12 Şubat 2015

HE BU TUNE BU (BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ) VE WERE DENGE MİN (SESİME GEL) FİLMLERİ ÜZERİNE BİR KARŞILAŞTIRMA






   Ali Reza DÜRÜ


İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma kapsamında bu oldukça güzel filmler izleme şansı bulduk. Festivalin ulusal ve uluslarası filmleri Türkiye'ye getirme konusunda oldukça önemli bir yeri var kuşkusuz. Ulusal yarışma bölümünde gösterilen Kazım Öz'ün He Bu Tune Bu (Bir Varmış Bir Yokmuş  ve Hüseyin Karabey'in Were Denge Min (Sesime Gel) filmleri de çeşitli ödüllerle döndüler. Bu yazıda bu iki filmin ait oldukları toplumsal gerçekler ve yönetmenlerin bu gerçekliğin içindeki yeri üzerine düşünmeye çalışacağız. Bunu yaparken son dönem sinemanın arayışı ve üzerine temellenmeye çalıştığı gerçekleri de göz önünde tutup tartışmaya çalışacağız.

Önce söz konusu filmlerin içeriklerini hatırlayalım. Bir Varmış Bir Yokmuş filmi tam masallardaki gibi hayat yaşayan bir aile görüntüsüyle başlıyor. Ev, araba, TV, mobilyalar, çocuğun odası vb tam olarak sosyoekonomik bir zenginlikle birlikte huzur dolu bir tasvir yapılır. Ardından mekan değişir ve Batman'da bir ailenin göç sürecine tanık olunur. Aile hazırlanmış trene biniyor, oldukça kalabalık bir aile, üst üste yan yana yatıyorlar. Giyimleri, bakımları zayıf, konuşmaları ve birbirileriyle olan ilişkileri çok başka. Uzun bir yolculuktan sonra Ankara'da inip beş ay boyunca kalacakları çadırlara yerleşiyorlar. Evet, bunlar mevsimlik işçiler. Evlerinden çıkıp yılın yarısında gurbette çalışan ve oradaki kötü koşullara maruz kalan insanlar. Okul çağındaki çocuklar okul yerine tarlada marul ekip ayrık otlarından temizlemeye ve büyütüp toplamaya çalışıyor. Sağlık güvenceleri yok ve orada çalıştıkları sürece sağlık giderleri patronları tarafından karşılanmıyor. Derme çatma çadırlarda dokuz on kişi yaşamaya zorlanıyorlar. Hiçbir insani koşulun sağlanmadığı gibi, bunun üzerine bir de rahatsızlanan kişilere de bağırıp çağırarak çalışma verimini düşürdükleri iddiasıyla itham ediliyorlar. Patron, çavuş denilen kişiler sayesinde orada düzeni sağlamaya çalışıyor. Çavuşun asli görevi işçilerin her türlü sorunuyla ilgilenmek ve bu sorunları çözmek ama pratikte tek işlevi onların dinlenmesini, hastalanmasını engellemek ve ne olursa olsun onları işe sürmek. Aileler bu koşullardan şikayetçiler tabi ama çaresizlikleri şikayetlerinden daha ağır bastığı için ses çıkarmadan çalışmayı sürdürüyorlar. Aldıkları para da bir şey değil. On kişilik bir aile ayda 4000 lira kazanıyor, kişi başına 400 lira düşüyor ve bu aile çoluk çocuk anne baba hepsi birden çalışıyor. Sağlık ve yemek giderlerini de kendileri karşıladığı için geriye kalan azıcık parayla da bir yıl boyunca geçinmek zorundalar. Bütün bu kötü koşullarda marul yetiştirip onu evlerdeki sofralara gönderiyorlar. Üreten ve tüketen arasında ilişki olmadığında aslında bu tür sınıfsal çelişkilerin olması kaçınılmaz bir sonuç. Bütün emeği gösteren işçilerin hayat koşulları ortadayken, marketlerden onu alanları refahı da ortada. Yönetmen bu noktada çok önemli bir noktayı düşündürüyor. Filmden sonra marketten marulu her alışımda filmdeki aileleri, çocukları hatırlayacağıma eminim. 



