlamaktadır. Öte yandan yaralı olan kardeş ise öykünün iç tarafında bir huzursuzluğu tetiklemekte ve olayların ateşini harlamaktadır. Sonuç olarak bütün gelişen bu olaylar sayesinde bir sır açığa çıkacak ve belirli menfaatler üzerine kurulu olan ilişkiler çökecektir. Aslında birbirine "maskeli balo" içerisindeymiş gibi yalanlar kurup riyakar ilişkiler yürüten bu üçlünün hepsinin maskesi düşecek ve çıplak gerçeklikleriyle ortada kalacaklardır. Sanki gerçeklikle aralarına bir tül örtü geren bu burjuva dünyası insanlarının maskeleri aslında herkes tarafından görülüyor da sadece oyunun bozulması menfaatlerine dokunuyor diye kimse konuşmuyor gibidir. Çünkü küçük bir olay bir gece her şeyi değiştirmeye yetecektir. er şey dediğim de sadece kişisel ilişkiler ve aslında aralarındaki görünmeyen kar-zarar bağıntısıdır. Çünkü hayatlarına dair her şeyi değiştirme derinliğine sahip kişiler değildir bu karakterler. Burjuva sınıfın içinde, karaköyün kentsel dönüşümünden rant sağlamaya çalışan sıradan kişilerdir. Öte yandan boyacı çocuklar ise hikayenin içinde bir kenar mahalle miti yaratırcasına ideolojik ve ayrıksı durmaktadırlar. 

Özetle filmin alt metinleri oldukça zayıf olsa bile olay örgüsü ve silsile yaratan döngüsüyle başarılı bir çıta yakalayabildiğini söylemek mümkün. 

10 Nisan 2014

PERFECT SENSE:Öylece Bir Dünya




Ebutalip İPEK


Çoğaldıkça yalnızlaştığımız, yakınlaştıkça uzaklaştığımız ve hızlandıkça yaşamı (ya da her neyse) ıskaladığımız ve her şeyin fiyakalı bir şekilde ambalajlandığı budünyamızda, mutsuzlukta salgın bir hastalık gibi yayılmaktadır. Bant üretiminin yaşamı tekdüzeleştirdiği, zamanı ve uzamı aynılaştırarak herkesi, herkese (ya da hiç kimseye) dönüştürmesi mutsuzluğu da benzer bir sıradanlığa sürüklemiştir. Hemen her yerde bir mutluluk prezantasyonu ve kutularda satılan bir ürünmüş gibi mutluluğunpazarlanması, mutsuzluğu önlemeye yetmemektedir aksine daha da çoğalmasına neden olmaktadır. Ancak her çağ kendi mutsuzluğunu yaratır ve bu çağın mutsuzluğu da duyum yitimidir.David Mackenzie,sıra dışı bir felaketin insanların duyum yitimine neden olmasını anlattığı Perfect Sense adlı filminde, çağın hastalığını teşhis temekte önemli ipuçları sunmaktadır.İskoç yönetmen, alışık gelen Hollywood felaket filmlerindeki kıyamet öngörülerinin dışında bir anlatı oluşturarak, yıkımın içsel bir sorunolduğunu dile getirmiştir.

Film, küresel boyutta insanların ardı sıra duyu yeteneklerini kaybetmelerini ve bu sıra dışı duruma gösterdikleri tepkileri anlatmaktadır. EpidemiyolojistSusan (Eva Green) ve restaurant şefiMichael (EwanMcGregor) üzerine kurgulanan öyküde, ikili arasındaki yakınlaşma, duyu yitiminin aşk üzerindeki etkilerini gözlemlemek içinde bir tür olanak sağlar. Ancak film boyunca duyum yitimine neyin neden olduğu üzerinde durulmaz, sadece duyum yitiminin öncesinde insanlarda beliren duygu haline değinmektedir. Dolayısıyla duyum yitimi (ya da yıkım) insanların kendilerinin ürettiği sonucuna varabiliriz tıpkı mutsuzluğun sadece insana bulaşıyor ve de yayılıyor olmasıgibi.





Öykü, oldukça dolaylı bir anlatımla sunulmuş olmasına rağmen yine de çağın eşiğindeki sorunları ifade edebilmektedir. Belki içinde olduğumuzdan pek fark etmiyoruzama son yıllarda bilim ve teknolojinin sosyo-kültürel yapıya olan yansıması önemli değişimlere neden olmaktadır. Artık Matrix evreninde yaşayan insanlar makine kodlarının sağladığı ara yüzleiletişim kurmaktalar ve sahicilik giderek gerilemektedir. Öte yandan genetik alanındaki ilerlemeler, Tanrıcıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır ve canlıların milyonlarca yıllık evrimdeki başarılarını (ya da zayıflıklarını), artık bir gecede değiştirmektedirler. Başka bir deyişle salt aklın, sosyo-kültürel dünyayı etkilediğini ve belki debundan en çok duyumlarımızın, algılarımızın etkilendiğidir. Giderek daha az duyumsamaktayız tat ve kokuyu ya da etrafımızı saran sayısız ses ve görüntü enformasyonuna karşı daha az görmekte ve işitmekteyiz. Anılarımızın oluşumunda, duyuların önemli bir bağlayıcı rolü vardır ve anıların ömrü, onların kaç duyumla birlikte yaşandığına bağlıdır ve bazen sadece bir koku, tat veya ses unuttuğunuz anılara sizi yolculuğa çıkarabilir.Ancak hissizlik çağında, mekanik algıyla oluşturduğumuz yaşamlarda anılarda yapay ve sanal etkilerle kısa ömürlü olmaktadırlar ya da “-mış” gibi bir dünya sunmaktadır. 

Öte yandan duyumlanan evrenin bilgisinin yanıltıcı ve rölatif olduğunu vurgulayan Platon, bu bilgiye güvenilmeyeceğini ifade eder. Ancak 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde akıl çağına karşı bir tutum sergileyenHenriBergson;yaşamın kesintisiz, bölüntüsüz ve sürekli bir akış içinde olduğunu ve buyaşamın bilgisini kavrayabilmek için, akışın içinde olmak ve onunla birlikte akmak gerektiğini söyleyecektir ki bunu ne akıl ne de bilimgerçekleştirebilir. Akışın içinde olmak, yaşamı kavramak belli ki duyumlarla gerçekleşmektedir. Ne var ki duyum algısını yorumlayan aklın, sınırlarla ve çerçevelerle örülü olmasından yaşamı kavramamıza engel olduğu gibi hissiyatsız bir dünyada yaratmaktadır. Başka bir deyişle aklın oksitlenmesi, dünyanın yanlış yorumlanmasına neden olmaktadır ve bu aynı zamanda yönetmenin anlatıda ulaşmak istediği ifadenin özünü de belirlemektedir.

Mackenzie’nin kadın-erkek ilişkilerine bakışı, Hollywood’un aile mitinden oldukça uzağa düşmektedir.Amerikan Rüyasını devam ettirmede veya ideolojik boşluklarımuhafazakârlıkla doldurma endişesi, Amerikan sinemasının hemen her fırsatta aileyi kutsallaştırılmasına neden olmuştur. Ancak Mackenzie’de ise durum bunun tam tersidir ve karakterleri toplumsalıgöz ardı edebilen, herhangi bir ahlak dersi vermeye çalışmayan, tutku, haz ve mutluluk peşinde olan sıradan insanlardır (Young Adam, Asylum, HallamFoe ve TonightYou're Mine filmlerinde bu durum belirgin olarak gözükmektedir). Dolayısıyla Mackenzie’nin filmleri, akılcı dünyanın sıkıcılığına karşı bir duruş sergileyen, samimi ve doğal anlatılardan oluşur. Duyum yitiminin yaşandığı anları süreal bir şekilde kadraja alan Mackenzie, Perfect Sense’deoldukça etkili bir görüntü dili yakalamayı başarır. MaxRicter’in ezgilerinin de aynı paralellikte ilerlediğini ve anlatıyı güçlü bir şekilde sunmayı başardığını söyleyebiliriz. “Nasıl hayal ediyorsak öyle bir dünya”  sözleriyle açılan perde, anlatını sonunda “öylece…”sözüyle son bulmaktadır tıpkı yaşamlarımız gibi; öylece…



9 Şubat 2014

YOL BİR YERE GİTMEZ, O BİR DAİRE BİÇİMİDİR - Ali Reza Dürü

Daire, Atıl İnaç, 2013


Ali Reza DÜRÜ



Daire kavramsal olarak dönüp aynı yere gelmeyi ifade eder. Filmin çatısı bunun üzerine kurulmuş. Hayatlarındaki bütün çabalarına rağmen dönüp dönüp aynı yere varan karakterler görülüyor filmde. 

Daire aslında hayatı, kısırlaşan zamansal ve mekansal ilişkileri, tükenmişliği, kaybetmeyi, yenilmeyi, umutsuzluğu, zayıflayan çabayı ve olmazlığı ifade ediyor. Filmde, Feramus felsefe okumuş bir aydındır ama babasının ölümü ve eşinden ayrılması nedeniyle farklı bir sürece girer. Memlekete gidip yarım kalan işleri halletmek için yola çıkar. Bu yolculuk onun kendi iç dünyasına ve tükenmeye giden bir sürecin başlangıcı olur. Babasından kalan araziyi türlü oyun ve hilelerle elinden alan bir grubun oyununa gelir ve her şeyi kaybeder, kullanılmayan bir havaalanında iş bulur. Havaalanı 7 yıl önce yapılmış ve pist uygun olmadığı için kullanıma açılmamıştır. Kendi haline bırakılmış bu havaalanı da tıpkı Feramusun duyguları gibi atıldır. Sessizliğin, boşluğun hüküm sürdüğü koskoca alanda kitap okuyup notlar almaktan başka yapacak bir şeyi yoktur. Gece adılı kedisinin ölümü onu çok sarsar çünkü hayatta tutunduğu son canlıdır. Gece'den önce babasını kaybetmiş, eşinden ayrılmış ve oğlunu göremez durumu düşmüştür. Arsayı da elden kaçırınca büyük bunalıma düşer. Ne kadar çırpınsa da hayatının orta yerinde yapayalnız kalır ve sanki çocukluğuna dönmüş gibi hiçbir şeye sahip olamadığı zamanların içinde serseri adımlarla yürür. İlk zamanlar bir oyun gibi başlayan kahvedekilerin kendini iple boğma şakası/oyununu denemeye başlar. Boğazında iple asılı dururken nefes almadan ne kadar dayanılabilineceğine ilişkin bir çeşit dayanıklılık testi gibi görünen bu uygulama Feramus'un ölmek için kullanacağı bir metoda dönüşür.

Betül ise belediye tiyatrosunda çalışmaktadır. Belediye, tiyatroyu kapatıp düğün salonu yapma kararı alınca iki çocuğu ve işsizliğiyle baş başa kalır. Belediyenin iş garantili meslek edindirme kurslarından olan Gassallık yani ölü yıkayıcılığına yazılır. Tiyarodan sonra cansız manken üzerindeki uygulamalı derslerde oldukça zorlanır. Öte yandan kızının hastalığı ilerlemekte ve bütün bu olanlarla nasıl başa çıkacağını bilememektedir. Bir gün kızı fenalaşır ve ölür. Betül mesleğe başlamanın ilk kötü darbesini kızını yıkamak zorunda kalınca alır. Acılar içinde kızının bedenini yıkar ve gömülmesi için hazır eder. 

Betül ve Feramus kendi hayatları ve daire içine aldıkları yakınlarının hayatlarıyla beraber bütün çabalarına rağmen hep başa dönerler.Hiçbir ilerleme yoktur aslında. 




2 Şubat 2014

GEÇMİŞ: MATRUŞKA MİSALİ - ALİ REZA DÜRÜ





Elly Hakkında'dan sonra  Bir Ayrılık filmiyle dünyaca tanınan bir yönetmen olan Farhadi üçüncü filmiyle yine çok merak uyandırdı. Türkiye'de ilk defa Filmekimi 2013'te gösterime girdiğinde filmin biletleri hemen tükenmiş ve yer bulamamıştım. Belki boş koltuk bulunur diye düşünerek sinemaların önünde uzun kuyruklar oluşturan sinemaseverlerin de umudu boşa çıkmış ve bir çok kişi filmi izleyememişti. BaşkaSinema bu işe el koydu ve filmi Ocak ayı programına dahil etti. Bu sayede izleyiciler filmi kaçırma telaşı olmadan rahatlıkla izleme şansı bulabildiler. 

Geçmiş, katmanlı bir olay örgüsüyle geçmişin yaşantılarını perde perde gün yüzüne çıkarıyor. İlk bakışta boşanma evraklarını imzalamak için gelen eski kocanın duygularına girecek gibi görünse de sahneler ilerledikçe altından bir sürü şey çıkmaya başlıyor. Üçüncü evliliğini yapmaya hazırlanan Marie çocuklarıyla bir çatışma içindedir. Özellikle de büyük kızı Lucie ile. Lucie ergenlik yaşında olduğu için anlam bunalımına düşmüş, isyan yüklü ve annesinin yapacağı yeni evlilik konusunda kendince çözüm arayan bir genç kızdır. Bu evliliğe  engel olmak için annesinin yeni evleneceği Samir'in karısına mesaj yazışmalarının bir kopyasını gönderir. Bunun üzerine Samir'in eşi intihar girişiminde bulunur ve komaya girer, hastanede yoğun bakım servisinde yatmaktadır. Suçluluk duygusuyla baş etmeye çalışan Lucie hayattan iyice kopma noktasına gelmiştir. Ahmad'ın gelişiyle birlikte bu olay örgüsü perde perde açılmaya ve sis bulutu dağılmaya başlar. Yönetmen olay örgüsünü o kadar sarmal hale getirmiştir ki öğrendiğimiz her yeni bilgide ikna olmamıza rağmen o bilgiyi de yanlışlayacak yeni bir bilgi ortaya çıkarır ve her seferinde izleyiciyi şaşırtmayı başarır. 

Filmde genel anlamda kadınların durduğu yer ve aldığı pozisyonda biraz sıkıntı var gibi hissettim. Kadınlar sürekli gizlice iş çeviren karakterler olarak yansıyor ve erkekler bunun kurbanı olan masum tipler olarak varlık buluyor. Yine erkeklerin daha çok sorun çözücü ve kadınların da sorun yaratan bir pozisyonu göze çarpıyor. Bu rahatsız edici bir yaklaşım olarak dikkat çekiyor. 

Oyunculukların çok başarılı ve doğal görünümü sayesinde film hiç rahatsızlık vermeden ilerlese de filmin alt metnini çok zengin bulmadım. Geçmiş her zaman sırlarla doludur ve geçmişin kapağı açıldığında herkesin şaşıracağı bilgiler ortaya çıkar. 

Farhadi'nin ülkesinin dışında çektiği ilk film olma özelliği de taşıyor Geçmiş, Fransa'da çekilmiş. Bu da filmin zeminine fazla bir şey eklememiş. Yine de yönetmenin film dilini sevenler için güzel izlenecek bir film olduğunu belirterek yazıyı sonlandırayım.

12 Ocak 2014

İÇGÖRÜ - ALİ REZA DÜRÜ (Kısa Film)



Veda üniversite mezunu ve işsizdir. Birkaç yıldır iş aramakta ve hayatını zor koşullar altında devam ettirmektedir. Yakın arkadaşı Meral, ona bir sinematerepistin kartvizitini verir. Veda, arkadaşına güvenerek sinema filmleri konusunda uzman, insanların yaşantılarına, sorun alanlarına, psikolojik ilgi ve ihtiyaçlarına göre onlara çeşitli filmler önererek filmlerdeki karakterler vasıtasıyla onlarda iyileşme meydana getirmeye çalışan Film Danışmanına gider. Film Danışmanıyla yaptıkları sohbetten sonra izlediği film, Veda'nın depresif duygu durumunda küçük bir aydınlanma olacak ve yıllardır üzerinden atamadığı çaresizlik, çökkünlük ve çözümsüzlüğüne kapı aralayacaktır...

6 Ocak 2014

KUSURSUZLAR: KARDEŞ ÇATIŞMASI - Ali Reza DÜRÜ


Kusursuzlar, Ramin Matin, 2013




Altın Portakalla adını duyuran film Başka Sinema kapsamında gösterime girdi. Bu sayede ona yakın salonda izleyiciyle buluşma fırsatı buldu. 

Beyoğlu Sinemasında izlediğim film son zamanlarda izlediğim yerli filmler içerisinde çok özel bir yer edinemese de üzerinde durmak istediğim bir kaç nokta var. Yönetmenini ve oyuncuları çok tanımıyorum bu sebeple onlarla ilgili çok yorum yapmak istemiyorum. Ama oyuncuların performansı fena değildi. Özellikle de Lale karakterinin depresif edaları oldukça güzel bir seyir sundu. Lale geçmişinde derin izler bırakan yaşantılar sebebiyle hayata sırtını dönmüş, içekapanmış, herkesle ilişkisini kesmiş ve yalnızlaşmıştır. Kendi düşüncesine göre ablası yurtdışına gittiği için evin bütün yükünü üstlenmiş ve bu yük de onu epey hırpalamıştır. İlişkisi kötü gitmekte ve aslında hayat da topyekün berbat gitmektedir. Bu yüzden iki kız kardeş çıktıkları bu erken tatil ikisine de iyi gelsin diye ummaktadırlar. Erken tatil diyorum çünkü henüz turizm sezonu açılmadığı için sahiller bomboştur, dükkanlar kapalı ve sokaklar ıssızdır. Bu sessizlik tıpkı Lale'nin içindeki boşluğun kıpırtısızlığı gibidir. Bir tüy düşse ürperecek olan Lale, bir araba geçse titreyecek olan yolun asfaltı gibidir. 

Yasemin ise çok ayrı bir kültürle yetişmiş ve evden ayrıldıktan sonra daha da değişmiştir. İki kardeşin bu kadar ayrı karakterlere doğru yönelmesi film açısından önemli bir tespit. Gerçekten de bütün çocukluğun tek ve bir kültürle oluşması ve arkasından çok başka kimliklerin ortaya çıkması üzerinde durulmaya değer bir başkalaşım. Yasemin'in bu farklılığı daha çok kibir ve hırs alanlarında ön plana çıkıyor, Lale'nin de olması gerekenden fazla  kendine dönük olması aralarındaki bu uçurumu daha da artırıyor.  Sürekli bir hesaplaşmanın içinde buluyorlar kendilerini. Ve film bu hesaplaşmanın adını koyarak bitiyor.

Başta da belirttiğim gibi film eksik, ilişkiler tam oturmamış, çatışmalar fazla gelgitli ve karakterle özdeşim kurmak oldukça zor. Bir odaklanma problemi de yaşanıyor sanki.