29 Haziran 2015

STILL ALICE - “YİTİRME SANATINDA USTALAŞMAK”



Ali Reza DÜRÜ


“YİTİRME SANATINDA USTALAŞMAK”



Vizyona giren Beni Unutma (Still Alice) filmiyle birlikte unutmak, hafıza kaybı, hatırlamak gibi hayatın temel bazı kavramlarını tekrar sorgulama ihtiyacı doğdu. Bu yazıda Beni Unutma filmi üzerinden bu konuyu tartışmaya ve hatırlamak veya unutmak kavramlarını sorgulamaya çalışacağım.

İnsan hafızasının bilgi depolama kapasitesi hiçbir zaman dolmadı. Herkes kendi hayatının malzemesini hafızasında taşıyor. İnsanın kendine ait bütün anlamları, tanımlamaları, anıları, özellikleri, planları, düşleri, düşüşleri ve düşünceleri hafızasında saklı duruyor. Hafızanın yok olması durumunda kişi eskisi gibi kendisi olmayacaktır. Kişilerin hafızası toplumun da hafızasını belirler. Toplumsal bellekte yer alan katliamlar, sürgünler, darbeler, işkenceler hiçbir zaman unutulmadı. Peki unutulursa? Bir sabah kalkınca geriye dönük hiçbir bilgiye sahip olmadığımızı görürsek ne olur? Geçmiş yaşantılara dayanarak gelecek kurgulandığı için aslında düne ait her şey kaybolduğunda gelecek de belirsizleşmeye başlar.

Unutmayı ifade eden tipik terimler demans, amnezi, alzheimer ve bunama olarak belirtilebilir. Tibbi olarak aralarında kısmi farklılıklar bulunan bu kavramların tamamı unutmayı ifade eder.  Unutmanın bazı temel belirtileri şöyle karşımıza çıkar: günlük yaşamı etkileyecek kadar unutkan olma kişilerin adlarını, olayları hatırlayamama, gündelik işleri yapamama (yemek yapmak gibi), kelimeleri bulurken zorlanmak, tarihleri ve bilinen yolları hatırlayamama, çok basit konularda bile karar vermede güçlük çekme, hesap yapamama, pratik düşünmede zorluk çekme, eşyaların yerlerini karıştırmak (koyarken başka yere koymak), davranışlarda ve ruh halinde değişiklik, karakter özelliklerinin değişmesi, insanları suçlama, sorumluluk sahibi olmaktan kaçmak alzheimerın belirtileridir.

Richard Glatzer ve Wash Westmoreland tarafından çekilen ABD yapımı Beni Unutma (Still  Alice, 2014 ) filmi, Julianne MooreAlec BaldwinKristen Stewart gibi oyuncular tarafından canlandırılarak hayat buluyor.  Filmde Alice (Julianne Moore) kariyer sahibi  bir akademisyen olarak ailesiyle mutlu bir hayat sürmektedir. Üniversitede verdiği bir konferans esnasında aradığı kelimeyi bir türlü bulamayınca bir şok yaşatır ve daha sonra yürüyüşe çıktığında evin yolunu bulamaz. Bunun üzerine bir nöroloğa görünür. Nörolog erken alzheimer şüphesinden bahseder. Bunun genetik olarak taşındığını ve normalde çok daha ileri yaşlarda başlayan bu hastalığın Alice'te erken yaşta başladığını vurgular. Bunun üzerine hayatının seyri değişen Alice bu gerçeği bir süre ailesinden gizlemeye karar verir. Fakat hayatı gerçek anlamda zorlaşmaya başladığında eşiyle durumunu paylaşır. Giderek aradığı kelimeleri bulmakta  ve günlük yaşam becerilerinde zorlanmaya başlar. Evde tuvaletin nerede olduğunu unuttuğu için altına kaçırmaya başlar. Kızının adını unutur. Doğum tarihini, nerede yaşadığını, kaç çocuğu olduğunu ve isimlerini telefonun notlar bölümüne kaydederek yaşamını kolaylaştırmaya çalışır. İleride çok kötü bir duruma geldiğinde intihar etmeyi düşünemeyecek kadar ağırlaşacağını hesap ederek kendine bir video hazırlar ve nasıl intihar edeceğini kendine anlatır. Alzheimer giderek ilerler ve işinden ayrılmak zorunda kalır. Giderek yalnızlaşır, kendini izole eder. Eşine karşı utanç duguları yaşar. Filmin bir yerinde "keşke kanser olsaydım, o zaman daha az utanırdın der." Eşi ise Alice'e karşı ilgili olmakla beraber kendi kariyeri peşindedir. Alice eşine bu yıl izne ayrıl, belki de hatırlayacağım son yazı yaşayacağım demesine rağmen bu teklifi karşılık bulmaz. 

Filmde alzheimer hastalığının tüm aşamaları sırasıyla görülüyor. Bir yandan içine düştüğü hastalığın psikolojik etkileriyle baş etmeye çalışan Alice öte yandan eşi ve çocuklarına karşı güçlü görünmeye çabalar. Genel anlamda alzheimer hastalarının ruhsal belirtileri arasında sayılabilecek olan üzüntü, keyifsizlik hali, keder, kızgınlık, yalnızlık duygusu, depresyon, uykusuzluk, çaresizlik, utanma, alınganlık ve son olarak da intihar düşünceleri gibi temel bütün duygusal süreçleri hisseder.  İçine düştüğü kuyudan hiçbir zaman çıkamayacak olduğunu bilmesi ve bugüne dair her şeyin hafızasında hiç yer etmeyeceğini bilmesi ona çok ağır gelir. Nitekim kendine video mesaj yoluyla hazırladığı intihar planını devreye sokar fakat son anda bakıcının eve gelmesiyle birlikte bu plan gerçekleşemeden ortadan kalkmış olur. Ama önemli olan Alice'in unutmak karşısında verdiği tepkilerdir. Hatırlamamanın karşılığını ölmek olarak ifade etmeye çalışır. Çünkü ömür boyunca zihniyle var olmuş ve kendini hep bu şekilde ifade etmeye çalışmıştır. Yani hafızasının işlevsizleşmesi hayatının işlevsizleşmesiyle eş anlamdadır ve biri yoksa diğeri de yok hükmündedir. Bana göre filmin en vurgulu noktası bu intihar girişimidir. Ve video şu cümleyle başlar:"Merhaba Alice, ben aslında senim." Yani videoyu kaydederken bir gün kendi yüzünü gördüğünde tanıyamayacak olduğunu daha o zamandan anlamıştır Alice. Bu herkes için çok ağır bir durumdur. Bir gün aynadan gördüğünüz yüzünüzü bir başkası sanmanın ağırlığı herkesin taşıyabileceği bir durum değildir. 



Yaşanan durum Alice için olduğu kadar ailesi için de bir o kadar ağır bir durumdur. Eşi ve çocukları bir ömür beraber yaşadıkları Alice'in kendilerini bir daha hatırlamayacağını ve her defasında kendilerini hatırlatarak iletişim kurmaları ailesi  için oldukça ağır bir travmadır. Aile içinde söz hakkı ve iradesi giderek zayıflayan Alice zamanla evdeki herhangi bir eşya gibi temzilenmeye ve bakıma muhtaç bir hal alacaktır.

Hafıza, unutmak, hatırlamak gibi sanatın kendi üzerinden yeniden ürettiği temalar Türkiye sineması açısından çok tanıdık bir tema değil. Geçmiş filmler incelendiğinde genel anlamda hafıza kaybı, görme veya işitme kaybı gibi durumlar daha çok belirli bir kaza sonrası ortaya geçici olarak ortaya çıkan problemler olarak görülür. Yeşilçam yıllarında bu durum çok daha net olarak karakterize edilebilir. Bir travma sonrası hafızasını kaybeden karakterler yine başka bir beyin travması sonrasında hafızasına tekrar kavuşur. Oysa bu durum bilimsel olarak sorunlu bir tanımlama biçimidir. Bu basitliğin ötesine gidemeyen Türkiye sineması aynı zamanda konunun özünü de kaçırmak gibi acı bir durumla karşı karşıyadır. Yakın dönem sinemada ise karakterini hafıza kaybına bağlı olarak tanımlayan iki film görüyoruz. İlk film Ömer Vargı tarafından 2007 yılında çekilen Kabadayı filmi. Yavuz Turgul’un senaryosu olan filmde Şener Şen’in canlandırdığı Ali Osman karakteri yaşla beraber hafıza yitimi yaşamaktadır. Durumu giderek ağırlaşan Ali Osman ömrü boyunca yaşayarak biriktirdiği bütün değerlerini anılarıyla birlikte yavaş yavaş kaybeder. Unutmak üzerine temellendirilmeye çalışılsa da film meselenin özünden çok uzaktır.  Asıl olarak Özer Kızıltan tarafından 2011 yılında çekilen Beni Unutma filmi meselenin tam da özüne temas etmeyi başarmıştır. Filmde Sinan (Mert Fırat) ve  Olcay(Açelya Devrim Yılhan) arasındaki ilişki ve hafıza kaybına bağlı olarak ortaya çıkan değişimler anlatılmaktadır. Filmin asıl meselesi hatırlamak ve unutmak üzerine kuruludur ve prensip olarak Still Alice filmiyle benzerlikler taşımaktadır. Türkiye sinemasında hafıza teması üzerine yapılmış en iyi film olarak anılmak bu filme verilecek en büyük ödüldür.

Dünya sinemasında ise bu temanın sıkça işlendiğini ve örneklerine çokça ulaşılabildiği görülüyor. Birçok örnek arasından başlıcalarını şöyle sayabiliriz: Lost Highway (Kayıp Otoban) (1997),  Eternal Sunshine Of Spotless Mind (Sil Baştan) (2004), Mulholland Drive (Mulholland Çıkmazı) (2001), Spellbound (Öldüren Hatıralar) (1945), Memento (2000), Butterfly Effect (Kelebek Etkisi) (2004), Bourne Identity (Geçmişi Olmayan Adam) (2002), The Jacket (Çıldırış) (2005), English Patient (İngiliz Hasta) (1996). Dünya sinemasının çoktan keşfettiği hafıza temasını Tirkiye yapımlarında da yaratıcı örneklerle seyretmeyi umuyoruz.
  
                              

Kaynaklar
Wikipedia.org
Beyazperde.com
Not: Yazının başlığı filmde de yer verildiği üzre şair Elizabeth Bishop’un bir dizesinden alıntıdır.


12 Şubat 2015

HE BU TUNE BU (BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ) VE WERE DENGE MİN (SESİME GEL) FİLMLERİ ÜZERİNE BİR KARŞILAŞTIRMA






   Ali Reza DÜRÜ


İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma kapsamında bu oldukça güzel filmler izleme şansı bulduk. Festivalin ulusal ve uluslarası filmleri Türkiye'ye getirme konusunda oldukça önemli bir yeri var kuşkusuz. Ulusal yarışma bölümünde gösterilen Kazım Öz'ün He Bu Tune Bu (Bir Varmış Bir Yokmuş  ve Hüseyin Karabey'in Were Denge Min (Sesime Gel) filmleri de çeşitli ödüllerle döndüler. Bu yazıda bu iki filmin ait oldukları toplumsal gerçekler ve yönetmenlerin bu gerçekliğin içindeki yeri üzerine düşünmeye çalışacağız. Bunu yaparken son dönem sinemanın arayışı ve üzerine temellenmeye çalıştığı gerçekleri de göz önünde tutup tartışmaya çalışacağız.

Önce söz konusu filmlerin içeriklerini hatırlayalım. Bir Varmış Bir Yokmuş filmi tam masallardaki gibi hayat yaşayan bir aile görüntüsüyle başlıyor. Ev, araba, TV, mobilyalar, çocuğun odası vb tam olarak sosyoekonomik bir zenginlikle birlikte huzur dolu bir tasvir yapılır. Ardından mekan değişir ve Batman'da bir ailenin göç sürecine tanık olunur. Aile hazırlanmış trene biniyor, oldukça kalabalık bir aile, üst üste yan yana yatıyorlar. Giyimleri, bakımları zayıf, konuşmaları ve birbirileriyle olan ilişkileri çok başka. Uzun bir yolculuktan sonra Ankara'da inip beş ay boyunca kalacakları çadırlara yerleşiyorlar. Evet, bunlar mevsimlik işçiler. Evlerinden çıkıp yılın yarısında gurbette çalışan ve oradaki kötü koşullara maruz kalan insanlar. Okul çağındaki çocuklar okul yerine tarlada marul ekip ayrık otlarından temizlemeye ve büyütüp toplamaya çalışıyor. Sağlık güvenceleri yok ve orada çalıştıkları sürece sağlık giderleri patronları tarafından karşılanmıyor. Derme çatma çadırlarda dokuz on kişi yaşamaya zorlanıyorlar. Hiçbir insani koşulun sağlanmadığı gibi, bunun üzerine bir de rahatsızlanan kişilere de bağırıp çağırarak çalışma verimini düşürdükleri iddiasıyla itham ediliyorlar. Patron, çavuş denilen kişiler sayesinde orada düzeni sağlamaya çalışıyor. Çavuşun asli görevi işçilerin her türlü sorunuyla ilgilenmek ve bu sorunları çözmek ama pratikte tek işlevi onların dinlenmesini, hastalanmasını engellemek ve ne olursa olsun onları işe sürmek. Aileler bu koşullardan şikayetçiler tabi ama çaresizlikleri şikayetlerinden daha ağır bastığı için ses çıkarmadan çalışmayı sürdürüyorlar. Aldıkları para da bir şey değil. On kişilik bir aile ayda 4000 lira kazanıyor, kişi başına 400 lira düşüyor ve bu aile çoluk çocuk anne baba hepsi birden çalışıyor. Sağlık ve yemek giderlerini de kendileri karşıladığı için geriye kalan azıcık parayla da bir yıl boyunca geçinmek zorundalar. Bütün bu kötü koşullarda marul yetiştirip onu evlerdeki sofralara gönderiyorlar. Üreten ve tüketen arasında ilişki olmadığında aslında bu tür sınıfsal çelişkilerin olması kaçınılmaz bir sonuç. Bütün emeği gösteren işçilerin hayat koşulları ortadayken, marketlerden onu alanları refahı da ortada. Yönetmen bu noktada çok önemli bir noktayı düşündürüyor. Filmden sonra marketten marulu her alışımda filmdeki aileleri, çocukları hatırlayacağıma eminim. 



Sesime Gel filmi ise hikayesi itibariyle oldukça gerçekçi ve yakın tarih hafızamızda travmatik anılarımıza dokunan bir özelliğe sahip. 1980 ve 90'lı yılların devlet zulmüne ve insanların yaşadığı tükenmişliğe dair önemli önermeler içeriyor. Kısaca özetlersek; köylülerin silah sakladığı yönünde ihbar alan askerler köye baskın yaparak her yeri arar ama bir şey bulamazlar. Komutan köyde silah olmadığına ikna olmaz ve köyün erkeklerini nezarete alır. Saklanan silahların getirilip teslim edilmesi karşılığında erkeklerin serbest kalacağını söyleyerek oradan ayrılır. Hikaye de tam olarak bu noktadan sonra yönünü bulur. Ellerinde silah olmayan köylüler eşlerini, kardeşlerini, çocuk veya babalarını kurtarmak için silah bulma arayışına girişirler. Komutanlardan biri muhtara para karşılığında bir miktar silah ayarlayarak aralarından bazılarının serbest kalmasını sağlar. Ama oğlu hala tutuklu olan Berfe Ana ve torunu Jiyan bu konuyu kendi yöntemleriyle çözmeye çalışırlar. Önce yan köyün ileri gelenlerinden yardım isterler, olmayınca sınırda kaçakçılık yapanlara giderler, o da olmayınca şehirde oturan akrabalara giderek yardım isterler. Silahı bulurlar ama köye silahı götürebilmek silahı bulmaktan daha zordur. Köy arabasını kullanarak askeri arama noktalarından geçemeyeceğini anlayan Berfe ve Jiyan uzun dağ yamaçlarına doğru yola koyularak köye yaya gitmeye karar verirler. Dağlar, uçsuz bucaksız yeşillikleriyle önlerinde yükselirken sanki Berfe'nin yolculuğunun engebelerini simgeler. Yaşlı haliyle, yanındaki küçük çocukla birlikte neredeyse fiziki imkanları tamamen zorlayarak dağlarla mücadele ederler. Kör masal anlatıcılarıyla karşılaşıp yola birlikte devam ederler. Bütün çabalarının sonucunda köye vardıklarında tutuklu oğlunun serbest kaldığını ve şiddet gördüğü için yaralı haliyle yatakta uzandığını görürler. Film de biri çok yaşlı ve biri de çok küçük olan iki kişinin sisteme, askere, dağlara ve erkeklere rağmen giriştikleri bu zorlu yolculuğu anlatır. 



Bu iki filmin konuları itibariyle oldukça farklı alanlarda oldukları söylenebilir. Her iki filmin yönetmeni de uzun yıllardır sinemanın içindeler ve aynı toplumsal gerçeklik üzerinden bir sinema anlayışı geliştirmeye çalışıyorlar. Kazım Öz'ün Hüseyin Karabey'e kıyasla daha çok filmi var, ama bu yazıda son filmleri üzerinden bir değerlendirme yapmak daha yararlı olacaktır. Belgesel estetiğine yakın bir sinematografi içinde çekilen bu iki filmin ait oldukları coğrafyayı temsil etme biçimleri arasında da benzerlikler görülür. Öz'ün filminde yıllardır herkesin malumu olan ve henüz çözülmemiş olan mevsimlik işçilerin yaşantısına tanıklık edilir. Hatta, bu tanıklığın da ötesinde içinde olmak gibidir. Kamerasını kurduğu yakınlık işçilerin kalbidir adeta, öylesine samimi bir gerçeklik duygusuyla çekim yapılmıştır ki izleyen herkes bu yakınlığa hem hayranlık duydu hem de orada oldukları hissine kapıldılar. Bu filmin iki önemli noktası var. Biri, mevsimlik işçiler gibi karmakarışık hale gelmiş büyük bir soruna odaklanması ve bu sorunu sinemasal araçlarla tartışılabilir bir malzemeye dönüştürmesi diğeri ise yaklaştığı bu gerçeklikle kurduğu samimi ilişkidir. Samimiyet, sinemanın üzerinde durup düşünmesi gereken konulardan biri. Bunu biraz detaylandırmak gerekirse samimiyetin kendi içinde iki boyutu var. Biri yönetmenin anlatı nesnesiyle kurduğu samimiyettir. Yani sinemasal malzemesine olan duygusal ve düşünsel yaklaşma biçimi. Bu da anlatı malmezemesini ne kadar tanıdığı, ne kadar tanımaya çabaladığı ve gerçekten o konuyu seçerken ne kadar dürüst davrandığıyla ilgilidir. Öz, mevsimlik işçilerle o kadar samimi bir etkileşim yakalıyor ki işçiler bir çok sırrını kamera karşısında yönetmene ifade edebilecek aşamaya geliyorlar. Sanki aralarında kamera yokmuş ve yalnız başlarına konuşuyorlarmış gibi rahat bir şekilde  anlatabiliyorlar. Halbuki kameranın kayıtta olduğunu ve anlattıkları bu sırların binlerce izleyiciye ulaşacağını da biliyorlar ama buna rağmen samimi şekilde konuşmaktan vazgeçmiyorlar. Hatta başları dara düştüğünde yardım isteyecekleri kişi yine yönetmen oluyor. Bahsettiğim samimiyetin birinci özelliği bu, diğer özelliği ise çekilip bitmiş olan filmin izleyiciyle kurduğu samimiyet ilişkisi. Bu da eserin izleyiciler üzerinde hiçbir araçsal iletişim yokmuşçasına kurduğu ilişki şeklini ifade ediyor. Bu bir anlamda özdeşleşme unsurunu içinde barındırıyor ama tek başına bunu söylemek yetersiz kalıyor. Aynı zamanda izleyicinin perdedeki karakterlere kesin olarak inanması ve içinde bulundukları zor koşulları tamamen içselleştirerek anlayabilmesini ve daha sonra başkalarında da anlatarak bu durumu paylaşmasını içinde barındırıyor. Yani bir anlamda yönetmenin tamamen içeriden bir bakış yaratması da denebilir. Karabey'in Sesime Gel filmi ise biraz farklı özelliklere sahip. Belgesel estetiğine yaklaşmasına rağmen tamamen kurmaca bir film. O da özellikle 90'lı yılların köy baskınları ve devletin kendisine karşı tehdit gördüğü bütün unsurları temizlemeye giriştiği bir dönemin yansıması. Köylerdeki silahların toplanması süreci herkesin malumu olduğu üzre bir çok haksızlığın, zulmün yapılmasına sebep olmuş bir dönemi yansıtıyor. Filmin ana karakterleri olan Berfe ve Jiyan'a çok yaklaşmıyor yönetmen, her zaman mesafeli bir duruş sergiliyor. Duyguyu değil düşünceyi öne çıkarma kaygısı görülüyor. Öyle ki karakterlerini yaşadıkları onca sıkıntıya rağmen acınası bir duruma asla düşürmüyor, onlara üzülmek yerine yaşanan bu sistematik problemi düşünmek gerektiğini vurguluyor yönetmen. Her iki yönetmenin de içinde yaşadıkları toplumun ve ait oldukları gerçekliğin çerçevesini çizmekte sorumluluk hissettikleri görülüyor. Sesime Gel filminin samimiyet açısından bulunduğu durumu yukarıda belirttiğim birinci özelliğe daha yakın duruyor. Mesafeli bir anlatı tekniği kullandığı için karakterlerle izleyiciler arasında film boyunca yoğun bir etkileşim yaşanmıyor. Ama yönetmenin anlatı nesnesine yaklaşımındaki samimiyet kendini hissettiriyor.





Öz'ün Uzak(2005) ve Dört Mevsim: Şavaklar(2009) filmlerinde ilk örneklerini gördüğümüz ve son filmi Bir Varmış Bir Yokmuş'ta daha da belirginleşen bir masal anlatıcılığı eğilimi olduğunu söyleyebilirim. Bir Varmış Bir Yokmuş biçimsel olarak masaldan yararlanılıyor ve mutlu sonla bitmeyecek olan bir masala tanık olunuyor. Önce 'bir varmış'ı temsil eden modern zaman şatolarında yaşayan bir aile hayatı, sonra 'bir yokmuş'u temsil eden mevsimlik işçilerin hayat koşulları şeklinde motiflendirilen bir anlatım var. Hüseyin Karabey'in filmi Sesime Gel'de ise Koca Nine ile Tilki masalı film hikayesinin ana çatısına yerleştiriliyor. İçeriğini masal karakterleri üzerinden yürütüp film karakterlerinin tutumlarıyla örtüştürüyor. Daha önce ise Jin filmiyle Reha Erdem Kırmızı Başlıklı Kız hikâyesinden esinlendiğini ifade ederek Jin'in kente inmeye çalışırken yaşadıklarını masaldaki yaşananlar üzerinden temsil edildiğini ifade etmişti. İlerleyen aşamalarda belki bunun birkaç örneğini daha görebiliriz. Sinemanın masalı keşfetmesi çok önemli bir gelişme. Sözlü anlatı geleneğinin görsel ve işitsel anlatı aracı olan sinema yoluyla anlatılması önemli bir keşfin ve müthiş bir buluşmanın habercisi. Tabi sadece masal da değil, ninni, ağıt gibi diğer sözlü anlatım geleneklerinin sinemada temsili önem taşıyor. Yeni arayışlar sayesinde bunlar da olacaktır muhtemelen.



