10 Nisan 2014

PERFECT SENSE:Öylece Bir Dünya




Ebutalip İPEK


Çoğaldıkça yalnızlaştığımız, yakınlaştıkça uzaklaştığımız ve hızlandıkça yaşamı (ya da her neyse) ıskaladığımız ve her şeyin fiyakalı bir şekilde ambalajlandığı budünyamızda, mutsuzlukta salgın bir hastalık gibi yayılmaktadır. Bant üretiminin yaşamı tekdüzeleştirdiği, zamanı ve uzamı aynılaştırarak herkesi, herkese (ya da hiç kimseye) dönüştürmesi mutsuzluğu da benzer bir sıradanlığa sürüklemiştir. Hemen her yerde bir mutluluk prezantasyonu ve kutularda satılan bir ürünmüş gibi mutluluğunpazarlanması, mutsuzluğu önlemeye yetmemektedir aksine daha da çoğalmasına neden olmaktadır. Ancak her çağ kendi mutsuzluğunu yaratır ve bu çağın mutsuzluğu da duyum yitimidir.David Mackenzie,sıra dışı bir felaketin insanların duyum yitimine neden olmasını anlattığı Perfect Sense adlı filminde, çağın hastalığını teşhis temekte önemli ipuçları sunmaktadır.İskoç yönetmen, alışık gelen Hollywood felaket filmlerindeki kıyamet öngörülerinin dışında bir anlatı oluşturarak, yıkımın içsel bir sorunolduğunu dile getirmiştir.

Film, küresel boyutta insanların ardı sıra duyu yeteneklerini kaybetmelerini ve bu sıra dışı duruma gösterdikleri tepkileri anlatmaktadır. EpidemiyolojistSusan (Eva Green) ve restaurant şefiMichael (EwanMcGregor) üzerine kurgulanan öyküde, ikili arasındaki yakınlaşma, duyu yitiminin aşk üzerindeki etkilerini gözlemlemek içinde bir tür olanak sağlar. Ancak film boyunca duyum yitimine neyin neden olduğu üzerinde durulmaz, sadece duyum yitiminin öncesinde insanlarda beliren duygu haline değinmektedir. Dolayısıyla duyum yitimi (ya da yıkım) insanların kendilerinin ürettiği sonucuna varabiliriz tıpkı mutsuzluğun sadece insana bulaşıyor ve de yayılıyor olmasıgibi.





Öykü, oldukça dolaylı bir anlatımla sunulmuş olmasına rağmen yine de çağın eşiğindeki sorunları ifade edebilmektedir. Belki içinde olduğumuzdan pek fark etmiyoruzama son yıllarda bilim ve teknolojinin sosyo-kültürel yapıya olan yansıması önemli değişimlere neden olmaktadır. Artık Matrix evreninde yaşayan insanlar makine kodlarının sağladığı ara yüzleiletişim kurmaktalar ve sahicilik giderek gerilemektedir. Öte yandan genetik alanındaki ilerlemeler, Tanrıcıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır ve canlıların milyonlarca yıllık evrimdeki başarılarını (ya da zayıflıklarını), artık bir gecede değiştirmektedirler. Başka bir deyişle salt aklın, sosyo-kültürel dünyayı etkilediğini ve belki debundan en çok duyumlarımızın, algılarımızın etkilendiğidir. Giderek daha az duyumsamaktayız tat ve kokuyu ya da etrafımızı saran sayısız ses ve görüntü enformasyonuna karşı daha az görmekte ve işitmekteyiz. Anılarımızın oluşumunda, duyuların önemli bir bağlayıcı rolü vardır ve anıların ömrü, onların kaç duyumla birlikte yaşandığına bağlıdır ve bazen sadece bir koku, tat veya ses unuttuğunuz anılara sizi yolculuğa çıkarabilir.Ancak hissizlik çağında, mekanik algıyla oluşturduğumuz yaşamlarda anılarda yapay ve sanal etkilerle kısa ömürlü olmaktadırlar ya da “-mış” gibi bir dünya sunmaktadır. 

Öte yandan duyumlanan evrenin bilgisinin yanıltıcı ve rölatif olduğunu vurgulayan Platon, bu bilgiye güvenilmeyeceğini ifade eder. Ancak 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde akıl çağına karşı bir tutum sergileyenHenriBergson;yaşamın kesintisiz, bölüntüsüz ve sürekli bir akış içinde olduğunu ve buyaşamın bilgisini kavrayabilmek için, akışın içinde olmak ve onunla birlikte akmak gerektiğini söyleyecektir ki bunu ne akıl ne de bilimgerçekleştirebilir. Akışın içinde olmak, yaşamı kavramak belli ki duyumlarla gerçekleşmektedir. Ne var ki duyum algısını yorumlayan aklın, sınırlarla ve çerçevelerle örülü olmasından yaşamı kavramamıza engel olduğu gibi hissiyatsız bir dünyada yaratmaktadır. Başka bir deyişle aklın oksitlenmesi, dünyanın yanlış yorumlanmasına neden olmaktadır ve bu aynı zamanda yönetmenin anlatıda ulaşmak istediği ifadenin özünü de belirlemektedir.

Mackenzie’nin kadın-erkek ilişkilerine bakışı, Hollywood’un aile mitinden oldukça uzağa düşmektedir.Amerikan Rüyasını devam ettirmede veya ideolojik boşluklarımuhafazakârlıkla doldurma endişesi, Amerikan sinemasının hemen her fırsatta aileyi kutsallaştırılmasına neden olmuştur. Ancak Mackenzie’de ise durum bunun tam tersidir ve karakterleri toplumsalıgöz ardı edebilen, herhangi bir ahlak dersi vermeye çalışmayan, tutku, haz ve mutluluk peşinde olan sıradan insanlardır (Young Adam, Asylum, HallamFoe ve TonightYou're Mine filmlerinde bu durum belirgin olarak gözükmektedir). Dolayısıyla Mackenzie’nin filmleri, akılcı dünyanın sıkıcılığına karşı bir duruş sergileyen, samimi ve doğal anlatılardan oluşur. Duyum yitiminin yaşandığı anları süreal bir şekilde kadraja alan Mackenzie, Perfect Sense’deoldukça etkili bir görüntü dili yakalamayı başarır. MaxRicter’in ezgilerinin de aynı paralellikte ilerlediğini ve anlatıyı güçlü bir şekilde sunmayı başardığını söyleyebiliriz. “Nasıl hayal ediyorsak öyle bir dünya”  sözleriyle açılan perde, anlatını sonunda “öylece…”sözüyle son bulmaktadır tıpkı yaşamlarımız gibi; öylece…



Hiç yorum yok: