26 Nisan 2014

FİLM ELEŞTİRMENLİĞİ


Film Eleştirmeni, Hernan Guerschuny, 2013

Ali Reza DÜRÜ


İstanbul Uluslararası Film Festivali kapsamında gösterilen Film Eleştirmeni sinemanın kendisine dair önemli bir eleştiri. Bu vesileyle sinema yapmanın kendisine dair önemli tespitler ve eleştiriler getiriliyor. 

Filmle ilgili konuşmadan önce film eleştirmenliğine değinmek belki daha gerekli olacaktır. Dünyada ve Türkiye'de sinema alanında eleştiri, fikir, yorum yazan çok sayıda kişi var. İnternet ortamının film izleme ve yorum yazabilme özelliğinin yaygınlaşmasıyla birlikte bu alana yönelim artmış ve blog kullanıcıları sayesinde çok sayıda kişi kendilerine özgü internet sayfası tasarımları yapıp bunları da sosyal medya üzerinden paylaşarak önemli sayıda okuyucu kitlesi oluşturmuşlardır. Bu durum, son on yılın önemli bir gelişmesi sayılabilir. Bunun yanında sinema alanında yayın yapan e-dergi ve web sitelerinin de artmasıyla birlikte yazılı baskı yapan dergilerin sayısında azalma olmuştur. Üniversitelerin sinema alanından mezun öğrencilerin oluşturduğu platformlar, festivallerin yaygınlaşması, cep telefonlarından her an ve her yerde bu içeriklere erişimin sağlanması gibi etkenlerle birlikte sinema alanındaki yazınsal içeriğin niteliksel ve niceliksel olarak yoğunlaştığı görülüyor. Aynı zamanda 12 Eylül askeri darbesinin sinema üzerindeki yıkıcı etkilerinin yeni yeni onarılmaya başlandığı günlerde yeniden film üretimi alanında zihinsel motivasyonlar oluşmaya başladı. Bu genel bilgilerin ışığında bakacak olursak sinema üretiminin temel parçalarından biri de elbette filme dair eleştiri kültürünün üretilmesidir. Değerlendirmeleri dikkate alarak kendini yeniden tasarlayacak olan bir sanat alanı daha nitelikli eserler ortaya çıkarabilecek ve böylelikle daha geniş topluluklara ulaşmanın da kapısı aralanmış olabilecektir. 

21 Nisan 2014

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ: BÜYÜKLERE MASALLAR


Bir Varmış Br Yokmuş, Kazım Öz, 2014


Ali Reza DÜRÜ


Son filmi He Bu Tune Bu (Bir Varmış Bir Yokmuş) filmiyle İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma kapsamında gösterilen, Fibresci ve Jüri Özel Ödülü olmak üzere 2 ödülle dönen Kazım Öz sinema yolculuğuna devam ediyor. Aynı filmle geçtiğimiz ay Paris'te dünya prömiyerini yapmış ve kendsine verilen ödülü reddederek oldukça tartışalacak ve üzerine düşünülecek bir karar almıştı. Yönetmenin sinema yolculuğu bir çok  sansür ve engelleme gibi abalara rağmen İKSV tarafından bu yıl özgürce ödüllendirilmesi çok önemli.

Festval kapsamında izlediğm filmler arasında Kürt filmlerinde masal anlatıcılığına bir yönelim olduğunu düşündüm. Kazım Öz'ün Bir Varmış Bir Yokmuş'u biçimsel olarak masaldan yararlanıyor ve mutlu sonla bitmeyecek olan bir masala tanık olunuyor. Önce 'bir varmış'ı temsil eden modern zaman şatolarında yaşayan bir aile hayatı , sonra 'bir yokmuş'u temsil eden mevsimlik işçilerin hayat koşulları şeklinde motiflendirilen bir anlatım var. Hüseyin Karabey'in dilmi Sesime Gel'de ise Koca Nine ile Tilki masalı film hikayesinin ana çatısına yerleştiriliyor. İçeriğini masal karakterleri üzerinden yürütüp film karakterlerinin tutumlarıyla örtüştürüyor. Daha önce ise Jin filmiyle Reha Erdem Kırmızı Başlıklı Kız hikayesinden esinlendiğini ifade ederek Jin'in kente inmeye çalışırken yaşadıklarını masaldaki yaşananlar üzerinden temsillendirildiğini ifade etmişti. İlerleyen aşamalarda belki bunun birkaç örneğini daha görebiliriz. Sinemanın masalı keşfetmesi çok önemli bir gelişme. Sözlü anlatı geleneğinin görsel ve işitsel anlatı aracı olan sinema yoluyla anlatılması önemli bir keşfin ve müthiş bir buluşmanın habercisi. Diğer önemli gelişme de sinema şiire yaklaşınca olacak.

20 Nisan 2014

ÇUL ÇAPUT: MISIR'DA SAVAŞ, HAYAT VE HÜZÜN



Çul Çaput, Ahmad Abdalla, 2013

Ali Reza DÜRÜ



2010 yılından yine İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen Ahmad Abdalla'nın filmi Mikrofon'un ardından yeni filmi Çul Çaput da yine festival kapsamında izleyiciyle buluştu. İnsan hakları bölümünde izleyici karşısına çıkan filmin gösterimi yönetmenin katıldığı bir söyleşiyle son buldu.

Açılışta "yemin ederim her şeyi çektim" sözüyle başlayarak daha filmin ilk sahnesinde manipülatitif tutumlardan uzak durmaya çalıştığını ifade ediyor. Yönetmen, söyleşisinde mısırdaki devrime tanık olurken filmin kendi duyguları üzerinden şekil aldığını belirtiyor. Yani Mısır'da yaşananları kendi penceresinden sunduğunu ve toplumsal hareketin doğruluk analizini yapmaya çalışmadığını ifade ediyor. Bu durumda filmi de bu açıdan değerlendirmek belki de daha sağlıklı olabilir. 

17 Nisan 2014

SİLAHLARI SAKLA SESİME GEL




Ali Reza DÜRÜ



Hüseyin Karabey'in Gitmek; Benim Marlon ve Brandom (2008) filminin üzerinden yaklaşık 6 yıl geçmiş. Dünyanın bir çok ülkesinde yaptığı festival serüveninden sonra Karabey de kendi sineması adına çok şey öğrendi. Gitmek filminin en temel problemlerinden biri olan sinema estetiği konusunda aradan geçen yıllar içinde kendini oldukça çok geliştirmiş. 

Uzun yıllardır hazırlık yaptığını bildiğimiz Sesime Gel (2014) için Köprüde Buluşmalar ve Cannes Film Festivali desteklerinin yanı sıra kolektif bir kampanyayla bireysel desteklerin alınmasına imkan veren bir yöntem denendi ve sanırım bir miktar etkili de oldu. Bu ilk defa denenmedi kuşkusuz. Daha önce Babamın Sesi filmi için ve son olarak da Erol Mintaş'ın Annemin Şarkısı adlı filmi için de benzeri bir kampanya yürütüldü. Şüphesiz ki bu durum sinema yapmanın ne denli kompleks ve zor bir alan olduğuna dair önemli sonuçlar doğuruyor. Büyük miktar paraların işin içine girmesi yapılan üretimin niteliği ve niceliğini doğrudan zedeliyor.

Sesime Gel, hikayesi itibariyle oldukça gerçekçi ve yakın tarih hafızamızda travmatik anılarımıza dokunan bir özelliğe sahip. 1980 ve 90'lı yılların devlet zulmüne ve insanların yaşadığı tükenmişliğe dair önemli önermeler içeriyor. Kısaca özetlersek; köylülerin silah sakladığı yönünde ihbar alan askerler köye baskın yaparak her yeri arar ama bir şey bulamazlar. Komutan köyde silah olmadığına ikna olmaz ve köyün erkeklerini nezarete alır. Saklanan silahların getirilip teslim edilmesi karşılığında erkeklerin serbest kalacağını söyleyerek oradan ayrılır. Hikaye de tam olarak bu noktadan sonra yönünü bulur. Ellerinde silah olmayan köylüler eşlerini, kardeşlerini, çocuk veya babalarını kurtarmak için silah bulma arayışına girişirler. Komutanlardan biri muhtara para karşılığında bir miktar silah ayarlayarak aralarından bazılarının serbest kalmasını sağlar. Ama oğlu hala tutuklu olan Berfe Ana ve torunu Jiyan bu konuyu kendi yöntemleriyle çözmeye çalışırlar. Önce yan köyün ileri gelenlerinden yardım isterler, olmayınca sınırda kaçakçılık yapanlara giderler, o da olmayınca şehirde oturan akrabalara giderek yardım isterler. Silahı bulurlar ama köye silahı götürebilmek silahı bulmaktan daha zordur. Köy arabasını kullanarak askeri arama noktalarından geçemeyeceğini anlayan Berfe ve Jiyan uzun dağ yamaçlarına doğru yola koyularak köye yaya gitmeye karar verirler. Dağlar, uçsuz bucaksız yeşillikleriyle önlerinde yükselirken sanki Berfe'nin yolculuğunun engebelerini simgeler. Yaşlı haliyle, yanındaki küçük çocukla birlikte neredeyse fiziki imkanları tamamen zorlayarak dağlarla mücadele ederler. Kör masal anlatıcılarıyla karşılıp yola birlikte devam ederler. Bütün çabalarının sonucunda köye vardıklarında tutuklu oğlunun serbest kaldığını ve şiddet gördüğü için yaralı haliyle yatakta uzandığını görürler. Film de biri çok yaşlı ve biri de çok küçük olan iki kişinin sisteme, askere, dağlara ve erkeklere rağmen giriştikleri bu zorlu yolculuğu anlatır. 


Coğrafyanın estetik mükemmelliği yaşamsal bir zorluğu getirir. Silahın asıl işlevi olan öldürme eylemlerinin aksine, silah için çıkılan bu yolculuk tamamiyle yaşatma fikri üzerinden şekillenir. Silah arayışı için yollara düşen karakterlerin kadın olarak tasvir edilmesi de bir paradoksa işaret ediyor. Kadının silahla ilişkisi ve erkeğin silahla ilişkisi arasındaki temel ve önemli bir farkı göstermektedir. Askerlerin, köylülere anlayıştan ve sevgiden uzak ve hatta nefret ve öfkeyle yaklaşması her ne kadar tipik asker tanımlamasını andırsa da ajitatif bir boyut almadığı için dikkate değer bir sinemasal yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Berfe'nin yüzüne yansıyan yılların ağır ve yorgun ifadesi, coğrafyada yaşanan bütün travmaları özetler niteliktedir. Jiyan'ın çocuk olmasına rağmen gözlerindeki parıltının sönmesi de geleceğe dair bir umutsuzluk resmi çizmek gibidir. 

Filmin belgesel gerçekçi estetiğine yakın bir şekilde çekilmesi hikayenin gerçeklik duygusunu arttırmış gibi görünüyor.  Başka bir estetik sistem seçilse belki de yaşananların üzerini gölgeleyebilir ve karakter bazında bir hikayeye hapsolmasına neden olabilirdi. Bu yüzden mesafeli bir kamerayla mümkün olduğunca duyguları işe katmadan fikri ön plana çıkaran bir kamera tutumu görülüyor. Bu da coğrafyanın özelliklerini, engebelerini, heybetini ve estetiğini daha görünür kılıyor. Karakterler yaşadıkları coğrafyanın temel bir bileşeni olarak yerlerini alıyor ama asla daha ön plana çıkartılmıyor ve eksiltilmiyor.  

Filmde benim için en büyük sürpriz koca nine ve tilki masalının anlatılıyor olmasıydı. Çocukluğumda annemin bana defalarca anlattığı ve benim de çocukluğuma dair hatırlayabildiğim tek masal olduğu için çok değerlidir. Filmde bu masal ana karakterlerin hikayesiyle örtüştürülüyor. Bana silah getirirseniz oğlunuzu veririm diyen komutan; masaldaki kuyruk karşılığında süt isteyen nineden, süt karşılığında ot isteyen koyundan, ot karşılığında güzel kızlar isteyen çayırdan, çayırda oynama karşılığında inci isteyen kızlardan, inci karşılığı yumurta isteyen kuyumcudan, yumurta karşılığında mısır isteyen tavuklardan.... farklı değil ve hatta daha kötü niyetlidir. Karabey filmini masalla başlatıp yine masalla bitiriyor. Travmalarına alışık olunan bir toplum için bilindik bir yöntem olmasa da filmin içinde bu masalın çok önemli bir yeri var. Ve nihayet filmin hikayesi de masaldaki gibi mutlu sonla bitiyor. Bu da yaşanan acıların son bulmasına dair içsel bir inancı temsil ediyor. Sinemasal anlatıcılığı sözlü anlatıcılıkla birleştirerek kendi hikayesini de bir masala dönüştürüyor. 

Filmin bana göre tek kusuru ritmiydi. Hikayenin kendisi akış hızına tam uyum sağlayamadığı için belirli yerlerde ritimden doğan rahatsızlıklar yaşandı.

Bütün bunların sonunda filmin güzel bir eser olarak değerlendirilebileceğini söylemek mümkün.


ŞAFAKLA DÖNENLER: MESLEK OLMAYAN İŞLER VE EMEKÇİLER




Helin Kaymak


           Senaristliğini ve yönetmenliğini Murat Eroğlu'nun yaptığı Mezopotamya Film Kolektifi ve Yapım 13 ortaklığıyla çekilen "Şafakla Dönenler"  filmi,  33. İstanbul Film Festivali kapsamında izleyicisiyle buluştu.

            Yönetmen ilk uzun metraj deneyimi "Şafakla Dönenler" filminde, geceleri sebze halinde çalışan bir baba ile okul çağı çocuğu Merdan'ın gözünden, aslında meslek olmayan iş emekçilerinin yaşadığı sorunları, hiyerarşinin iş alanına yansıyan zorbalığını ifade ediyor.

            Türkiye'de ve dünyada serbest meslek kapsamında tabir yerindeyse yoksul halkın yaratıcı ürünü olan bu gibi etkinlikler içerisinde iş ile meslek birbirine karıştırılıyor. Oysaki meslek ve iş birbirinden farklı kavramlardır. Meslek, bir kimsenin hayatını kazanmak için yaptığı, belirli bir kuralar çerçevesi olan ve belli bir eğitimle kazanılan sistemli etkinlikler bütünüdür. İş ise; belli bir işyerinde sürdürülen benzer etkinlikler grubudur. Kısacası bir kimsenin mesleği olabilir, ama işi olmayabilir.  Bir işin olması da bireyin mesleği olduğu anlamına gelmeyebilir.

            Meslekler, hayatımızı revize edip, düzenlerken (gelir düzeyi, statü, birey olma, sosyalleşme, kendini gerçekleştirme...)  Maslow'un temel ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin neredeyse insani gereksinimlerini gerçekleştirmemizi sağlar. İşler, ise bedensel yorgunluk, sağlık sorunları, iş kazaları-cinayetleri, sosyal güvencesizlik , öz saygınlık değerlerinin yitirmesine sebep olduğu gibi daha bir çok olumsuz etkenle piramidin birinci basamağında (fizyolojik ihtiyaçlar, yeme-içme-cinsellik), egemen anlayışların otoriteye karşı itaat beklentisini karşılamak üzere sabitlenmiş "karın tokluğu etkinlikleri"dir.

             Filme geri döndüğümüzde, yönetmenin geçmiş yaşantısı içerisinde deneyimlediği hal işçiliğini çok da gıpta edilecek bir baba-oğul ilişkisiyle saygın bir anlatım mevcut. Hal el arabalarının halde dükkan sahibi olmadan her şeye rağmen ama bu bana reva mı demeden imgeselleştirlmesi, hayatını bu arabadan kazanan baba ve Oğul Merdan'ın haldeki duruşu, el arabasının çalınması, fellik fellik araba arayışı, çaresizliğin yaratma ihtimali olan iç dürtüyle başka yerlerdeki korunmasız-zincirle kilitlenmemiş arabaların aynı usulle çalınmayarak, emeğe gösterilen saygı, arabanın bulunamayacağına dair çaresiz mahçubiyet karşısında babanın Oğul Merdan'a kaçamak bakışları, arabasız hayata devam etmenin kararlılığı, egemen çakallara başkaldırı ve tek mekan dögüselliğin içerisinde, mükemmel müziklerle günün ağarmasıydı "Şafakla Dönenler".

            Emeğe saygıydı, işçi olma saygınlığıydı, onurdu ve insan hakları ihlallerine nitelikli bir cevaptı aynı zamanda "Şafakla Dönenler".


            Festivale oyuncuları ve set ekibiyle katılarak filmden sonra izleyicilerin sorularını yanıtlayan profesyonel iyi niyetin amatör  yönetmeni Murat Eroğlu'na teşekkürle.


15 Nisan 2014

ŞAFAKLA DÖNENLER: UMUTSUZ BİR GECENİN YORGUN SOKAK LAMBALARI




Ali Reza DÜRÜ


Murat Eroğlu'nun ilk uzun metraj çalışması olan Şafakla Dönenler filmi uzun süren çalışmaların ardından bugün ilk defa izleyici karşısına çıktı. 33.İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen filmin yönetmeni ilk gösterim dolayısıyla oldukça heyecanlıydı. 

Film ek çekimlere ihtiyaç duyulması sebebiyle bu seneye kalmış olan gösterim programını bir kenara bırakacak olursam, Ataşehir gibi İstanbul'un en zengin ilçelerinden birindeki sebze halinde çalışan bir baba (Erdal) ve oğul (Merdan) hikayesi anlatıyor. El arabasıyla taşıdıkları sebze ve meyveleri halin kenarındaki duvar dibinde gizlice satmaya çalışan bu ikili el arabalarını çaldırınca tam bir umutsuzluk ve çaresizlik duygusuna bürünürler. Filmin  de anlatı öznesi tam olarak bu odak üzerinde duruyor. Kışın soğukluğu, köpeklerin havlaması, dükkan sahiplerinin sıcak çaylarını yudumlarken ağır ve yorucu yeni bir geceye daha başlayacak olmanın yıpranmışlığı içinde umutsuz sohbetler etmektedirler. Sokağa dağılan sebze kasaları, sebze ve meyveler, ağır ve yorgun şekilde sebze haline giren ve çıkan yorgun kamyonlar, kamyonların üzerinde çatlamış elleriyle çalışan çocuk-genç ve yaşlı işçiler, vergi verenleri korurken vergi veremeyecek halde olan insanların hayatlarına bir karabasan gibi çöken zabıtalar, bütün bu tablonun hemen kenarında duran ama bu resme ait olmayan gökdelenler, yıllardır bu yorgun, kirli ve ağır fotoğrafı aydınlatmaktan tükenmiş sokak lambaları.... Anlatacak çok şey var bu konuda. Ağır yaşamın içinde baba ve oğul bütün o diğer işçilerle birlikte ekmek parası kazanmaya çalışırken onları gören ve duyan bir tek kişi vardır, o da bu kameragözdür. 

Filmin teknik bazı problemleri olsa da sebze hali gibi çok kontrolsüz bir ortamda tek mekanda bir geceden sabaha yani çok sınırlı bir zaman dilimini anlatmaya girişmek biraz cesaret isteyen işler. Son yıllarda kameranın tekrar sokağı görmesi ve sokağın kendisini anlatması açısından da filmi değerli buluyorum. 

Not: iki gündür izlediğim her iki film de (Silsile ve Şafakla Dönenler) filmsel zaman olarak bir akşamdan sabaha kadar olan zamanda geçiyor. Daha önce böyle ilginç iki deneyim üst üste gelmemişti. 

SİLSİLE: SAHTE İLİŞKİLER RİTÜELİ


Ali Reza DÜRÜ


Yönetmen Ozan Açıktan üçüncü filmiyle İstanbul Film Festivali kapsamında izleyici karşısına çıktı.  Daha önceden çektiği filmlere bakılınca çok iç açıcı bir tablo görünmese de bu filmiyle kendi kariyerinde bir sıçrama yarattığı söylenebilir. Film sonrası salonda kendi yaptığı konuşmada da buna değindi ve asıl ilk film olarak Silsile'yi hazırladığını ama çeşitli sebeplerle üçüncü film olmak zorunda kaldığını ifade etti. Çok Filim Hareketler Bunlar gibi tamamen ticari bir film çekmiş olduğunu ve hatta bir film bile sayılamayabileceğini söylemek gerek. Çünkü daha çok BKM MUTFAK skeçlerini beyaz perdede bir kez daha satmak gibi bir alt metin oldukça sırıtıyordu. Arkasından Sen Kimsin filmiyle yine komedi filmine imza attı. Şimdi ise kara film türüne özgü özellikler barındıran bambaşka bir eserle karşımıza çıkıyor.

Silsile, sıkı iki arkadaş olan Faruk ve Cenk'in arasında duran Ece'nin bir hamlesiyle dağılan bir arkadaşlık ilişkisini gözler önüne seriyor. Ama bunun yanına birçok yan unsur ekleyerek hikayesini karmaşıklaştırıyor. Evde bulunan iki kardeşin Cenk ve Ece'nin ilişkilerine tanık olmaları olayları başlatan ana unsur olarak dikkat çekiyor. İki kardeşten birinin kaçıp diğerinin yaralanıp hastaneye çıkarılması ise olayları daha karmaşık hale getirmek için bir seri oluşturuyor. Evden kaçmayı başaran kardeş dış alanı örgütlemekle ve öykünün yeni kurgu boyutları kazanmasını sağlamaktadır. Öte yandan yaralı olan kardeş ise öykünün iç tarafında bir huzursuzluğu tetiklemekte ve olayların ateşini harlamaktadır. Sonuç olarak bütün gelişen bu olaylar sayesinde bir sır açığa çıkacak ve belirli menfaatler üzerine kurulu olan ilişkiler çökecektir. Aslında birbirine "maskeli balo" içerisindeymiş gibi yalanlar kurup riyakar ilişkiler yürüten bu üçlünün hepsinin maskesi düşecek ve çıplak gerçeklikleriyle ortada kalacaklardır. Sanki gerçeklikle aralarına bir tül örtü geren bu burjuva dünyası insanlarının maskeleri aslında herkes tarafından görülüyor da sadece oyunun bozulması menfaatlerine dokunuyor diye kimse konuşmuyor gibidir. Çünkü küçük bir olay bir gece her şeyi değiştirmeye yetecektir. er şey dediğim de sadece kişisel ilişkiler ve aslında aralarındaki görünmeyen kar-zarar bağıntısıdır. Çünkü hayatlarına dair her şeyi değiştirme derinliğine sahip kişiler değildir bu karakterler. Burjuva sınıfın içinde, karaköyün kentsel dönüşümünden rant sağlamaya çalışan sıradan kişilerdir. Öte yandan boyacı çocuklar ise hikayenin içinde bir kenar mahalle miti yaratırcasına ideolojik ve ayrıksı durmaktadırlar. 

Özetle filmin alt metinleri oldukça zayıf olsa bile olay örgüsü ve silsile yaratan döngüsüyle başarılı bir çıta yakalayabildiğini söylemek mümkün. 

10 Nisan 2014

PERFECT SENSE:Öylece Bir Dünya




Ebutalip İPEK


Çoğaldıkça yalnızlaştığımız, yakınlaştıkça uzaklaştığımız ve hızlandıkça yaşamı (ya da her neyse) ıskaladığımız ve her şeyin fiyakalı bir şekilde ambalajlandığı budünyamızda, mutsuzlukta salgın bir hastalık gibi yayılmaktadır. Bant üretiminin yaşamı tekdüzeleştirdiği, zamanı ve uzamı aynılaştırarak herkesi, herkese (ya da hiç kimseye) dönüştürmesi mutsuzluğu da benzer bir sıradanlığa sürüklemiştir. Hemen her yerde bir mutluluk prezantasyonu ve kutularda satılan bir ürünmüş gibi mutluluğunpazarlanması, mutsuzluğu önlemeye yetmemektedir aksine daha da çoğalmasına neden olmaktadır. Ancak her çağ kendi mutsuzluğunu yaratır ve bu çağın mutsuzluğu da duyum yitimidir.David Mackenzie,sıra dışı bir felaketin insanların duyum yitimine neden olmasını anlattığı Perfect Sense adlı filminde, çağın hastalığını teşhis temekte önemli ipuçları sunmaktadır.İskoç yönetmen, alışık gelen Hollywood felaket filmlerindeki kıyamet öngörülerinin dışında bir anlatı oluşturarak, yıkımın içsel bir sorunolduğunu dile getirmiştir.

Film, küresel boyutta insanların ardı sıra duyu yeteneklerini kaybetmelerini ve bu sıra dışı duruma gösterdikleri tepkileri anlatmaktadır. EpidemiyolojistSusan (Eva Green) ve restaurant şefiMichael (EwanMcGregor) üzerine kurgulanan öyküde, ikili arasındaki yakınlaşma, duyu yitiminin aşk üzerindeki etkilerini gözlemlemek içinde bir tür olanak sağlar. Ancak film boyunca duyum yitimine neyin neden olduğu üzerinde durulmaz, sadece duyum yitiminin öncesinde insanlarda beliren duygu haline değinmektedir. Dolayısıyla duyum yitimi (ya da yıkım) insanların kendilerinin ürettiği sonucuna varabiliriz tıpkı mutsuzluğun sadece insana bulaşıyor ve de yayılıyor olmasıgibi.





Öykü, oldukça dolaylı bir anlatımla sunulmuş olmasına rağmen yine de çağın eşiğindeki sorunları ifade edebilmektedir. Belki içinde olduğumuzdan pek fark etmiyoruzama son yıllarda bilim ve teknolojinin sosyo-kültürel yapıya olan yansıması önemli değişimlere neden olmaktadır. Artık Matrix evreninde yaşayan insanlar makine kodlarının sağladığı ara yüzleiletişim kurmaktalar ve sahicilik giderek gerilemektedir. Öte yandan genetik alanındaki ilerlemeler, Tanrıcıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır ve canlıların milyonlarca yıllık evrimdeki başarılarını (ya da zayıflıklarını), artık bir gecede değiştirmektedirler. Başka bir deyişle salt aklın, sosyo-kültürel dünyayı etkilediğini ve belki debundan en çok duyumlarımızın, algılarımızın etkilendiğidir. Giderek daha az duyumsamaktayız tat ve kokuyu ya da etrafımızı saran sayısız ses ve görüntü enformasyonuna karşı daha az görmekte ve işitmekteyiz. Anılarımızın oluşumunda, duyuların önemli bir bağlayıcı rolü vardır ve anıların ömrü, onların kaç duyumla birlikte yaşandığına bağlıdır ve bazen sadece bir koku, tat veya ses unuttuğunuz anılara sizi yolculuğa çıkarabilir.Ancak hissizlik çağında, mekanik algıyla oluşturduğumuz yaşamlarda anılarda yapay ve sanal etkilerle kısa ömürlü olmaktadırlar ya da “-mış” gibi bir dünya sunmaktadır. 

Öte yandan duyumlanan evrenin bilgisinin yanıltıcı ve rölatif olduğunu vurgulayan Platon, bu bilgiye güvenilmeyeceğini ifade eder. Ancak 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde akıl çağına karşı bir tutum sergileyenHenriBergson;yaşamın kesintisiz, bölüntüsüz ve sürekli bir akış içinde olduğunu ve buyaşamın bilgisini kavrayabilmek için, akışın içinde olmak ve onunla birlikte akmak gerektiğini söyleyecektir ki bunu ne akıl ne de bilimgerçekleştirebilir. Akışın içinde olmak, yaşamı kavramak belli ki duyumlarla gerçekleşmektedir. Ne var ki duyum algısını yorumlayan aklın, sınırlarla ve çerçevelerle örülü olmasından yaşamı kavramamıza engel olduğu gibi hissiyatsız bir dünyada yaratmaktadır. Başka bir deyişle aklın oksitlenmesi, dünyanın yanlış yorumlanmasına neden olmaktadır ve bu aynı zamanda yönetmenin anlatıda ulaşmak istediği ifadenin özünü de belirlemektedir.

Mackenzie’nin kadın-erkek ilişkilerine bakışı, Hollywood’un aile mitinden oldukça uzağa düşmektedir.Amerikan Rüyasını devam ettirmede veya ideolojik boşluklarımuhafazakârlıkla doldurma endişesi, Amerikan sinemasının hemen her fırsatta aileyi kutsallaştırılmasına neden olmuştur. Ancak Mackenzie’de ise durum bunun tam tersidir ve karakterleri toplumsalıgöz ardı edebilen, herhangi bir ahlak dersi vermeye çalışmayan, tutku, haz ve mutluluk peşinde olan sıradan insanlardır (Young Adam, Asylum, HallamFoe ve TonightYou're Mine filmlerinde bu durum belirgin olarak gözükmektedir). Dolayısıyla Mackenzie’nin filmleri, akılcı dünyanın sıkıcılığına karşı bir duruş sergileyen, samimi ve doğal anlatılardan oluşur. Duyum yitiminin yaşandığı anları süreal bir şekilde kadraja alan Mackenzie, Perfect Sense’deoldukça etkili bir görüntü dili yakalamayı başarır. MaxRicter’in ezgilerinin de aynı paralellikte ilerlediğini ve anlatıyı güçlü bir şekilde sunmayı başardığını söyleyebiliriz. “Nasıl hayal ediyorsak öyle bir dünya”  sözleriyle açılan perde, anlatını sonunda “öylece…”sözüyle son bulmaktadır tıpkı yaşamlarımız gibi; öylece…