Üzerine tartıştığımız her iki filmin de bu ülkenin gerçekleri üzerine düşündüğünü ve düşünmeye sevk ettiğini söyleyebiliriz. Neredeyse iki konunun temeli de aynı sosyolojik ve politik altyapıya dayanır. Mevsimlik işçilerin koşulları, gittikleri şehirlerde yaşadıkları yabancılık duygusu ile Berfe'nin askerler karşısındaki pozisyonu arasında neredeyse hiç fark yoktur. Devlet figürü Sesime Gel'de daha belirgin olarak görünse de mevsimlik işçilerin karşısında da varlığını hissettirmekten geri kalmaz aslında. Bu açıdan her iki film de son dönem sinema içinde kendilerine yer açmayı başarıyorlar. Her iki yönetmenin de önceki filmleri incelendiğinde içinde yetiştikleri toplumun sorunlarına yabancı kalmadıkları, içerden bir bakışa sahip oldukları kolayca görülebilir.



Yenifilm Dergisi 33-34 sayıda yayınlanmıştır.


                                                                                                      

11 Şubat 2015

BÜYÜK ‘BALIK’ KÜÇÜK ‘BALIĞI’ YUTAR

BALIK(2013) – DERVİŞ ZAİM



Ali Reza DÜRÜ


Derviş Zaim’in Devir(2012) filmiyle başladığı üçlemenin ikinci filmi Balık filmi izleyiciyle bir süre önce buluştu. Üçlemenin son filmi olan Kıtmir’in ise yapım hazırlıkları devam ediyor. Türkiye sinemasının autor yönetmenlerinden olan Zaim her zaman kendi anlayışına has sinematografisiyle farkını ortaya koyuyor. İlk çektiği film olan Tabutta Rövaşata(1996) filminden bu yana beğeni kazanarak devam eden Zaim her zaman insanı ve doğayı merkeze almaya özen gösteriyor.

Devir filmiyle ilgili daha önceden detaylı bir yazı kaleme almıştım. Doğanın kendi içindeki döngüsü, hayvanlar ve insanların yaşantıları ve bu yaşantılara insan eliyle yapılan müdahalelerin sonuçlarına ilişkin bir film olarak dikkat çeken film pek ses getirmemişti ama içinde tartışılacak oldukça önemli başlıklar vardı. Zaim sinemasının içinde türü itibariyle belgesele yakın olduğu için ayrı bir yerde duran Devir kimisini memnun etmiş kimi izleyiciyi de hayal kırıklığına uğratmıştı.

Başrollerini Bülent İnal ve Sanem Çelik’in üstlendiği Balık ise üçlemenin devamı olmasına rağmen belgesel türünde değil kurmaca türünde çekilmiş. Zaim’in bunu en baştan beri mi kurguladığı yoksa Devir filminin belgesel türü pek takdir toplamayınca mı değiştirmeye karar verdiğini bilmek elbette zor. Balık’ta kızı Deniz’in hastalığı nedeniyle sürekli para bulmak zorunda olan Kaya’nın maddi olarak tükenişi sonrasında kendince bulduğu çözüm anlatılıyor. Kendi teknesiyle balık avlayan Kaya işlerin yolunda gitmemesi sebebiyle yeterli para kazanmamakta, evin ve hastanenin masraflarını karşılamakta epeyce zorlanmaktadır. Filmin başında borcundan ötürü evine icra geleceği bilgisi de verilmekle birlikte filmin devamında bu konu bir daha gündeme gelmemektedir. Ekonomik olarak kıskaçta olan Kaya balık pazarında çoğu zaman küçük paralar kazanmakta fakat bu parayı da bakkal borcu vb yerlere harcamaktadır. Eşi Filiz genel anlamda gerçeklerle bağını bir miktar koparmış ve kendini kızının izleyiciyle paylaşılmayan hastalığının çözümüne adamıştır. Balık yerse iyileşeceğine inanmaktadır. Bu yüzden özel akvaryumlarında besledikleri özel bir tür balıkları vardır. Öyle ki bu balık gerçekte var olmayan ve kimsenin tanımadığı bir tür balıktır. Bu balık üzerine ticari hesaplar yapan Kaya eşini bu balıkların yaşadığı yeri söylemesi konusunda ikna edebilmek için epey zorlanır. Filiz de tıpkı kızları Deniz gibi küçükken konuşamazmış ve bu yüzden babası ona mistik bir balık vermiş ve ondan sonra konuşmaya başlamıştır.




Yönetmenin doğayla kurduğu ilişkide doğanın mistisizmine ve iyileştirici özelliğine bu yönde bir atıf yaptığını tahmin ediyorum. Kızlarına Deniz ismini vermiş olmaları da denizkızı mitolojisine atıfta bulunuyor. Eşinin mistik takıntıları, kızının hastalığı, gölde balık yakalayamayışı gibi temel problemlerden hareketle Kaya çırpınıp durmaktadır. Genel anlamda geçimini gölden balık tutarak sağlayan köy halkı gibi Kaya da sadece gölden beslenmektedir. Aslında üretici konumunda değil doğal dengenin içinde kendine parantez açmaya çalışan tüketici bir konumdadır. İşler yolunda gitmeyince göle, balıklara ve doğaya ihanet ederek daha fazla para kazanıp hayat standartlarını değiştirebileceğine inanır ve kimyasal sıvılar alıp göle dökerek zehirlenip ölen balıkların su yüzüne çıkmasına neden olur. Zehirlenen balıkları toplayıp balık pazarında satar. Balıkların köy dışına pazarlandığını öğrenip kendini rahatlatır. İçinde zehir taşıyan bu ölü balıklar sepetlerle başka insanlara taşınır. Bir süre işleri bu şekilde kazandığı paralarla yoluna koymaya çalışır. Kaya’nın çözümü balıklara zehirlemekte bulması filmin temel dinamiğini oluşturuyor. İnsanlar doğayla kurdukları ilişkiyi çarpıtmayı öğrendiğinden beri başları sıkışınca doğaya zarar vermeyi kolay kabullenir hale geldiler. Doğayla birlikte üretmek yerine sadece doğaya zarar vererek onun yüreğindeki cevheri söküp alarak para kazanmak her zaman öncelikli tercih haline geldi. Kapitalizmin temel prensibi tam olarak bu şekilde ifade edilebilir. Dünyanın herhangi bir yerinde kendi başlarının çaresine bakmak zorunda olan insanların başvuracağı yol her zaman bu olagelmiştir. Filmde temel problemin kızı Deniz’in sağlık giderleri olarak gösterilmesi ücretsiz bir sağlık sistemine duyulan ihtiyacı işaret eder. Aksi halde balık gibi çırpınan bu insanların kendilerini karaya vuruşları ve karada çırpınırken ölmeleri söz konusudur.

Filmde göle zehir dökme ihanetinin bir anlamda cezasız kalmayışı da doğanın doğal döngüsüne işaret eder. Yakaladığı zehirli balıklar bir şekilde dönüp kendi evine kadar girer ve eşi Filiz yediği bu zehirli Turna balığından ölür. Kaya teslim olur ve hapse girer. Doğaya yaptığı ihanetin bedelini eşini kaybederek ve hapse girerek öder. Kızı Deniz’den mahrum kalmış olur.

Yönetmen Zaim Devir filminde de ele aldığı doğa temasına Balık’la bir üst noktaya taşımış. Yaşadığımız yüzyılın en temel problemi olan tahribat ve doğanın tüketilmesi çok naif görsellerle ele alınmış. Yazının başlığında kullandığım büyük balık küçük balığı yutar benzetmesinde olduğu gibi büyük balık her zaman doğanın kendisidir, buna karşı küçük-büyük hesap yapan ise en fazla küçük balık olarak kalmaya devam edecektir.


Devir filmiyle ilgili yazım için aşağıdaki linkleri ziyaret edebilirsiniz.



10 Şubat 2015

YABAN - WILD : YOLUN KENDİSİNE YOLCULUK

Yaban(Wild), Jean-Marc Valee, ABD,2014

ABD yapımı Yaban bir yolculuk filmi, daha özelde bir trekking- hiking filmi. Cherly'nin kendi özüne doğru bir yol filmi.

Annesinin ölümü, kötü giden bir evlilik, hayatına dair anlam arayışı ve yalnızlık gibi temel verilerden hareketle kentin uzağına doğru 1680 km'lik bir yürüyüş parkuruna doğru tola çıkan bir kadının hikayesi. Hayatında kenti hiç terketmemiş, yürüyüş nedir bilmeyen Cherly aldığı bu radikal karar sonrasında bütün hayatını değiştirecek bir sürecin içine girer. Yürüyüş boyunca hep yalnız başına hareket eden Cherly defalarca yolu bırakmayı düşünür ama içindeki arayış ve içine doğru olan yolculuk onu devam etmeye zorlar ve nihayet kendini dağ başlarında, yağmurlu gecelerde, tehlikeli geçitlerde, karlı yamaçlarda, çiçekli baharlarda bulur. Başta gözünde büyüttüğü o yol bir süre sonra bitmesini hiç istemediği bir yolculuğa dönüşür. Öyle ki yolculuğunun ileri etaplarına kardeşine yürüyüş yapmasını tavsiye eder.

Yol boyunca sürekli flashbacklerle önceki yaşantısına dair hatıralar canlanır. Annesiyle yaşadıkları, annesinin hastalığı, hamile kalışı, uyuşturucu kullanışı, ayrıldığı eşi vb her anında çağrışımlar şeklinde onu yalnız bırakmaz. 

Yaban, üst düzey bir yapım sayılmamakla birlikte muhtevası gereği izleyenini günlük rutinlerin dışına çıkarıyor. İçinde yaşadığımız kentlerde akıp giden hayatın içinde unuttuğumuz doğayı ve yavaşlığı hatırlatabilecek çeşitli içeriklerle dolu.

7 Şubat 2015

Force Majeure - Turist : AİLE YAPISININ DAR KORİDORLARI

Force Majeure - Turist, , 2014

İçinde bulunduğumuz mevsimde izlenebilecek belki de en iyi filmler kış mevsimini konu edinen donduruculuğun estetik boyutunu bize yaşatacak olan filmlerdir. Turist film de onlardan biri.

Temelde aile yaşantısının dinamiklerini konu edinen film, bütün ailelerin dışarıdan nasıl göründüğü ve gerçekte nasıl olduğu yani yaratılan yanılsama hakkında fikirler geliştiriyor. 2 çocuklu Tomas ve Ebba kış günü tatil yapmak için uzak bir dağ başındaki tesislere giderler. Burada hem biraz kayak yapacak hem de Tomas'ın ailesiyle biraz daha fazla ilgilenmesi için fırsat yaratacaklar. Bu düşüncelerle tatile başlarlar. İlk gün gayet sıradan geçer, kamera oyunculara veya konuya uzaktan bakar ve aile kendi yağında kavruluyor gibi görünen sahneler oynanır. İletişimleri soğuktur, candan değildir. İkinci gün ise filmin asıl çatışması başlar. Öğlen yemeklerini yiyen aile müthiş manzaralı bir terasta oturmaktadır. Karşıdan bir kontrollü çığ patlaması yapılır. Başta telefonlarıyla bu görüntüleri çeken tatilciler giderek yaklaşan çığ yığınının karşısında paniklemeye ve kaçışmaya başlarlar. Tomas da telefonu ve eldivenini masadan alarak panikle içeri kaçar ama eşi ve çocuklarını dışarıda bırakır. Çığın gerçek olmadığı ortaya çıkınca aslında o çığ yanılsamasının içinde Ebba'nın Tomas'la ilgili bütün algılarının değişmesi sağlanacaktır. Yani aslında kontrollü çığ patlamasının yarattığı yanılsama bir nevi ailenin yanılsamasını ortadan kaldırma işlevi görür. Karın çarpmasıyla oluşan toz bulutunun dinmesiyle yaşantılarına dair gerçekler de daha görünür olmaya başlayacaktır. 

Tomas yaşanan bu durumu pek takmasa da Ebba için bir dönüm noktası gibi görünür. Kendi içinde ailesini ve ilişkisini sorgulamaya başlar. Kendinin güvende olmadığını, Tomas'ın onları öylece ölüme bırakıp kaçarken telefonunu ve eldivenini yanına almayı unutmazken çocukları ve eşini unutmasını kabullenemez. Bu travmayı atması için Tomas da ona yardımcı olmaz ve hatta onları bırakıp kaçtığını inkar eder. 




Asıl mesele nasıl göründüğü ve aslında ne olduğuyla ilgilidir. Aile bağlarının gerçekçi ve temelsiz yoğunluğuna dair bir eleştiridir film. Eşi Ebba'nın bu travmasını atlatmasına olanak vermezken Tomas'ın kendisi de giderek kendi içinde çürümeye başlayacaktır. Çocukları anne babasının ayrılacağını düşünerek agresifleşirken otelin koridorunda sürekli bir tartışma başlayacaktır. Giderek soğuyan ilişkileri Tomas'ın duygu boşalımı yaşadığı bir anda eşini aldattığını da itiraf etmesiyle farklı bir yere giderken ertesi gün her şey farklı bir şekil almaya başlar. Aile boyu kaymaya giderken Ebba'nın düşüp geride kalması ve Tomas'ın onu kurtarmasıyla her şey düzelmeye başlar. 

Toplamda aile ilişkilerinin kapalılık içinde kendi sorunlarıyla yüzleşmesi ve bunu kendi içinde çözmeye çalışmasının filmidir Turist.