Sesime Gel filmi ise hikayesi itibariyle oldukça gerçekçi ve yakın tarih hafızamızda travmatik anılarımıza dokunan bir özelliğe sahip. 1980 ve 90'lı yılların devlet zulmüne ve insanların yaşadığı tükenmişliğe dair önemli önermeler içeriyor. Kısaca özetlersek; köylülerin silah sakladığı yönünde ihbar alan askerler köye baskın yaparak her yeri arar ama bir şey bulamazlar. Komutan köyde silah olmadığına ikna olmaz ve köyün erkeklerini nezarete alır. Saklanan silahların getirilip teslim edilmesi karşılığında erkeklerin serbest kalacağını söyleyerek oradan ayrılır. Hikaye de tam olarak bu noktadan sonra yönünü bulur. Ellerinde silah olmayan köylüler eşlerini, kardeşlerini, çocuk veya babalarını kurtarmak için silah bulma arayışına girişirler. Komutanlardan biri muhtara para karşılığında bir miktar silah ayarlayarak aralarından bazılarının serbest kalmasını sağlar. Ama oğlu hala tutuklu olan Berfe Ana ve torunu Jiyan bu konuyu kendi yöntemleriyle çözmeye çalışırlar. Önce yan köyün ileri gelenlerinden yardım isterler, olmayınca sınırda kaçakçılık yapanlara giderler, o da olmayınca şehirde oturan akrabalara giderek yardım isterler. Silahı bulurlar ama köye silahı götürebilmek silahı bulmaktan daha zordur. Köy arabasını kullanarak askeri arama noktalarından geçemeyeceğini anlayan Berfe ve Jiyan uzun dağ yamaçlarına doğru yola koyularak köye yaya gitmeye karar verirler. Dağlar, uçsuz bucaksız yeşillikleriyle önlerinde yükselirken sanki Berfe'nin yolculuğunun engebelerini simgeler. Yaşlı haliyle, yanındaki küçük çocukla birlikte neredeyse fiziki imkanları tamamen zorlayarak dağlarla mücadele ederler. Kör masal anlatıcılarıyla karşılaşıp yola birlikte devam ederler. Bütün çabalarının sonucunda köye vardıklarında tutuklu oğlunun serbest kaldığını ve şiddet gördüğü için yaralı haliyle yatakta uzandığını görürler. Film de biri çok yaşlı ve biri de çok küçük olan iki kişinin sisteme, askere, dağlara ve erkeklere rağmen giriştikleri bu zorlu yolculuğu anlatır. 



Bu iki filmin konuları itibariyle oldukça farklı alanlarda oldukları söylenebilir. Her iki filmin yönetmeni de uzun yıllardır sinemanın içindeler ve aynı toplumsal gerçeklik üzerinden bir sinema anlayışı geliştirmeye çalışıyorlar. Kazım Öz'ün Hüseyin Karabey'e kıyasla daha çok filmi var, ama bu yazıda son filmleri üzerinden bir değerlendirme yapmak daha yararlı olacaktır. Belgesel estetiğine yakın bir sinematografi içinde çekilen bu iki filmin ait oldukları coğrafyayı temsil etme biçimleri arasında da benzerlikler görülür. Öz'ün filminde yıllardır herkesin malumu olan ve henüz çözülmemiş olan mevsimlik işçilerin yaşantısına tanıklık edilir. Hatta, bu tanıklığın da ötesinde içinde olmak gibidir. Kamerasını kurduğu yakınlık işçilerin kalbidir adeta, öylesine samimi bir gerçeklik duygusuyla çekim yapılmıştır ki izleyen herkes bu yakınlığa hem hayranlık duydu hem de orada oldukları hissine kapıldılar. Bu filmin iki önemli noktası var. Biri, mevsimlik işçiler gibi karmakarışık hale gelmiş büyük bir soruna odaklanması ve bu sorunu sinemasal araçlarla tartışılabilir bir malzemeye dönüştürmesi diğeri ise yaklaştığı bu gerçeklikle kurduğu samimi ilişkidir. Samimiyet, sinemanın üzerinde durup düşünmesi gereken konulardan biri. Bunu biraz detaylandırmak gerekirse samimiyetin kendi içinde iki boyutu var. Biri yönetmenin anlatı nesnesiyle kurduğu samimiyettir. Yani sinemasal malzemesine olan duygusal ve düşünsel yaklaşma biçimi. Bu da anlatı malmezemesini ne kadar tanıdığı, ne kadar tanımaya çabaladığı ve gerçekten o konuyu seçerken ne kadar dürüst davrandığıyla ilgilidir. Öz, mevsimlik işçilerle o kadar samimi bir etkileşim yakalıyor ki işçiler bir çok sırrını kamera karşısında yönetmene ifade edebilecek aşamaya geliyorlar. Sanki aralarında kamera yokmuş ve yalnız başlarına konuşuyorlarmış gibi rahat bir şekilde  anlatabiliyorlar. Halbuki kameranın kayıtta olduğunu ve anlattıkları bu sırların binlerce izleyiciye ulaşacağını da biliyorlar ama buna rağmen samimi şekilde konuşmaktan vazgeçmiyorlar. Hatta başları dara düştüğünde yardım isteyecekleri kişi yine yönetmen oluyor. Bahsettiğim samimiyetin birinci özelliği bu, diğer özelliği ise çekilip bitmiş olan filmin izleyiciyle kurduğu samimiyet ilişkisi. Bu da eserin izleyiciler üzerinde hiçbir araçsal iletişim yokmuşçasına kurduğu ilişki şeklini ifade ediyor. Bu bir anlamda özdeşleşme unsurunu içinde barındırıyor ama tek başına bunu söylemek yetersiz kalıyor. Aynı zamanda izleyicinin perdedeki karakterlere kesin olarak inanması ve içinde bulundukları zor koşulları tamamen içselleştirerek anlayabilmesini ve daha sonra başkalarında da anlatarak bu durumu paylaşmasını içinde barındırıyor. Yani bir anlamda yönetmenin tamamen içeriden bir bakış yaratması da denebilir. Karabey'in Sesime Gel filmi ise biraz farklı özelliklere sahip. Belgesel estetiğine yaklaşmasına rağmen tamamen kurmaca bir film. O da özellikle 90'lı yılların köy baskınları ve devletin kendisine karşı tehdit gördüğü bütün unsurları temizlemeye giriştiği bir dönemin yansıması. Köylerdeki silahların toplanması süreci herkesin malumu olduğu üzre bir çok haksızlığın, zulmün yapılmasına sebep olmuş bir dönemi yansıtıyor. Filmin ana karakterleri olan Berfe ve Jiyan'a çok yaklaşmıyor yönetmen, her zaman mesafeli bir duruş sergiliyor. Duyguyu değil düşünceyi öne çıkarma kaygısı görülüyor. Öyle ki karakterlerini yaşadıkları onca sıkıntıya rağmen acınası bir duruma asla düşürmüyor, onlara üzülmek yerine yaşanan bu sistematik problemi düşünmek gerektiğini vurguluyor yönetmen. Her iki yönetmenin de içinde yaşadıkları toplumun ve ait oldukları gerçekliğin çerçevesini çizmekte sorumluluk hissettikleri görülüyor. Sesime Gel filminin samimiyet açısından bulunduğu durumu yukarıda belirttiğim birinci özelliğe daha yakın duruyor. Mesafeli bir anlatı tekniği kullandığı için karakterlerle izleyiciler arasında film boyunca yoğun bir etkileşim yaşanmıyor. Ama yönetmenin anlatı nesnesine yaklaşımındaki samimiyet kendini hissettiriyor.





Öz'ün Uzak(2005) ve Dört Mevsim: Şavaklar(2009) filmlerinde ilk örneklerini gördüğümüz ve son filmi Bir Varmış Bir Yokmuş'ta daha da belirginleşen bir masal anlatıcılığı eğilimi olduğunu söyleyebilirim. Bir Varmış Bir Yokmuş biçimsel olarak masaldan yararlanılıyor ve mutlu sonla bitmeyecek olan bir masala tanık olunuyor. Önce 'bir varmış'ı temsil eden modern zaman şatolarında yaşayan bir aile hayatı, sonra 'bir yokmuş'u temsil eden mevsimlik işçilerin hayat koşulları şeklinde motiflendirilen bir anlatım var. Hüseyin Karabey'in filmi Sesime Gel'de ise Koca Nine ile Tilki masalı film hikayesinin ana çatısına yerleştiriliyor. İçeriğini masal karakterleri üzerinden yürütüp film karakterlerinin tutumlarıyla örtüştürüyor. Daha önce ise Jin filmiyle Reha Erdem Kırmızı Başlıklı Kız hikâyesinden esinlendiğini ifade ederek Jin'in kente inmeye çalışırken yaşadıklarını masaldaki yaşananlar üzerinden temsil edildiğini ifade etmişti. İlerleyen aşamalarda belki bunun birkaç örneğini daha görebiliriz. Sinemanın masalı keşfetmesi çok önemli bir gelişme. Sözlü anlatı geleneğinin görsel ve işitsel anlatı aracı olan sinema yoluyla anlatılması önemli bir keşfin ve müthiş bir buluşmanın habercisi. Tabi sadece masal da değil, ninni, ağıt gibi diğer sözlü anlatım geleneklerinin sinemada temsili önem taşıyor. Yeni arayışlar sayesinde bunlar da olacaktır muhtemelen.



Üzerine tartıştığımız her iki filmin de bu ülkenin gerçekleri üzerine düşündüğünü ve düşünmeye sevk ettiğini söyleyebiliriz. Neredeyse iki konunun temeli de aynı sosyolojik ve politik altyapıya dayanır. Mevsimlik işçilerin koşulları, gittikleri şehirlerde yaşadıkları yabancılık duygusu ile Berfe'nin askerler karşısındaki pozisyonu arasında neredeyse hiç fark yoktur. Devlet figürü Sesime Gel'de daha belirgin olarak görünse de mevsimlik işçilerin karşısında da varlığını hissettirmekten geri kalmaz aslında. Bu açıdan her iki film de son dönem sinema içinde kendilerine yer açmayı başarıyorlar. Her iki yönetmenin de önceki filmleri incelendiğinde içinde yetiştikleri toplumun sorunlarına yabancı kalmadıkları, içerden bir bakışa sahip oldukları kolayca görülebilir.



Yenifilm Dergisi 33-34 sayıda yayınlanmıştır.


                                                                                                      

Hiç yorum yok: