17 Nisan 2014

SİLAHLARI SAKLA SESİME GEL




Ali Reza DÜRÜ



Hüseyin Karabey'in Gitmek; Benim Marlon ve Brandom (2008) filminin üzerinden yaklaşık 6 yıl geçmiş. Dünyanın bir çok ülkesinde yaptığı festival serüveninden sonra Karabey de kendi sineması adına çok şey öğrendi. Gitmek filminin en temel problemlerinden biri olan sinema estetiği konusunda aradan geçen yıllar içinde kendini oldukça çok geliştirmiş. 

Uzun yıllardır hazırlık yaptığını bildiğimiz Sesime Gel (2014) için Köprüde Buluşmalar ve Cannes Film Festivali desteklerinin yanı sıra kolektif bir kampanyayla bireysel desteklerin alınmasına imkan veren bir yöntem denendi ve sanırım bir miktar etkili de oldu. Bu ilk defa denenmedi kuşkusuz. Daha önce Babamın Sesi filmi için ve son olarak da Erol Mintaş'ın Annemin Şarkısı adlı filmi için de benzeri bir kampanya yürütüldü. Şüphesiz ki bu durum sinema yapmanın ne denli kompleks ve zor bir alan olduğuna dair önemli sonuçlar doğuruyor. Büyük miktar paraların işin içine girmesi yapılan üretimin niteliği ve niceliğini doğrudan zedeliyor.

Sesime Gel, hikayesi itibariyle oldukça gerçekçi ve yakın tarih hafızamızda travmatik anılarımıza dokunan bir özelliğe sahip. 1980 ve 90'lı yılların devlet zulmüne ve insanların yaşadığı tükenmişliğe dair önemli önermeler içeriyor. Kısaca özetlersek; köylülerin silah sakladığı yönünde ihbar alan askerler köye baskın yaparak her yeri arar ama bir şey bulamazlar. Komutan köyde silah olmadığına ikna olmaz ve köyün erkeklerini nezarete alır. Saklanan silahların getirilip teslim edilmesi karşılığında erkeklerin serbest kalacağını söyleyerek oradan ayrılır. Hikaye de tam olarak bu noktadan sonra yönünü bulur. Ellerinde silah olmayan köylüler eşlerini, kardeşlerini, çocuk veya babalarını kurtarmak için silah bulma arayışına girişirler. Komutanlardan biri muhtara para karşılığında bir miktar silah ayarlayarak aralarından bazılarının serbest kalmasını sağlar. Ama oğlu hala tutuklu olan Berfe Ana ve torunu Jiyan bu konuyu kendi yöntemleriyle çözmeye çalışırlar. Önce yan köyün ileri gelenlerinden yardım isterler, olmayınca sınırda kaçakçılık yapanlara giderler, o da olmayınca şehirde oturan akrabalara giderek yardım isterler. Silahı bulurlar ama köye silahı götürebilmek silahı bulmaktan daha zordur. Köy arabasını kullanarak askeri arama noktalarından geçemeyeceğini anlayan Berfe ve Jiyan uzun dağ yamaçlarına doğru yola koyularak köye yaya gitmeye karar verirler. Dağlar, uçsuz bucaksız yeşillikleriyle önlerinde yükselirken sanki Berfe'nin yolculuğunun engebelerini simgeler. Yaşlı haliyle, yanındaki küçük çocukla birlikte neredeyse fiziki imkanları tamamen zorlayarak dağlarla mücadele ederler. Kör masal anlatıcılarıyla karşılıp yola birlikte devam ederler. Bütün çabalarının sonucunda köye vardıklarında tutuklu oğlunun serbest kaldığını ve şiddet gördüğü için yaralı haliyle yatakta uzandığını görürler. Film de biri çok yaşlı ve biri de çok küçük olan iki kişinin sisteme, askere, dağlara ve erkeklere rağmen giriştikleri bu zorlu yolculuğu anlatır. 


Coğrafyanın estetik mükemmelliği yaşamsal bir zorluğu getirir. Silahın asıl işlevi olan öldürme eylemlerinin aksine, silah için çıkılan bu yolculuk tamamiyle yaşatma fikri üzerinden şekillenir. Silah arayışı için yollara düşen karakterlerin kadın olarak tasvir edilmesi de bir paradoksa işaret ediyor. Kadının silahla ilişkisi ve erkeğin silahla ilişkisi arasındaki temel ve önemli bir farkı göstermektedir. Askerlerin, köylülere anlayıştan ve sevgiden uzak ve hatta nefret ve öfkeyle yaklaşması her ne kadar tipik asker tanımlamasını andırsa da ajitatif bir boyut almadığı için dikkate değer bir sinemasal yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Berfe'nin yüzüne yansıyan yılların ağır ve yorgun ifadesi, coğrafyada yaşanan bütün travmaları özetler niteliktedir. Jiyan'ın çocuk olmasına rağmen gözlerindeki parıltının sönmesi de geleceğe dair bir umutsuzluk resmi çizmek gibidir. 

Filmin belgesel gerçekçi estetiğine yakın bir şekilde çekilmesi hikayenin gerçeklik duygusunu arttırmış gibi görünüyor.  Başka bir estetik sistem seçilse belki de yaşananların üzerini gölgeleyebilir ve karakter bazında bir hikayeye hapsolmasına neden olabilirdi. Bu yüzden mesafeli bir kamerayla mümkün olduğunca duyguları işe katmadan fikri ön plana çıkaran bir kamera tutumu görülüyor. Bu da coğrafyanın özelliklerini, engebelerini, heybetini ve estetiğini daha görünür kılıyor. Karakterler yaşadıkları coğrafyanın temel bir bileşeni olarak yerlerini alıyor ama asla daha ön plana çıkartılmıyor ve eksiltilmiyor.  

Filmde benim için en büyük sürpriz koca nine ve tilki masalının anlatılıyor olmasıydı. Çocukluğumda annemin bana defalarca anlattığı ve benim de çocukluğuma dair hatırlayabildiğim tek masal olduğu için çok değerlidir. Filmde bu masal ana karakterlerin hikayesiyle örtüştürülüyor. Bana silah getirirseniz oğlunuzu veririm diyen komutan; masaldaki kuyruk karşılığında süt isteyen nineden, süt karşılığında ot isteyen koyundan, ot karşılığında güzel kızlar isteyen çayırdan, çayırda oynama karşılığında inci isteyen kızlardan, inci karşılığı yumurta isteyen kuyumcudan, yumurta karşılığında mısır isteyen tavuklardan.... farklı değil ve hatta daha kötü niyetlidir. Karabey filmini masalla başlatıp yine masalla bitiriyor. Travmalarına alışık olunan bir toplum için bilindik bir yöntem olmasa da filmin içinde bu masalın çok önemli bir yeri var. Ve nihayet filmin hikayesi de masaldaki gibi mutlu sonla bitiyor. Bu da yaşanan acıların son bulmasına dair içsel bir inancı temsil ediyor. Sinemasal anlatıcılığı sözlü anlatıcılıkla birleştirerek kendi hikayesini de bir masala dönüştürüyor. 

Filmin bana göre tek kusuru ritmiydi. Hikayenin kendisi akış hızına tam uyum sağlayamadığı için belirli yerlerde ritimden doğan rahatsızlıklar yaşandı.

Bütün bunların sonunda filmin güzel bir eser olarak değerlendirilebileceğini söylemek mümkün.


Hiç yorum yok: