20 Nisan 2014

ÇUL ÇAPUT: MISIR'DA SAVAŞ, HAYAT VE HÜZÜN



Çul Çaput, Ahmad Abdalla, 2013

Ali Reza DÜRÜ



2010 yılından yine İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen Ahmad Abdalla'nın filmi Mikrofon'un ardından yeni filmi Çul Çaput da yine festival kapsamında izleyiciyle buluştu. İnsan hakları bölümünde izleyici karşısına çıkan filmin gösterimi yönetmenin katıldığı bir söyleşiyle son buldu.

Açılışta "yemin ederim her şeyi çektim" sözüyle başlayarak daha filmin ilk sahnesinde manipülatitif tutumlardan uzak durmaya çalıştığını ifade ediyor. Yönetmen, söyleşisinde mısırdaki devrime tanık olurken filmin kendi duyguları üzerinden şekil aldığını belirtiyor. Yani Mısır'da yaşananları kendi penceresinden sunduğunu ve toplumsal hareketin doğruluk analizini yapmaya çalışmadığını ifade ediyor. Bu durumda filmi de bu açıdan değerlendirmek belki de daha sağlıklı olabilir. 


"Yemin ederim her şeyi çektim." cümlesiyle birlikte filmde cep telefonu kamerasından kargaşa görüntüleriyle başlıyor. Silah sesleri, kaçan, etrafa bilyeler gibi dağılan insan görüntüleri...Bir telaş ve kaygı duygusu sarıyor her yanı. Yönetmen, bu telaşın içinden ayağından vurulan bir karaktere yaklaşarak içlerinden birine odaklanıyor. Ardından, bu isi verilmeyen adamla birlikte Mısır'ın ara sokaklarına, devrimin izlerine, mahalle başlarındaki lokal güvenlik önlemlerine şahit oluyoruz. Hapisten birlikte kaçtığı yaralı arkadaşını güvenli bir yerde bıraktıktan sonra cep telefonunu ve bir mektubu da yanına alıyor. Cep telefonunda ise "yemin ederim her şeyi çektim" diye başlayan video var. Bu videoyu herkese göstererek gerçeklerin görülmesini istiyor. Bunun için de "Bu videoyu insanlar gerçekten ne olup bittiğini görsün diye çektim" diyerek somutlaştırıyor. Ve bu cümle film boyunca 6-7 defa tekrarlanıyor, film bu cümleyle bitiyor aynı zamanda. Bu cümle aslında yönetmenin tavrını, film yapma sebebini, gösterme niyetini ortaya çıkarıyor. Her ne kadar söyleşide kişisel duygularına odaklandığını belirtse de aslında içten içe herkese gerçekten ne olup bittiğini gösterme çabası var. Bu da tıpkı adamın hapisten çıktıktan sonra tamamen dönüşmüş, başkalaşmış ülkesine uyum sağlayamaması gibi, Tahrir Meydanı'nda her gün çatışmalar, ölümler olmasına rağmen kenar mahallelerde huzursuz ve endişeli bir bekleyişin olması gibi bir davranım yaratıyor. Filmdeki adam Tahrir'e hiç gitmiyor ama orada olmak da istiyor. Yönetmenin tutumu da biraz böyle. Duygularından söz ediyor ama yaşananları herkese göstermek de istiyor. Arafta kalıyor. Ama ilerleyen sekanslarda böylesi bir toplumsal hareketliliğin dışında kalmanın imkansız olduğu da görülüyor. Çünkü hep kenarlarda ailesi, arkadaşları ve cep telefonunu emanet aldığı hapisteki arkadaşının ailesini arayarak olaylara tanık olup algılamaya çalışsa da, Tahrir'den başlayarak genişleyen hareketlilik bütün ülkeye yayılıyor ve çemberin dışında kalmak imkansızlaşıyor. Nitekim, iktidara karşı başlayan ayaklanma bir süre sonra etnik ve mezhep çatışmasına dönüştürülerek manipüle ediliyor ve insanlar sisteme karşı değil, birbirine karşı çatışıyor.  Böylesi bir hareketliliğin içinde olayları anlamak, sağlıklı yorumlamak, objektif bir pencere açabilmek oldukça zor. Olaylar henüz soğumadan yapılan bir filmde bu kafa karışıklığını görmek de bu yüzden anlaşılır bir durum.


Filmin karakteri toplamda bir iki cümle kuruyor. Başlarken arkadaşına "geri geleceğim" diyor ve sona doğru da "bunlar ne zaman oldu?" sorusunu soruyor. Geri kalan diyaloglar profesyonel bir teknikle gizlenmiş. Adam çevresindekilerle konuşuyor aslında, ama yönetmen teknik bir dokunuşla karakterinin sesini kısıp bu cümleleri seyirciden gizliyor. Söyleşi esnasında bunun sebebi olarak karakterin ağzından çıkacak her cümlenin ajitatif kaçabileceği endişesi hissettiğini, kendisinin de tıpkı filmdeki karakter gibi olayları yorumlamakta zorlandığı için yanlış bir şey söyletmek istemediğini belirtiyor. Ayrıca suskunluğun içsel bir yolculuğa çıkmak gibi bir de sonucu ortaya çıkar. Buna paralel olarak karakter film boyunca sürekli hareket halinde, sokaklardan camilere, kiliselerden kenar mahallelere dolanıp durur. Konuşmaz ama görme ve anlama çabası belirgin olarak görünür. Tahrir Meydanı'yla ilgili televizyon haberlerini kaçırmaz. Hapse girmeden önce rutin yaşantısı olan ülkenin kısa bir zamanda nasıl bir dönüşüme girdiğini anlamak oldukça zordur onun için. Bu anlamda karakterin bir cezaevi tutuklusu seçilmesi de önemli bir karar. Çünkü olaylara dışarıdan bakabiliyor,  hem de öncesi ve sonrası arasındaki durum farkını kontrasta dönüştürmeye yarıyor. Tarafsızlığını korumanın bir yolu gibi düşünülebilir bu. 

Filmin hızlı başlayan ritmi uzun süre yavaşlayıp sonunda yine hızlanıyor. Bu açıdan filmin akışı güzel kurgulanmış ve izleyicilerin filmin düşüncesini bulmaları için zaman ve fırsat veriyor. Kamera yaklaşımıyla da buna özen gösterdiği görülüyor. Karaktere fazlaca yaklaşmayarak özdeşleşip her şeyi unutmamıza izin vermemiş. Biraz mesafe kurarak izleyicinin etraftaki olaylar zincirini görmelerine ve düşünmelerine yol açmış. Kendi sinema estetiğini de Mısır'ın harabe sokakları, savaşın yarattığı yoksulluk, su ve elektrik problemleri, temel hakların talep edilmesi uğruna her şeyin yaşanabilirliği, sistemin kendini korumak için her şeyi yapabileceği görüntüler üzerinden şekilleniyor.

Yönetmen Abdalla yaşadığı ülkenin tanıklığı için önemli bir çalışma yapmış. İzlemek ve üzerinde düşünmek için önemli bir kaynak. 

Hiç yorum yok: